Bonzai ve Zararları Nedir? yangın kapısı eskişehir vinç renkli saç boyası sinema

Bilim-Din Perspektifinden Biyoloji

ibrahim fırat | Pazartesi, Nisan 25, 2016 | 2 yorum

Hayat sahibi varlıkları incelerken, onların maddî yapılarına takılıp kalanların ileri sürdükleri "bilim-din çatışması", tamamen sanal ve vehmî bir olgudur. Canlılar sadece fizikî ve kimyevî varlıklar olsaydı, "bilim-din çatışması" tezi bir yere kadar mâkul görülebilirdi. Çünkü cansız maddede (atomların içine girmezsek) bir organizasyon, bir sistem ve düzen görülemeyeceği için, inorganik bir taş-toprak yığını veya su, hava gibi maddenin diğer şekilleri hakkında bir Yaratıcı’ya ihtiyaç duymayan bazı zihinlere hak verilebilirdi; fakat bu durum muhaldir. Zîrâ cansız maddeyi yorumlayacak zihin, neticede bir canlı olacaktı. Demek ki, cansız bir maddî âlemde zaten bir yorumlayıcı vicdan, akıl ve zihin olamayacağından, Yaratıcı bir kudret arayacak kimse de olamayacak demektir. Dolayısıyla bu probleme canlı bir varlık olan ve bütün diğer canlılık hâdiselerini yorumlayan insan açısından bakmamız gerekecek.

Sadece vegetatif fonksiyonlarıyla (sindirim, solunum, dolaşım ve boşaltım) hayat sahnesinde yer alan bitkilerde ve buna ilâveden daha üst bir organizasyonda yaratılarak kas, sinir ve duyu organları fizyolojisine sahip hayvanlarda irade, akıl, şuur ve vicdan mekanizmaları yoktur. Bu mekanizmalara sahip yegâne varlık, aynı zamanda maddî bir yapısı da olan insandır.

Bilimin konusu; sadece eşyadaki fizikî ve kimyevî (maddî) yapıyı inceleyerek bunların ne olduğu, ne’den yapıldığı, ne gibi özelliklere sahip olduğu, nasıl işlediği veya farklı unsurların nasıl bir arada bulunduğu sorularına cevap aramaktır. Çünkü bilimin imkân ve gücü, bu konulara ait deney ve gözlemler yaparak çıkarımlarda bulunabilmeye yetecek kadardır. Fizik kanunları olarak isimlendirdiğimiz optik, ısı, elektrik, mekanik ve kütle çekimi gibi fizik prensiplerini matematik lisanla ve formüllerle evrensel gerçekler olarak ifade edebiliriz. Bu konuda bilim insanı hiçbir çekince ve sınıra takılmadan yapacağı çalışmalarda, fiziğin en azından bu dünya şartlarında değişmeyen sağlam prensiplerine ulaşabilir.

Yukarıdaki ne ve nasıl soruları, bilimin cansız varlıkları incelerken sorduğu, deney ve gözlemle ispatlayıp, bir formülle de özetleyebileceği hususlardır. Sadece cansız âleme ait böyle bir bilimin, Allah’a (celle celâluhu) inanan veya inanmayan herhangi bir bilim insanı için bir problem teşkil etmediğini düşünebiliriz. Fakat canlı âleme çıktığımızda hayat dediğimiz olgu, bu maddî yapının dışında, maddeyi aşan bir konumdadır. Bitki, mantar, bakteri, hayvan veya insanın.. canlı âleme ait tek hücreden dev ağaçlara ve mavi balinalara kadar herhangi bir varlığın hücre zarının içine girildiğinde, buradaki akılları durduran icraat karşısında şaşırmamak elde değildir. Hücrede her saniye kesintisiz devam eden analiz ve sentezlerin; sistemin enerji-madde giriş ve çıkış dengelerindeki ince hesap ve ayarların hikmetle yürütülmesi, ister istemez zihinlere; "Bu işi; kim, niçin böyle yapmış? Niçin aynı ânda birçok hikmeti bir arada bulunduruyor? En nihayetinde bütün bunları hikmetli ve en ideal şekilde kim yapmaktadır?" sorularını getirmektedir.

Bu sorulara gelindiğinde, artık, bilimin kendisini sınırladığı sahanın dışına çıkıyoruz. Gerçekten bilim; deney ve gözlem gibi metotlarıyla bu sorulara cevap veremez. Bilimden bunu beklemeye de hakkımız yoktur. Fakat bunun böyle olması, soruları da geçersiz kılmamaktadır. Bu sorular, insanın dünya görüşüne, hayat felsefesine veya kalb ve ruh dünyasına çok temelden tesir edecek sorulardır. Mekanistik felsefî görüşlerin cansız fizik dünyasıyla sınırlı ölçüm ve müşahedeleri, madde-enerji veya tanecik-dalga ikilemleri arasında atomaltı seviyesindeki teorik tartışmalar, başlangıçta çok basit ve katı bir materyalizme yol açmaktaydı. Bugün atomaltı dünyadaki belirsizlikler, varlık-yokluk âlemleri arasındaki sırlı dönüşümler, en katı materyalistlerde bile "Acaba, bir Yaratıcı var mı?" sorusunu meşru kılmıştır.

Biyolojinin sahasına girdiğimizde ise, materyalist bir mekanizma anlayışı, düşünenler için büyük sıkıntılar çıkarmaktadır. Hayatın her noktadan âdeta fışkırdığı bir âlem, materyalizmi mümkün kılmamaktadır. Allah’ın "Hayy" ismi (hayat verici, hayatı yaratan) madde âleminde tecelli ettiğinde; madde, farklı özellikler sergilemeye, yeni terkipler hâlinde bir araya gelmeye, giderek daha organize görüntüler vermeye başlar. Basit ve cansız karbon, hidrojen, oksijen ve azot atomları bir araya gelerek aminoasitleri, daha sonra proteinleri, hücre organellerini ve hücreleri teşkil eder. Proteinlerin özel bir şekilde katlanmalar yaparak hayatî konumlara yerleştirilmesi, birer fabrika gibi çalışan ribozom, mitokondri, golgi ve kloroplast gibi organellerin yapı bakımından mükemmelliği, ister istemez insanın aklına Kemâl sıfatıyla muttasıf "Birini" getirmektedir. Hücre seviyesinde ise, zardan sitoplâzmik iskelet yapısına ve DNA molekülünün bulunduğu çekirdeğe kadar her bölge, ayrı birer muhteşem sanat eseri olarak: "Bizi yaratan bir Sanatkâr var." demektedir.

Bir hücreden (zigot) başlayan bölünme ve farklılaşmalarla ilerleyen embriyogenez neticesinde, benzer hücrelerin teşkil ettiği doku isimli topluluklar; aynı vazifeyi yapma hususunda anlaşmışlar gibi, ilgili bir organın yapısında beraber iş göreceği diğer dokularla organları şekillendirmek (morfogenez), nihayet vücuttaki bir sistemi kurmak için bir araya getirilirler. Vücuda ait sistemler, birbirleriyle çatışmadan, birbirlerini engellemeden tam aksine birbirlerine destek olarak bir süreliğine hayatı sürdürmek için çalıştırılırlar.

Şimdi şu soruyu sorabiliriz: Akılsız, şuursuz, iradesiz ve bilgisiz atomaltı parçacıkları, atomları, molekülleri ve biraz daha kompleks molekülleri hangi İrade ve Kudret, belli bir nizam ve intizam içinde bir araya getirmekte; bir bitki veya hayvanın en gerekli yerinde, tam yapması gereken bir vazife için istihdam etmektedir. Cansız maddede böyle bir bilgi ve güç olmadığına göre; bu mükemmel faaliyetlerin madde ötesi (metafizik) mahiyette, bizim mahiyet-i nefsü’l-emriyesiyle tam olarak idrâk edemeyeceğimiz bir varlık olması gerekmez mi? Cansız madde, kendinde olmayan bir hayatı nereden ve nasıl çıkarabilir. Demek ki, maddeye, maddenin dışında farklı bir kudret tecelli etmektedir. İşte burada "bilim-din çatışması" yoktur. Çünkü bilimin madde âlemine ait deney ve gözlemlerini aşan bir Kudret söz konusudur.

Bilim-Din Perspektifinden Biyoloji


Hücrelerin bölünmesini, dokuların ve organların şekillenmesini, embriyolojik faaliyetler olarak histogenezi ve organogenezi görüp takip etmemiz, gözlem ve rapor tutmaktan öteye geçmemektedir. Bu sahayı gözlemek, araştırmak; bu sahada istatistik tutmak, bazı moleküllerin vazifelerini araştırmak için deneyler yapmak elbette bilimin vazifesidir. Fakat bundan öteye yorum yaparak, bütün bu işleyişlerin, varlıklardaki muhteşem sanatın kendi kendine ortaya çıktığını; atom ve moleküllerde veya tabiatta bir akıl ve tercih edici kudretin bulunmadığını söylemek bilimin işi değildir. Bu yorumlar bilimin sahasını aşar.

Bilimi tabulaştırıp, sorgulanamaz bir kimlikle sunmaya kalkanlar, aslında bilim değil, yorum yapmaktadırlar. Fizik âlemde geçerli bazı tekvinî emirlerin aşırı yorumlanması, metafizik âlemin sahasına tecavüz demektir. İşte bu durum, bilim-din çatışmasını doğurmaktadır. Hayatın metafizik mâhiyetini reddeden bir bilim insanının bu davranışı bilimsel değil, ideolojiktir. Aynı şekilde bir din adamı, bilimin deney ve gözlemle ortaya koyduğu varlığın belli noktalarına ait objektif izahları reddederse, ideolojik davranmış olur.

Netice olarak; bilim ile din bir bütünün iki yüzü gibidir. Birbirinden ayrılamaz. Bilimin objektif ölçülerle bulduğu ilmî hakikatler, madde âlemindeki düzen ve işleyin ne olduğuna, nasıl yürütüldüğüne dâirdir. Dinin yaptığı ise, daha üst seviyedeki değerlendirmelerle; hayatın niçin var edildiğine, hangi hikmetlerle mücehhez kılındığına ve bütün bunları kimin yarattığına cevaplar vermektir. Birbirlerini destekleyen din ve bilimi doğru değerlendirdiğimiz takdirde, yeni keşif ve icatlara yelken açacağımızdan, varlıkları incelerken haz alacağımızdan, hayatımızın nice güzellikle bezeneceğinden hiç şüphemiz olmasın.

Kaynaklar:

Yazar:  Prof.Dr. Arif SARSILMAZ / Bilim Felsefesi - Ocak 2016




İçeriği Sosyal Ağlarda Paylaşmak için Alttaki Butonları Kullanabilirsiniz


Kategori: ,

Yazar Hakkında:
!BR@H!M F!R@T Blogumuzda paylaşılan her şey tanıtım amaçlıdır. Telif ihlali olan paylaşımları iletişim kutusundan veya ibo.firat@gmail.com adresinden bize ulaştırabilirsiniz.

2 yorum:

  1. Bir bilim insanı ve uzman biyolog olarak söyleyebilirim ki şu ana kadar yaptığımız çalışmaarın hepsi moleküler ddüzeyde allahın varlığını işaret etmekte. Ve bu dalda araştırma yapan yabancı araştırmacılar da bunu kefettikleri zaman allahın varlığını kabul etmekteler

    YanıtlaSil
  2. Biyoloji yaradanı bulma bilimi bence de doğanın güzelliklerini gördükçe bu kadar şeyin tesadüf olduğuna inanamak mümkün değil .

    YanıtlaSil

Lütfen konuyla alakasız yorumlardan kaçının. Sadece link almak amaçlı ( spam ) yorumlar yazmayınız. ( anında silinir ). Argo, küfür, siyasi vb. içerik barındıran yorumlar yazmayınız.

Not: Yorum yapabilmek için (yorumlama biçiminden) Anonim ( isimsiz olarak ) veya Adı/URL'yi ( Adı ( gerekli ) / URL ( kısmını boş bırakınız ), fonksiyonlarından seçim yaparak yorumlarınızı yazabilirsiniz.

Ancak Google + profili ile yapılan yorumları onaylamıyorum bilginize. Yorum yaparken Adı/URL kısmından yaparsanız sadece isim yazmanız yeterli. Site adresi, URL eklerseniz yorumunuz onaylanmaz.

if