Bonzai ve Zararları Nedir? yangın kapısı eskişehir vinç renkli saç boyası sinema

İlimlerden İlâhî İlme Ulaşma

ibrahim fırat | Pazartesi, Nisan 25, 2016 | 2 yorum

İlk çağlarda bütün ilimler, felsefe çatısı altında toplanmıştı. Dolayısıyla bu dönemde metafizik, mantık, fizik ve matematik gibi temel ilimler de felsefenin şemsiyesi altında bulunuyordu. O dönemde bilimde, klâsik mantığın ana konusu olan tümdengelim (kıyas) metodu kullanılmaktaydı. Bu metot, varlığı bir bütün olarak ele almakta ve bütüne ait hükümleri parçalara uygulamaktaydı. Ortaçağ boyunca da devam eden bu ilim anlayışı, modern ilmin habercisi sayılan aydınlanmacı filozoflar tarafından eleştirildi. Aydınlanmacı filozoflara göre; ilimlerde tümdengelimle hedefe ulaşmak mümkün değildi; asıl uygulanması gereken metot, tümevarımdı. Parçadan bütüne doğru akıl yürütme metodu olan tümevarıma göre; kâinattaki en küçük parçaları inceleyerek bütün hakkında hüküm çıkarmak lazımdı.

Aydınlanma döneminde, felsefenin çatısı altındaki ilimler birer birer ayrılmaya başlamış ve her birisi bir disiplin hâline gelmişti. Müstakil bir ilim hâline gelen fizik, kimya, biyoloji, matematik, astronomi, tıp, hukuk ve sosyoloji; felsefenin metodunu terk edip kendi yöntemlerini kurmuşlardı. Felsefe, temel akıl yürütme metodu olarak tümdengelimi kullanırken, bu ilimler asıl yöntem olarak tümevarımı uyguluyordu.

İlimler müstakil hâle geldikten sonra önemli gelişmeler görülmüş, her bir ilim kendi alanında kâinatın sırlarını çözmede ciddi mesafeler kat etmişti. Matematikte, fizikte, kimyada, biyolojide, tıpta, astronomide arka arkaya yeni keşifler gerçekleştirilmekte ve teknolojik icatlar yapılmaktaydı. Artık insanoğlunun önünde uçsuz bucaksız bir ilim hazinesi keşfedilmeyi bekliyor ve insan, yeni ilim anlayışı ile bu hazineyi elde etmek için alabildiğince çalışıyordu.

İlimlerden İlâhî İlme Ulaşma


Modern Batı biliminde yaşanan ilerleme, yeni anlayış ve yeni metotla gerçekleştiği için, klâsik mantığa dayalı eski bilim anlayışı da terk edilmeye başlanmıştı. Bu anlayış, skolastik zihniyet olarak küçümsendiğinden, ilim âleminden atılmaya çalışılmaktaydı. Bu anlayış, Tanzimat’tan sonra bizim ilim dünyamıza da tesir etmiş; klâsik medrese eğitim sisteminden Batılı eğitim modeline geçilmesine sebep olmuştur.

Din İlim Çatışması
Batı’da ilim anlayışının değişmesinin en önemli sebeplerinden birisi, modern bilimin temsilcileri ile skolâstik düşünceye sahip kilisenin çatışmasıdır. Bu çatışmanın temel sebebi, Batılı bilim insanlarının yeni bilim anlayışı ile ulaştıkları keşiflerin, kilisenin klâsik bilgilerine uymamasıydı. O dönemin devlet ve toplumu üzerinde büyük tesirleri olan Kilise Teşkilâtı, Hristiyanlığa aykırı görüşler ileri süren bilim insanlarını Engizisyon Mahkemeleri’nde yargılamış, idama kadar varan cezalar vermişti. Şiddetli cezalara rağmen, bilimdin çatışmasından bilim adamları galip ayrılmış ve lâiklik kabul edilerek, kilise şimdiki dar dünyasına çekilmek zorunda kalmıştı.

Avrupa’da yaşanan din ve ilim çatışması bizi de çok etkilemiştir. Tanzimat’tan itibaren Batılı anlayışla yetişen bilim insanları ile medresede eğitim almış ilim adamları arasında önemli görüş ayrılıkları ortaya çıkmıştır. Sözkonusu görüş ayrılığında, Batıcıların tümevarım metodunu kullanmaları, buna karşılık medreselerde tümdengelimin esas alınması tesirli olmuştur. Batıcı aydınlar, modern mantık ve tümevarım metodunu kullanırlarken, medreselerde klâsik mantık ve onun esas kabul ettiği tümdengelim metonu uygulanmaya devam etmiştir. Batı’da olduğu gibi ülkemizde de kendilerini aydınlanmanın temsilcisi kabul eden düşünürler, klâsik ilim anlayışına sahip âlimleri, skolâstik düşünceye saplanmış, geri kafalı kişiler olarak görmüşlerdir. Ziya Paşa’nın aşağıdaki beyti bu anlayışı ifade etmektedir:

“İslâm imiş devlete pâbendi terakki
Evvel yoğ idi işbu rivayet yeni çıktı.”
(Devletin yükselmesine engel olan İslâmiyet imiş, önceleri yoktu, bu rivayet yeni çıktı.)

Cumhuriyet döneminde klâsik eğitim kurumları olan medreseler kapatılmış ve Batılı anlayışta eğitim kurumlarında okuma mecburî hale getirilmiştir. Bu radikal değişiklikle asırlık medrese eğitim tecrübesi bir kenara itilmiş ve önemli bir boşluk ortaya çıkmıştır. Medreselerde öğretildiği hâlde, yeni eğitim sisteminde hiç bulunmayan yahut yeterince yer almayan ilimler sebebiyle eğitimde ciddi aksaklıklar ortaya çıkmıştır. Bu ilimlerden birisi de mantıktır. Yeni eğitim kurumlarında verilen derslerde, tümevarıma dayalı bir metot kullanıldığı için, klâsik mantığın asıl metodu olan tümdengelim terk edilmiştir. Bununla birlikte mantığın diğer konuları olan akıl ilkeleri, kavramlar, önermeler, akıl yürütme yolları ve mantık yanlışları da öğretilmemiştir.

İlimlerde Bütünlük
Klâsik ilim düşüncesi ile modern Batı bilim düşüncesi arasındaki temel farklardan birisi, kâinatı ve ilimleri küllî (bütün) olarak görmek yahut görmemekle alâkalıdır. Klâsik mantık, tümdengelim metodu doğrultusunda kâinatı ve bilimleri bütün olarak değerlendirir. Tümdengelimde yukarıda da altını çizdiğimiz gibi bütünden parçaya doğru bir akıl yürütme söz konusudur. Buna karşılık Batı bilim anlayışında (tümevarım) parçadan bütüne doğru akıl yürütme uygulanmaktadır. Tümdengelimde olduğu gibi tam tümevarımda da kâinat ve ilimler bütün olarak düşünülmekle birlikte uygulamada tam tümevarımın gerçekleşmesi son derece zordur. Bu yüzden modern bilim eksik tümevarım yöntemini kullanmış ve kullanmaya da devam etmektedir.

Klâsik mantığa dayalı eski bilim anlayışı, kâinatı teferruatıyla inceleyemediği için, bilimlerin gelişmesini sağlayamamış ve bu yüzden de eleştirilmiştir. Ancak tümdengelime dayalı klâsik metodun müspet tarafı, küllî bir ilim düşüncesini oluşturmayı sağlamasıdır. Tümevarıma dayanan Batı ilim anlayışı ise kâinatı ve insanı çeşitli bilim dalları ile ayrıntılı şekilde inceleyerek önemli ilmî gelişmelere vesile olmuştur. Batı bilim anlayışının eksik tarafı, eksik tümevarım metodunu kullanması sebebiyle kâinatı ve insanı bir bütün olarak değerlendirememektir. Batı biliminde her bilim dalı kendi alanında her geçen gün ilerlemekte, sürekli yeni bilgilere ulaşmaktadır. Ancak buna karşılık, küllî bir bakış açısına sahip olmadığı için bilimleri bir bütün olarak değerlendirememektedir.

Bilimlerin birbiri ile bağlantıları ortaya konularak küllî bir bakış açısıyla ele alınması zorunludur. İster sosyal bilim, ister fen bilimi olsun hiçbir bilim dalının diğerlerinden bağımsız olması düşünülemez. Fizik, kimya, biyoloji, sosyoloji, astronomi, felsefe, hukuk, tarih vs. bütün bilim dalları iç içe geçmiş küllî bir bilginin farklı disiplinlerle ifadesidir. Küçük bir canlının midesi ile Güneş Sistemi’nin ve diğer sistemlerin bağlantısı vardır.

Bediüzzaman Düşüncesinin Farklılığı
Yukarıda ifade edildiği gibi, bizde medrese eğitiminin temel metodu tümdengelimdir ve âlimler eserlerini bu metoda göre kaleme almışlardır. Üstad Bediüzzaman ise, yaşadığı dönemde Batı bilim dünyasında yaşanan metot değişikliğini görerek Risalei Nurları tümdengelim, tümevarım ve örnekleme metotlarını kullanarak yazmıştır. Risalei Nurlar bu özelliği sebebiyle hem diğer dinî eserlerden hem tümevarımı esas kabul eden Batılı eserlerden ayrılmaktadır.

Kaynak itibarı ile Kur’ân’dan beslenen Risalei Nurlar, Yaratıcı, kâinat, Kur’ân, insan münasebetine dayalı küllî bir ilim anlayışına sahiptir. Risalelerin fikir örgüsünde; hücreden insana, insandan kâinata, kâinattan Kur’ân’a ve bunların hepsinden Yaratıcı’ya geçilerek küllî bir ilim düşüncesi tesis edilmektedir. Yaratıcı, kâinat, Kur’ân ve insan arasındaki kuvvetli bağlar düşünüldüğünde, Risalei Nurların ilim anlayışının hem klâsik medrese ilim anlayışından hem de Batı ilim anlayışından ileri seviyede olduğu görülür.

Üstad Bediüzzaman’ın ilim anlayışının diğer bir özelliği; din ve fen bilimleri bütünlüğünü esas almasıdır. Medrese sistemi belli bir dönemden sonra fen bilimlerinden uzaklaşarak dinî ilimlerde yoğunlaşmış; Batı bilimi ise, dini terk edip sadece fen ve sosyal bilimlerde ilerlemiştir. Ancak Risalei Nur’a göre: “Vicdanın ziyası ulûmu diniyyedir (dinî ilimlerdir). Aklın nuru fünûnu medeniyyedir (modern fenlerdir). İkisinin imtizacı (birleşmesi) ile hakikat tecelli eder. O iki cenah ile talebenin himmeti pervâz eder (uçar). İftirak ettikleri (ayrıldıkları) vakit, birincisinde taassub; ikincisinde hîle, şübhe tevellüd eder.” Bu gerçeği Einstein’in şu sözü de desteklemektedir: “Dinsiz ilim kör, ilimsiz din topaldır.”

Netice olarak; küllî bilim anlayışı ile kâinatı ve insanı incelemek daha doğru bir metottur. Birbirleri ile çok sıkı bağlantıları olan ilimlerin birbirinden bağımsız olarak ele alınması doğru bir metot değildir. Tümdengelim, tümevarım ve örnekleme metotlarını birlikte kullanarak, Yaratıcı, kâinat, Kur’ân ve insanı ele almak doğru bir ilim tarzıdır.

Yazar: Doç. Dr. Abdullah DEMİR / Bilim Felsefesi - Nisan 2016



İçeriği Sosyal Ağlarda Paylaşmak için Alttaki Butonları Kullanabilirsiniz


Kategori: , ,

Yazar Hakkında:
!BR@H!M F!R@T Blogumuzda paylaşılan her şey tanıtım amaçlıdır. Telif ihlali olan paylaşımları iletişim kutusundan veya ibo.firat@gmail.com adresinden bize ulaştırabilirsiniz.

2 yorum:

  1. O güzel yazınız için teşekkür ederim. Kaleminize sağlık.

    YanıtlaSil
  2. İlimlerin ilmi olan ilahi ilime ulaşmaya bence ömrümüz yetmez zira bazı şeyleri anlamlandırmak için okumak değil yaşamak gerekiyor bence. ilahi ilimin öğrenilmesi ömre bedeldir.

    YanıtlaSil

Lütfen konuyla alakasız yorumlardan kaçının. Sadece link almak amaçlı ( spam ) yorumlar yazmayınız. ( anında silinir ). Argo, küfür, siyasi vb. içerik barındıran yorumlar yazmayınız.

Not: Yorum yapabilmek için (yorumlama biçiminden) Anonim ( isimsiz olarak ) veya Adı/URL'yi ( Adı ( gerekli ) / URL ( kısmını boş bırakınız ), fonksiyonlarından seçim yaparak yorumlarınızı yazabilirsiniz.

Ancak Google + profili ile yapılan yorumları onaylamıyorum bilginize. Yorum yaparken Adı/URL kısmından yaparsanız sadece isim yazmanız yeterli. Site adresi, URL eklerseniz yorumunuz onaylanmaz.

if