-->

Sponsor Alanı

Slider

İlgi Çeken Videolar

Sağlık

Teknoloji

Sinema

Televizyon

Ne Nedir?

En5 Konular

Ads1

Alman Amca

iF
Mezarlıklar, Muhyî Olan’ın lütfettiği hayatı, büyüklü küçüklü ağaçları ve bütün canlılığıyla temsil ederken, âhiretin kapısı hükmündeki kabirler de, içlerinde yatanlarla Mûmit Yaratıcı’nın Bâkî olduğunu nasıl da haykırıyor.

Hayatın birçok hakikatini haykıran veciz bir söz vardır: “İbret ve nasihat almak için üç mekânı arada bir ziyaret etmeli insan: Hapishaneler, hastahaneler ve mezarlıklar.” Ben üçüncüsünü geziyorum üniversite yıllarımdan kalma bir alışkanlıkla. O yıllarda gecenin bir yarısı, caminin doğusundaki merdivenlerden mezarlığa inerek kendime yüksekçe bir yer bulur ve hayale açık gözlerle dolaşırdım Emir Sultan Mezarlığı’nı. Anadolu’nun kekik kokan tenha, geniş bozkırlarından kopup geldiğim bu büyük şehrin kuru kalabalıkları arasında hayallerimi bile koyacak yer bulamadığım bu saatlerde, kesif düşüncelerden bir an olsun uzaklaşmak ve gecenin bir saatinde kendimi bu sükûnet denizine bırakmak ne kadar da güvenli ve huzur vericiydi. Bu mezarlık; cadde ve sokaklardan sarhoş nârâları ve kahkahalar yükselirken benim için şehrin tek sükûnet bahçesi olurdu.

Kabirlerle yapılan hasbıhallerin her zaman uzlaşma zemininde geçtiği de söylenemezdi hani.
“Yirmi yaşımda ölüm geldi başıma
Acı kattım anamın tatlı aşına.”
diye başlayıp devam eden ve ölümün aslında her an gelebileceğini hatırlatan ifadelerin yer aldığı mezar taşları, insanı dünya hayatının çok önemli bir hakikatini düşünmeye davet ederdi. Ama büyük meblağlar harcanarak yapılmış, üzerinde gurur ve böbürlenmenin kapısını ardına kadar açan bir sürü makam ve unvanın sıralandığı mezar taşlarının tercüman olduğu düşünceler ise, sözün bittiği yer olsa gerek... Hattâ bazen, onların sessiz duruşlarından aldığım cesaretle, “O şatâfat âbidesi mezarlarınızın içi de dışı gibi süslüdür; orada, kültürünüzü, inancınızı ve maddî varlığınızı miras olarak bıraktığınız nesle karşı vazifenizi bihakkın yerine getirmiş olmanın huzuru içindesinizdir inşaallah.” diye düşünürdüm.

Yıllar sonra, bu defa onca iş arasında, dar bir vakte sıkıştı Emir Sultan Mezarlığı’nı ziyaret. İnsan mezarlıklarda tarifsiz duygular yaşıyor gerçekten. Mezarlıklara; “tefekkürün istikamet bulmasına vesile olan mekânlar” denilebilir. Orada ölüm, hayatı hayat olarak tatlandıran yegâne iksir gibi görünüyordu. Ölüm olmasaydı, tefekkür dağarcığımızda, hayatı algılamak ve “insan” gibi yaşamak duygusu olur muydu sahi? Bizim gibi fânîlerin ölmesi, hayatı veren Yaratıcı’nın icraatında, ne kadar da muhteşem bir kudret nişânesi olarak duruyordu. Dahası, Ezelî ve Ebedî Olan’ın mülkünde rotası sonsuzluk olanlar için ölüm, ötelere açılan bir kapının eşiği olarak görünüyordu. Bu düşüncelerle mezarlar arasında dolaşırken, küçük bir çam ağacının altında duran bir mezar taşındaki yazı, düşüncelerimden yıldırım hızıyla çekip alıverdi beni. Mezar taşında sadece isim ve tarih yazılıydı. Ve isim bir yabancıya aitti: Hubert Sondermann (D. 1902-Ö. 1976).
Her şehrin önemli kabul edilen bir mezarlığı vardır. Oralarda yer bulmak oldukça güçtür. İşte Emir Sultan Mezarlığı, Bursalılar için böyle bir mekân... Birçok kişinin oraya gömülme isteğine cevap verilemezken, bir yabancı nasıl ve neden buraya gömülmüştü? Bursa, Osmanlı’nın önemli şehirlerinden biri olduğu için, her dönemde cazibe merkezi olma özelliğini korumuş, burada gayrimüslimler Müslümanlarla asırlarca birlikte yaşamıştı. Bunların kendilerine ait mezarlıkları olmasına rağmen, bir yabancının burada, Müslüman mezarlığının tam ortasında, ne işi olabilirdi?

İnsan, amansız bir merak hissine kapılır bazen. İşte bende şimdi böyle bir ruh hâli söz konusuydu. Mezarlığın batı kapısının ön kısmında, hediyelik eşya satıcılarının olduğu yere çıktım hemen. Oradaki satıcılardan birine mezarlık görevlisini nasıl bulacağımı sorduğumda, arkama dönmemi istedi ve karşıdan gelen üç kişiyi işaret etti: “Bak bu gelenler senin aradığın kişiler.”

Mezarlık görevlileriyle Sondermann’ın kabri başına kadar indik. Çok az da olsa onun hayatından bahsettiler. O zaman bir defa daha, gerek burada gerekse diğer kabristanlardaki her bir mezarın, uzun veya kısa, benzer veya ayrı, ama mutlaka aynı yerde biten bir hikâyesi olduğunu düşündüm. Bu hikâyelerin en değişik olanlarından biri önümde duran mezara ait olmalıydı. Verilen kısa bilgiler ise hikâyeyi netleştirmeye yetmediği gibi, merakımı iyice kamçıladı. Emir Sultan Mezarlığı’nda bir yabancının kabri vardı. Bu araştırılmaya değer bir durumdu.

Sondermann’ın hikâyesi, çok uzaklarda bir yerlerde başlamıştı. Çok uzaklarda… Başka memleketlerde…
Hubert bir Alman ailenin çocuğu olarak Almanya’da dünyaya gelir. Ailesi İsviçre’ye göç edip yerleştiği için orada büyür ve İsviçre vatandaşı olarak yaşar. Mühendislik eğitimi alır, ve başarılı bir makine mühendisi olmasının yanı sıra bir firmanın da iş ortağı olur. 1957’de Uludağ’a, ulaşımı kolaylaştırmak maksadıyla teleferik yapma kararı alınır. İhaleyi Sonderman’ın firması kazanır. Sonraları Bursa’nın önemli bir nişanesi olan teleferik işletmesini kurma işini de mühendis Sondermann üstlenir ve Türkiye’ye gelir. Bu gelişin maksadı, her ne kadar Bursa ile Uludağ’ın teleferik yoluyla birbirine bağlanması olsa da, asıl bağlantı Sondermann ile Türk insanının sıcacık yüreği ve inancı arasında olacaktır. Öyle de olur.

Sondermann 1958’in ilk aylarında Bursa’ya gelir. Gelir gelmez birlikte çalışacağı ekibi kurar ve işe koyulur. O dönemin teknik ve ekonomik şartlarında sarp kayalık yamaçları, dereleri, tepeleri, ormanları aşıp Uludağ’ın zirvesine teleferik hattını ulaştırmak oldukça zordur. Çoğu zaman merkep, katır ve atlar kullanılır. Ama hepsinden önemlisi bire bir insan gücü ve emeği vardır zirvelere doğru uzayıp giden tellerin her bir karışında. Yıllarca yaz kış devam eden zorlu çalışmalarda, kumanyanın gecikmesi yahut çeşitli sebeplerle ulaştırılamaması neticesinde aç kaldığı çok olmuştur çalışanların. Böyle durumlarda, ot türleri dâhil yenilen ne varsa, toplamışlar ve oturup işin başındaki bu yabancı mühendisle birlikte yemişlerdir. Teleferik kabinlerinin makarayla üzerinde kayacağı telleri taşıyacak olan büyük demir direklerin yerlerine dikilmesi, istasyonların kurulması, yüzlerce metre uzayıp giden demir halatların gerilmesi oldukça meşakkatli olmuştur. Yıllar süren çalışmalardan sonra, Uludağ’ın eteklerinden başlayarak zirvesine kadar uzanan bir hatta insan emeği ve azminin bir imzası olan, Türkiye’nin ilk teleferiği 1963 yılında hizmete girmiştir. Yani, “Yeşil Bursa” nın, güven ve itminanla eteklerine tutunduğu heybetli dağın zirveleriyle irtibatı, teleferikle sağlanmıştır artık.

Geçen beş yıllık süre zarfında Sondermann’ın yüreğiyle beyni arasında da bir hayli gel gitler olmuştur. Bursa’da kaldığı süre içinde, Anadolu insanının sıcakkanlılığı, cömertliği, birçok mağduriyet yaşamasına, câhil bırakılmış olmasına rağmen, yüreğini ortaya koyarak gösterdiği paylaşma isteğindeki samimiyet ve inandığı değerler, ona derinden tesir etmiştir. Meselâ daha işe başladığı ilk günlerde ezan sesiyle irkilmiş, yanındakilerden ezanla ilgili bilgi almış, o sesin Müslümanların saygıyla dinlediği ve ibadet saatlerinin geldiğini bildiren bir çağrı olduğunu öğrenmiştir. O günden sonra ne zaman ezan sesi duysa hemen işini bırakıp saygıyla onu dinlemiş, çalışanlardan da aynı saygıyı göstermelerini ister olmuştur. Sonraki zamanlarda Ramazan ayı gelince şahit olduğu oruç ibadetine de derin bir saygı duymuştu. Tamamen Müslüman bir çevrenin içinde birçok Ramazan geçirmiş, onlarla sahurlara kalkmış ve iftarlara katılmıştır. Dahası, Ramazan günlerinin hiçbirinde kimse bir kere olsun, onu bir şeyler yiyip içerken görmemiştir. Bir defasında, Sarıalan mevkiinde arkadaşları oruçluyken sigara içen “Arnavut” lâkaplı kalıp ustasına çıkışmış, yaptığının ayıp olduğunu, kendisinin Hristiyan ve aynı zamanda sigara tiryakisi olduğu hâlde onların yanında bir şey yiyip içmediğini söyleyerek onu bu davranıştan men etmiştir.

İlk dönemlerde, o zamanların en meşhur caddesi olan Altıparmak’ta kalır Sondermann. Oradan, bugünkü teleferik binasının bulunduğu yerdeki şantiye alanına, Bursa’da çok az sayıda bulunan “Ford” otomobiliyle gelir gider. Bir müddet sonra, teleferiğe daha yakın olan Yeşil Camii ile Türbesini kuşbakışı gören bir ev kiralayıp ve oraya yerleşir. Muhtemelen, böyle bir eve yerleşmekle çok sevdiği ezanları, bilhassa Yeşil Camii’den yükseleni dinlemek ve ezanda anlatılanlara şehadet etmek istemiş olmalı; ezanların, Allah’ın var ve bir, Hz. Muhammed’in de (sas) O’nun elçisi olduğuna şahitlik etmesi gibi. Zaten bir müddet sonra, elindeki küçük teybiyle, bilhassa sabahları Bursa’nın selâtin camilerini dolaşıp minarelerinin dibine oturarak, okunan ezanları kaydedecektir.

Kısa sürede mahalleliyle ve çalışanlarla öylesine içli dışlı olur ki, yapılan bütün cemiyet ve davetlerin başköşesinde o vardır artık. Türkçeyi de fazla bir zaman geçmeden öğrenecek ve çevresindekilerle daha rahat diyalog kurabilecektir.

Kadirşinas Türk insanının âlicenaplığına, o da vefa duygusuyla karşılık verir. Öyle ki otomobili âdeta bir servise dönmüştür. Sabah işe geldiğinde orada birikmiş okul çocuklarını arabasına doldurur ve şehir merkezindeki okullarına götürür. Evine gidiş gelişlerde aracı mutlaka çocuk ve yetişkinlerle dolar. Alman asıllı Hubert Sondermann, insanımızı ve değerlerini öylesine benimser ki, artık bizden biri olur. Eskiden üç kıtada, şimdilerde dünyanın her tarafında rengi, dili, dini farklı insanlarla yıllarca birlikte, iç içe ve derin bir hoşgörüyle yaşamayı bilen insanımız, sürekli bahar iklimlerinin esintileriyle nefeslenmiş olan bağrında bir yer de Sondermann için açmış ve onu oracığa yerleştirmiştir. Onun kökünden ve menşeinden gocunmadığımızı hattâ menşeinin unutulmaması gerektiğini hatırlatan bir isimle aralarına alıverirler Onu… O, “Alman Amca”dır artık... Sondermann’ın asıl adı unutulacak ve o bu isimle çağrılacaktır. Bazıları da daha yerli ve daha sıcak bir ifade kullanır onun için: “Alman Emmi…”

Zamanla teleferik işletmeye açılır ve Türkiye’de işi biter Alman Amca’nın. Ama o, ayrılmak istemez. Zaman zaman memleketine gitse de, gitmesiyle dönmesi bir olur. İmdadına oteller bölgesinde oluşturulacak kayak merkezine yapılacak olan telesiyejler yetişir ve her otel onunla çalışmak için sıraya girer. Artık yıllar sürecek bir iş de bulmuştur kendine. Teleferik ve Işıklar mahalleleri de Alman Amcalarından ayrılmamışlardır böylece. Alman Amca’nın disiplinli çalışması, hakkaniyetli olması, kararlı tutumu ve çalışmadaki azmi herkese tesir etmiştir. Tam saatinde işbaşı yapar, ara vermeden çalışır, saati gelince de işi hemen bırakır. Bilhassa çalışma sırasında kullandığı âlet edevatı iş bitiminde mutlaka itinayla temizlemesi ve yerli yerine koyması dikkat çeker. Yanında çalışanlara bildiklerini öğretme konusunda oldukça istekli davranır, oturup konuşma faslını uzatanlara, “Sizler çok konuşuyor az çalışıyorsunuz, oysa sizi Allah görüyor.” diye ikazda bulunur. Ayrıca davet edildiği her yere bir hediye alıp gitmeyi de prensip edinmiştir. Evine de herkes rahatlıkla girip çıkar Alman Amca’nın. Masasında İncil, Tevrat ve Kur’ân-ı Kerim vardır. İslâmiyet üzerinde ciddi araştırmalar yapar. Fırsat buldukça Konya başta olmak üzere belli başlı şehirleri dolaşır. Güler yüzlü ve babacan tavırlarıyla, öğrendiklerini sürekli çevresindekilerle paylaşır ve onları şuurlandırmak maksadıyla bilgilendirir. Öyle ki, İslâmiyet hakkında çevresindekileri şaşırtacak kadar ve onlardan daha iyi bilgiye sahip olduğunu söyleyen çok kişi var günümüzde. Meselâ, yanında birisi bir şey yiyip içse, başlarken “Bismillah” bitirdiğinde de “Elhamdülillah” demesi gerektiğini, “Siz Muhammedanlar yemeye-içmeye başlamadan önce ve yiyip içtikten sonra ne söylersiniz? Hadi söyleyin bakalım!” diyerek hatırlatırmış mutlaka. Bir gün, evine gelen gençten bir bardak su ister. Suyu içmeden önce masanın üstüne bırakır ve gence sorar: “Bu suyun üstünde ve altında ne vardır?”. Genç, “Suyun üstünde su, hava, tavan; altında bardak, masa, beton, yeryüzü…” gibi cevaplar verdikçe hepsine “Hayır!” der. Bu defa dönüp aynı soruyu genç ona sorunca; “Suyun üstü, yani önü Bismillah altı, yani sonu Elhamdülillah’tır.” cevabını verir.

Günden güne Bursa’yla ve Müslüman halkla iyiden iyiye kaynaşan Alman Amca, kendini bu şehre adamak ister. Dönemin yetkililerine ulaşarak Bursa’ya fabrika kurma isteğini iletir. Gâyesi, sevdiği bu toprakların insanlarına bir şekilde faydalı olmaktır. Ne var ki devrin yönetimi ona izin vermez. Bu duruma oldukça içerler. Pes etmez. İkna olurlar niyetiyle birkaç girişimde daha bulunur; ama yine maksadına ulaşamaz. Çok üzülür, öylesine hislenir ki samimi olduğu Müslüman arkadaşlarına sık sık: “Fabrika açmama izin vermediler. Ama Allah bana bu memlekette iki metre yer nasip eder inşallah!” diye içini döker. Bu sözlerde, Alman Amca’nın gönül dünyasında yaşadığı dönüşümlerin net ve kesin izlerini görmek mümkündür. Artık onu, Yugoslavya’nın “Kızıl Ordu” tarafından işgâl edildiğini duyduğunda oturup hıçkırarak ağladığını görünce şaşıranlar, “Besmele” çekerken, “Elhamdülillah” derken ve hattâ âletlerini koyduğu odada namaz kılarken gördüklerinde şaşırmayacaklardır. Ama o, yakın arkadaşlarına, öldüğünde “Emir Sultan Mezarlığı’na gömülmek istediğini” söyleyince hayretleri artacaktır sadece.

1976 Ağustos sıcağında, Rezzak isminin tecellisine âyinedarlık eden Bursa Ovası’ndaki meyve ve sebzeler olanca hararetle olgunlaşırken, Uludağ’ın zirvelerinde, Rahmân isminin tecellisi olarak serinlik insanların üzerinde dolaşıp duruyordu. Sondermann yaz aylarını, aynı zamanda danışmanlığını yaptığı dağdaki otellerin birinde geçiriyordu. Bursa’nın Alman Amcası, yıllarca bin bir emek harcayarak kurduğu teleferiğe binerek geldiği zirvede, gönül ve akıl melekeleriyle Allah’a doğru yükselip giden bağlantılar oluşturmayı başarmış lütfa mazhar kullardanım dercesine, Uludağ’ın zirvelerinde Hakk’a yürür.

Önce ailesine haber verilir Alman Amca’nın, sonra İstanbul’daki İsviçre Konsolosluğu’na. Konsolosluk yetkilisiyle birlikte bir cenaze aracı da gelir. Fazla geçmeden İsviçre’deki oğlu ve kızı da gelirler. Yetkili, Alman Amca’nın başucundaki vasiyeti inceler şaşkınlıkla. Oradakilere döner ve “Muhammedan bu!, Muhammedan!.” der, oğlu meseleyi doğrulayınca, konsolosluk yetkilileri hızlıca oradan ayrılırlar.

Bir Ağustos ikindisi, nice erenlerin ve gönül erlerinin konulduğu, kendisi için ebediyet duasının okunduğu Emir Sultan avlusundaki musalla taşına, bu defa, çok uzaklarda bir yerlerde başlayan bir hikâyenin son kelimeleri konur. Alman Amca’nın Müslümanlığına şahadet olsun diye niceleri saf tutmuşken imamın arkasında, cami avlusunun bir köşesinde, göç yolunda giderken yolunu şaşırıp kalmış yaban kuşları gibi duran oğlu ve kızı olanları seyreder sadece. Ve Emir Sultan Mezarlığı’nda, bir servi ağacının altında son noktası, diğerleri gibi toprakla konulan bir hikâye…

Alaaddin DİKMEN

El Battânî

iF
El-Battânî, Harran’ın1 Battân kasabasında doğdu (859–929). Asıl adı Muhammet bin Cabir bin Sinan er-Rakki el-Harranî’dir. Ebu Abdullah künyesi ve Battânî ismiyle meşhur olmuştur. Dünyanın gelmiş geçmiş en meşhur 20 astronomundan biri kabul edilir.
Battânî, ilimdeki gâyesini şu esas üzerine bina eder: “İnsan, Allah’ın (cc) varlığını, birliğini, kudretini ve eserlerinin mükemmelliğini başta astronomi olmak üzere, ilimler sayesinde öğrenebilir. Meselâ şu görünen yıldızlar, üstünde yaşadığımız bu dünya ve dünyanın hareketleri Allah’ın (cc) varlık ve birliğinin açık bir delilidir.”

Güneş sistemini tespiti
Battânî’nin çalışmalarının tamamı astronomiyle ilgilidir. Battânî bugünkü Halep’in 160 km doğusunda Fırat nehri kıyısındaki Rakka şehrinde bir rasathane (gözlem evi) yapmış; Güneş ve Ay’ın görünür çaplarında yıl boyunca meydana gelen değişiklikleri ölçmede, önceki ilim adamlarının yaptığı çalışmalara katkılarda bulunmuş; Güneş, Ay ve gezegenlerin hareketlerini, yörüngelerini daha doğru bir şekilde belirlemeye çalışmıştır. Güneş’in Dünya’dan en uzak bulunduğu noktadaki hareketini keşfetmiş, Dünya’nınkine göre Güneş’in yörünge eğimini ve Dünya’nın dönüş eksenindeki değişme değerlerini bulmuştur. Kendisinden beş asır sonra gelen Kopernik’in 23° 35ı olarak bulduğu Dünya’nın ekliptik eğimini o, 23° olarak hesaplamış, bugün bilinen açı değerini yaklaşık yarım dakikalık bir farkla bulmayı başarmıştır.

Güneş ve Ay tutulmaları
Battânî, kendi geliştirdiği güneş saati zâtü’l-halak,2 duvara tespit edilmiş büyük kadran3 ve daha sonraları triguetum (zâtü’ş-şubeteyn) adı verilecek âlet ile, Rakka’da, bazı fezâ hâdiselerinin yanı sıra, Güneş ve Ay tutulmalarını rasat etmiş ve elde ettiği bilgilerle Ay ve gezegen hareketleri hakkındaki bilgileri düzeltmiş, yeni Ay’ın görülme şartlarını tayine yarayan bir usûl geliştirmiştir. Yaptığı gözlemlerle tam 489 yıldızı sınıflamayı başarmıştır. Battânî, yaptığı bu son derece hassas rasatlar neticesi güneş yılını (tropik seneyi) ilk defa 365 gün 5 saat 46 dakika 32 saniye olarak gerçek değere çok yakın hesaplamıştır. Çağımızdaki son derece gelişmiş teleskoplar ve ilmî hesaplamalar neticesi ise bu değer, 365 gün 5 saat 48 dakika 46 saniye olarak hesaplanmıştır.

Kıble tayini konusundaki çalışmaları
Battânî, Müslümanlar için büyük ehemmiyet arz eden kıble yönünün farklı coğrafyalarda hesaplanabilmesine yönelik çalışmalar yapmıştır. Kıble doğrultusu belirlenecek yerin ve Mekke’nin boylam ve enlemini tespit etmiş, bu ikisinin farkını alıp kıble doğrultusunu bulmuştur. Hazırlanan cizlere, usturlablara ve rubu tahtalarına kıble cetvellerini eklemiştir.

Matematik, trigonometri ve diğer çalışmaları
Trigonometrinin gerçek mucidi olarak da kabul edilen Battânî, astronomi çalışmaları sırasında matematik ve trigonometriden faydalanmış (bu konuda “ilk” kabul edilir), küre ve düzlem trigonometrisi üzerinde araştırmalar yapmıştır. Bilhassa astronomik cetvel (zic) hazırlarken trigonometriyi çok iyi kullanmıştır.
Battânî’nin keşif ve başarılarından bazıları şöyledir:
1- Matematik alanında Yunan kirişi yerine sinüsleri kullanan ilk ilim adamıdır.
2- İlk defa kotanjant kavramını geliştirmiş ve dereceli bir tablo oluşturmuştur.
3- Ay’ın boylamda ortalama hareketini tespit etmiştir
4- Güneş ve Ay’ın görünür çaplarını ölçmüştür.
5- Güneş’te bir yıl, Ay’da ise bir ay zarfında gözlenen değişiklikleri hesaplamıştır.
6- Ay’ın tutulma derecesinin hesabı için çok sağlam bir metot geliştirmiştir.
7- Küre trigonometrisinin ba–zı problemlerini ortografik projeksiyon yardımıyla incelemiştir.
8- Dik üçgenleri inceleyerek geometrideki temel kavramlardan sinüs, kosinüs, tanjant, kotanjant, sekant ve kosekantın tariflerini yapan ve bunları gerçek mânâda ilk defa kullanan kişidir.
9- Gerçek astronomik cetveli (zic, yıllık) hazırlayan ilk ilim adamıdır.
10- Sıfırdan 90 dereceye kadar açıların trigonometrik değerlerini hesaplamıştır.
11- Cebir çözüm metotlarını trigonometrik denklemlere uygulamıştır.
12- Yukarıda bahsi geçen bütün matematik ve trigonometri teknikleri Batı Avrupa’da 15. yüzyıldan 17. yüzyıla kadar Kopernik, Kepler, Tycho Brahe ve Galile gibi ilim adamları tarafından da kullanılmıştır.

Eserleri
Orta Çağ Batı dünyasında eserleri ilk defa Lâtinceye çevrilen Müslüman ilim adamı olan Battânî, yaşadığı devrin en önemli astronomu ve matematikçisidir. Batı, Battânî’nin astronomideki hizmetlerinin değerini ortaya koymak adına Ay’a onun ismini vermiştir. Ay, Ay haritalarında Albategnus (el-Battânî) olarak kaydedildiğinden, Battânî Batı’da ‘Albategnus’ olarak şöhret bulmuştur.
1)Kitabe’l-Zic: Bir astronomi cetvelleri kitabı olan bu eser 57 bahisten müteşekkildir. Battânî bunu yazma sebebini, diğer ziclerde gördüğü yanlışlık ve farklılıklardan yola çıkarak gök cisimlerinin hareketleri konusundaki teorileri iyileştirme ve neticeleri yeni gözlemlere dayanarak geliştirme olarak açıklar. Bu eser Battânî’nin en hacimli, en fazla bilinen ve günümüze kadar ulaşan tek kitabıdır. Özellikle hesap ve rasatların neticelerini içine alan bir almanak özelliğindeki bu eser yalnız İslâm dünyasında değil, Orta Çağ Avrupa’sında ve Rönesans’ın ilk devirlerinde küre trigonometrisi sahasında önemli bir kaynak olmuştur. Bu eserde, tespit edilmiş her yıldızın uzaydaki yeri, yörüngesi ve hareketleri hesaplanmıştır.
Astronomi ve küre trigonometrisinin gelişmesinde belirleyici tesiri olan bu kitap, yazılışından üç asır sonra Batı’da anlaşılmış, 12. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar tercüme ve şerhleri önce Lâtinceye, sonra da İspanyolcaya çevrilmiştir.
Tycho Brahe’nin ve G.B. Ricioli’nin eserlerinde Kitabe’l-Zic’den ne kadar çok iktibas yaptıkları, Kepler ve Galile’nin de Battânî’nin tespitleriyle yakından ilgilendikleri bilinmektedir. Kitabın, 20. yüzyılın başlarında Arapça aslıyla birlikte yeniden baskısı yapılmıştır.
2) Kitâb ü Mârifeti’l-Metâlii’l-Bürûc fî mâ Beyne Erbaati’l-Felek: Astronomiye dâir bu eserde, 12 burcun gök küresinin dörtte birindeki doğuş noktalarından, Ay ve yıldızların doğuş yerlerinden ve Ay’ın tutulmasından bahsedilir. Battânî’nin, boylamları 0°’den 36°’ye tekabül eden yıldızların doğuş yerlerini gösteren cetveline benzer cetveller bugün modern astronomide kullanılmaktadır.
3) Risâletü’n fi Tahkik-i Akdari’l-İttisalat: Yıdızların yan yana gelme ölçülerinin araştırılmasıyla alâkalı olan bu eserde yıldızların ışıklarını göndermeleri, enlemlerden ve küre trigonometrisinden faydalanılarak izâh edilmektedir.
Battânî’nin astronomiyle alâkalı diğer eserleri şunlardır:
4) Risâletü’n fi Ameliyyati’t-Tercimi’d-Dakika
5) Kitab u Ta’dili’l-Kevakib
6) İlmü’n-Nücûm
7) Kitabü’n fi İlmi’l-Felek
8) Kitabün an Daireti’l-Bürüc ve’l-Kubbeti’ş- Şemsiyye
9) Muhtasarun Ii Kütübi Batlemyüsi’l-Felekiyye
10) Risâletü’n fi Mikdari’l İttisalati’l-Felekiyye
Kimler, hakkında ne dedi?
Battânî, Sâbiî Cetvelleri adıyla şöhret bulan yıldız kataloglarını hazırlarken Avrupalılar astronomi cetvellerini hesaplamak bir yana, Müslümanlarınkine eş rasatları bile henüz yapamamışlardı. Battânî’nin buluşlarını, Batılılar asırlarca sonra kullanabilmiş ve sahip çıkmıştır. Eserlerinden Batı’da çok faydalanılan ve bir deha olarak kabul edilen Battânî, yazdığı eserlerin Lâtinceye tercümelerinde Albategni veya Albategnus adıyla isimlendirilmiştir.
Battânî’den ve çalışmalarından haleflerinden Birûnî takdirle söz etmekte, Sa’îde’l-Endülüsî ise, Tabakâtü’l-Ümem adlı eserinde, Battânî’yi İslâm bilim tarihinde, yıldız ve gezegenlerin hareketlerini doğru gözlemleyebilen bir âlim olarak gördüğünü ifade etmiştir.
Batı dünyasında Gibbs ve Kremers gibi ünlü oryantalistler, Battânî’de müthiş bir zekâ bulunduğunu, onun, İslâm dünyasındaki her çeşit kültürü içine alan bir ansiklopedi gibi olduğunu belirtmişlerdir.
Onsekizinci asrın Fransız astronomu Laland Battânî’yi gelmiş geçmiş en büyük 20 astronom arasında sayarken, bilim tarihçisi G. Sarton, onu çağının en büyük Müslüman astronomi âlimi olarak kabul etmiş, bir başka bilim tarihçisi Erich Bell ise, trigonometriye cebir ilmini uygulayan ilk bilim adamının Battânî olduğunu kaydetmiştir.
Paris İslâm Enstitüsü profesörlerinden Jacques Risler, yeni trigonometrinin mucidinin ve trigonometrik bağıntıları bugün kullanılan şekliyle formülleştirenin Battânî olduğunu, Batı dünyasına trigonometriyi onun öğrettiğini büyük bir cesaretle ifade etmiştir.
Prof. Philip K. Hitti ise, Batı’da matematik bilginlerinin tanjant hakkında Battânî’den ancak beş asır sonra bilgi sahibi olabildiğini söylemiştir.
M. Charles ise, Battânî’den söz ederken, onun sinüs ve kosinüs tabirlerini ilk kullanan kişi olduğunu, bunları güneş saati hesaplamasında geliştirdiğini, ona uzayan gölge adını verdiğini, buna da modern geometride tanjant dendiğini belirtmiştir.
Görüldüğü gibi, bizim dünyamızın el-Battânî gibi parlak insanları kendilerine bahşedilmiş zekâ ve kabiliyetleri, insanlığın ortak mirası olan bilimin gelişmesi istikametinde kullanmışlar ve bu sahada asırlarca eskimeyen keşif ve icatlara vesile olmuşlardır. Köklerimizin ilim ve araştırmayla yoğrulduğu dikkate alındığında, bu maziden ilham alan günümüz genç nesillerinin de yakın bir gelecekte ilim dünyasına tekrar önemli katkılarda bulunacağına, olimpiyatlarda gösterilen başarıların da bunun müjdecisi olduğuna inanıyoruz.

Dipnotlar
1. Urfa bölgesi binlerce yıllık tarihinde pek çok medeniyete ev sahipliği yapmış ve özellikle İslâmiyet’in bu bölgede hâkim olmasından sonra, birçok bilim adamı ve filozofun yetiştiği, dünyanın ilk üniversitesinin de kurulduğu bir coğrafyadır.
2. Zatü’l-halak (çemberli küre) iç içe geçmiş çeşitli halkalardan meydana gelen bir gözlem âletidir.
3. Kadran: Dörtte bir daire şeklinde olup gözlem yapmak için kullanılmış olan en eski âletlerden biridir. Rasathanelerin duvarına tespit edilerek kullanılan büyük şekli İslâm astronomları tarafından libne olarak adlandırılmıştır. Daha küçük boyutlardaki taşınabilir şekline el-rub veya ruba tahtası adı verilmiştir.

Kaynaklar
- Bilim Tarihi, Colin A.Ronan,Tübitak Yayınları, Akademik Dizi-1, İst, 2003, Sayfa 231-235.
- TDV İslâm Ansiklopedisi, Cilt 6, Sayfa 9-10, Ferruh Müftüoğlu.
- Müslüman İlim Öncüleri, Heyet, Işık Yay, 2005, Sayfa 73.
- Tarih Boyunca Ünlü Astronomlar, Haz. Uğurcan Sağır, 2001, Sayfa 6-7, Öğrenci Tezleri, dermanscience.ankara.edu.tr
- Yeni Rehber Ansiklopedisi, Cilt 3, Sayfa 373-374
- İslâm ve Dünya Medeniyetler Tarihi, Bilge Erdem Yay, Şevki Ebu Halil, 2005, Sayfa 442.

Yusuf KARAOSMANOĞLU

Abdullah Quilliam

biyografi
Yaklaşık yirmi sene önce elime “Dîn-i İslâm” isminde Osmanlıca bir kitap geçti. Merak edip okudum ve onu lâtin harflerine aktardım. Bazı yazılarımda da ondan iktibaslar yaptım.

Bu kitap, 1856’da İngiltere’nin Liverpol şehrinde doğmuş olan William Henry Quilliam’ın idi. Kitapta Quilliam Müslüman olduktan sonra İstanbul’a geldiğini ve Müslümanların Halifesi, Sultan 2. Abdülhamid’i ziyaret ettiğini yazıyordu. Ertuğrul Düzdağ bana arşivinden William’ın hakkında araştırma yaptığım günlerde onun İstanbul’a geldiğinde çekilen ve dergilerde çıkan bir fotoğrafının fotokopisini de vermişti. Abdullah William Quilliam’ın akıbeti ne olmuştu, bunu çok merak ediyordum. Dokuz sene önce İngiltere’ye gittiğimde arkadaşlarımdan onun hakkında bilgi istedim; fakat tatmin edici bilgilere ulaşamadım. Son İngiltere seyahatimde ise önce İngiliz mühtediye Betûl (Batool Al Toma) Hanımefendi’den bazı bilgiler aldım; sonra da Liverpol’daki araştırma merkezine gittim.

William, saat imalatçısı bir babanın ve ev hanımı bir annenin evlâdı idi. Dedesi John Quilliam deniz kuvvetlerinde tanınmış bir kaptandı. Köklü bir aileden gelen Henry daha küçük yaşlarda güzel konuşması ve zeki tavırlarıyla dikkat çekmeye başlamış. Öğretmenlerinin tavsiyesi üzerine hukuk okumuş.
1882’de Cezayir ve Fas’a yaptığı bir iş seyahati Henry’e Müslümanların hayat tarzlarını tanıma fırsatını verecekti. Bu seyahatinde Henry, Müslümanların hiç de kendine anlatıldığı gibi vahşi, medeniyetten uzak, ilkel insanlar olmadığını gördü. Aksine Müslümanlar kendini medenî gören birçok Avrupalı’dan çok daha ufku geniş ve engin bir kalb kültürüne ve mânevî iklime sahiplerdi.

Bu seyahat esnasında gördükleri, yaşadıkları, Henry’nin dünyaya bakışını değiştirdi. 1887’de William Henry Müslümanlığı seçti. Daha 31 yaşındaydı, İslâm ve Müslümanlık için yapmayı plânladığı çok şey vardı. 1889’a kadar seyahat için gittiği bu coğrafyada kaldı ve İslâm hakkındaki bilgisini geliştirdi. Arapça öğrenmiş ve İslâm’ın temel prensiplerini akademik seviyede anlatabilecek kadar derin bir müktesebâta ulaşmıştı. Artık hayatında tek istediği şey, kendi memleketindeki insanlara da tecrübesini aktarmak ve karanlıktaki ruhlara aydınlığa giden yegâne yolu gösterebilmekti.

1889’da doğduğu topraklara, döndü ve yaptığı ilk iş evini İslâmî bir merkez ve mescit hâline getirmek oldu. Annesine ve oğluna İslâmiyet’i anlattı. Annesi 63 yaşında Müslümanlığı kabul etti. Arkasından doktor olan oğlu da Müslüman oldu.

1890 yılında bir arkadaşı, Müslümanların başı ve aynı zamanda Osmanlı Sultanı olan Sultan 2. Abdülhamid’i ziyaret etmesini söyledi. 1890 yılının sonbaharında İstanbul’da 2. Abdülhamid Han ile görüştü. Sultan, İngiltere’den gelen bu pırıl pırıl insanı hürmet ve ihtimamla karşıladı. Bir devlet reisi gibi ağırladı. Bir hafta misafir etti ve saltanat kayığı ile İstanbul’u gezdirdi. Gideceği vakit kendisine hediye ve ulufelerle birlikte bir padişah fermanı verdi. Bu fermanda Padişah ve Halife-i Rûy-i Zemin 2. Abdülhamid Han; William Henry Quilliam’ın Britanya’nın Şehülislâmı vazifesine getirildiğini ve isminin de bundan sonra Abdullah Quilliam olduğunu ifade etmiştir. William Henry bu onurlu vazifeyi kabul etti.

O günden sonra Devlet-i Âliye’nin bir memuru olduğunu göstermesi açısından kafasından Osmanlı fesini hiç çıkarmadı. Osmanlı memurlarının giydiği esvabı giyerek İngiltere’de dolaştı. Zîrâ o artık Devlet-i Âliye’nin ve Halife-i İslâm’ın bir memuru idi.

Quilliam hayatını, İslâm’ı İngiltere’de anlatmaya adamıştır. Önce işe çevresinden başladı. Mescit hâline getirdiği evini daha sonraki yıllarda bir vakfa dönüştürdü ve bu vakıf üzerinden İngiltere’nin çeşitli yerlerinde mescit ve camiler açmaya başladı. Önceleri çok mütevazı gayretler ile başlayan bu hizmet, çok çabuk netice vermeye başladı.

Her geçen gün Müslüman olan İngilizlerin sayısı arttı. Durumdan rahatsız olan bir kısım medya William Henry Quilliam’i, Osmanlı casusluğu ve döneklikle suçladı. William Henry vesilesiyle Müslüman olanlara o yıllarda medyanın alay maksatlı verdiği bir isim vardı: “Turn to Turk.” (Türk oldu, Türk’e döndü)
Bu alaycı ifade daha sonraları Müslüman olan İngilizler tarafından benimsendi. Bugün Müslüman olan 15.000 civarındaki İngiliz artık kendilerine “Turn to Turk” denmesinden hoşlanır ve kendilerini ifade ederken bu kelimeyi özellikle kullanır.

William Henry 1932 yılında vefat ettiğinde geride hidayetine vesile olduğu 600’ü aşkın Müslüman İngiliz bırakmıştır. Bugün İngiltere’deki Müslüman İngilizler vefa borçlu oldukları Abdullah Quilliam’ı her yıl düzenledikleri bir anma gecesiyle yâd ederler. Anma gecesine katılan erkeklere girişte Osmanlı fesi dağıtılır. Zîrâ Abdullah Quilliam hayatı boyunca bu fesi çıkarmamıştır.

Bu seneki anma günlerinde bir sürpriz yaşandı. Abdullah Quilliam’ın torunu olan hanımefendi dedesinin yaptığı işleri dinledikten sonra, Türk olan eşinin de kendisinde bıraktığı olumlu intibalar neticesinde İslâmiyet’i seçti. Her hâlde vefatının 74. yılında Abdullah Quilliam’a bundan daha güzel bir hediye takdim edilemezdi.
Liverpol’daki araştırma merkezinde Akbar Ali ve diğer vazifelilerle görüştük. Akbar Ali’nin anlattığına göre; Abdullah Quilliam’ın vakfettiği bina, daha sonra belediyenin eline geçmiş. Uzun seneler evlendirme dairesi olarak kullanılmış. Mescit kısmını arşiv odası yapmışlar. Akbar Ali’nin kızının nikâhı da orada kıyılmış. Akbar Ali, kızının nikâh merasiminde yaşadıklarını şöyle anlattı: “Camiye git ve belgeleri getir, dediklerinde şaşırmıştım. Ama niçin arşiv odasına ‘câmi’ dediklerini o zaman bilmiyordum. Sonradan buranın Abdullah Quilliam’ın İslâmiyet’i yaymak için aldığı binanın namaz kılınan bölümü olduğunu anladım. O, buradaki saldırılardan sonra Türkiye’ye gidince, bina belediyeye intikal etmiş. Şimdi bu binayı belediye bize 125 seneliğine ücretsiz olarak verdi. Yalnız şart olarak hemen restore etmemizi istiyor. BBC ile ortaklaşa, Abdullah Quilliam ve bu binayı tanıtıcı bir program yaptık... Torunu da konuştu...”

Akbar Ali bize BBC’ ile yaptıkları programı videodan seyrettirdi. Binadaki ay yıldızlar hâlâ duruyor... Binanın câmi kısmında bir org vardı. Bunun sebebini Akbar Ali şöyle açıkladı: “Abdullah Quilliam zâten şairdi. Yeni Müslüman olan, kiliseler de müziğe alışkın İngilizlere, org ile güzel İlâhî ve na’tlar söylüyor ve onların câmiyi yadırgamamalarını istiyordu.” Akbar Ali 1908’de dört yüz kişinin yumurtalar atarak camiye saldırmasında gazetelerin rolünün büyük olduğunu belirtiyor.

Benden Quilliam’ın “Dîn-i İslâm” kitabını ve İstanbul’daki dergilerde çıkan fotoğraflarını istediler. Onlar, bir Türk’ün Abdullah Quilliam üzerine doktora çalışması yapıp hem İngiltere, hem de Türkiye dönemlerini iyice ortaya çıkarmasını arzuluyorlar.

Safvet SENİH

Tolstoy

biyografi
Düşünce tarihinde, “Sanat nedir ve sanatçı neye hizmet eder?” soruları mühim bir yer işgal eder. Tarih boyunca bu sorulara cevap aranırken, bir tarafta ‘idealist’ diğer yanda ‘materyalist’ çizgide düşünceler ileri sürüldü. Ortaya konan eserlerdeki yorumlar, sanatçı ve filozofların gerçek hayatlarına tercüman olmuş gibiydi. Kişiler ne kadar faziletli yaşadıysalar, eserleri de o ölçüde hikmete yakın olabildi. Bu açıdan hakikaten büyük olan veya bir şekilde büyük kabul edilen şahsiyetlerin eserlerine odaklanmadan evvel, mümkünse hayatlarına bakmak gerekir. Bu noktada dikkate değer isimlerden biri de on dokuzuncu yüzyılın dahi romancısı Lev Nikolayeviç Tolstoy’dur.

Tolstoy, Rusya’daki Tula ilinde Yasnaya Polyana’da doğdu. İtibarlı bir aileden geliyordu; babası büyük bir toprak zengini, annesi de bir prensesti. Birçok deha gibi o da çocukluğundan itibaren kendini olgunlaştıracak imtihanlara tâbi oldu. Küçükken anne ve babasını kaybetti; bakımını halası üstlendi. Talebelik yıllarında hummalı bir şekilde kendisini ilme verdi; askeriyeye girdi ve bu süreçte yavaş yavaş edebiyatın derinliklerine açıldı. Askerlikten sonra Avrupa’yı gezerek Batı insanı ve düşüncesini tanımaya çalıştı. Avrupa seyahatlerinden döndükten sonra idealist bir tavırla eğitim gönüllülüğüne soyundu ve bir köy okulu açtı. Maddî imkânları yeterli olmasına rağmen bu okulun bahçesinde ve tarlalarda çalıştı; zîrâ kişinin alın terinin kutsiyetine inanıyordu. Yakın çiftliklerden birinde oturan Sofya adında bir kadınla evlendi ve ondan on üç çocuğu oldu; ama ufku yetersiz olan bu hanım, Tolstoy’un ruh dünyasını pek anlayamadığı için yapılan izdivaç bir imtihan cenderesine dönüştü. Sokrates gibi Tolstoy da eşiyle olan problemleriyle meşhur oldu. Eşiyle yaptığı kavgalardan sonra bir gün evden ayrıldı ve İstanbul’a gitmek için beklediği tren istasyonunda, daha önce yakalandığı zatürreden dolayı 7 Kasım 1910’da vefat etti.

Tolstoy’un edebî ve felsefî yolculuğuna baktığımızda, onun yıllarca değişik mecralarda yol aldıktan sonra, bilhassa olgunluk döneminde yoğun bir şekilde dine yöneldiğini görmekteyiz. Çarlık Rusya’sındaki haksızlıklar, içtimaî dengesizlikler ve ahlâkî yozlaşmalar kendini derinden üzdüğünden, hayatın mânâsına ve daha iyi bir sosyal nizamın nasıl olabileceğine dâir ciddi bir arayışa girdi. Bu sorgulamalarda kişinin tamamen ilâhî adaletten yana tavır geliştirmesi, dahası haksızlıklara karşı çıkmayı mesuliyet bilmesi gerektiği neticesine ulaştı. Tolstoy bundan sonra içtimâî değişmelerden önce ahlâkî gelişmenin olması gerektiğini savundu. “Birbirimize doğru değil, bizi Yaratan’a doğru gitmeliyiz hepimiz. Yaratan’a yaklaşmaya gelince de, bu ancak insanın kendi gayretiyle yapacağı hususi bir şeydir.” diyerek okurlarını ve dostlarını bu büyük mânevî ve ahlâkî yolculuğa ikna etmeye çalıştı. Ülkesinde devrim yapılmasını isteyenlerin gürültülerinin ayyuka çıktığı dönemlerde, Tolstoy sürekli olarak hep yüreklerde gerçekleşmesi gereken mânevî inkılâba vurgu yaptı. Fedakârlığı, gönüllülüğü, tüketimde eşitliği, sefahat bataklığından kurtulmayı ve inancının gerektirdiği uhuvvet anlayışını hüküm ferma kılmayı tavsiye etti. Yazdıklarını, mümkün mertebe hayatında da uygulamaya çalıştı. Öyle ki imkânı ölçüsünde gelirlerini hayırlara adadı; topraklarını köylüleriyle paylaştı; riyazet yaptı, tarlalarda bir ırgat gibi çalıştı ve yeri geldiğinde ayakkabılarını dahi kendi tamir etti.

“Harb ve Sulh”, “Anna Karenina” gibi büyük eserlerinden sonra, “Sanat Nedir” adlı kitabıyla felsefî anlayışını ‘sanat’ kavramı etrafında netleştirdi. Ona göre sanat eseri büyük hakikatin dellâlı olmalıydı. Sanatçı; zenginler ve entelektüeller için üreten bir kişi olamazdı. Onun nazarında gerçek sanat eseri, herkesin içindeki ortak doğruyu anlamalı ve herkes tarafından anlaşılabilmeliydi. Ona göre sanatçı; kardeşlik duygusuna, sadeliğe, sevgiye ve tertemiz bir dindarlığa meftun olan kişiydi. Evrensel kardeşlik idealini işlemek ise Tolstoy’a göre sanatçının en önemli ödeviydi. Belli bir sınıfın ruh hâlini anlatan, gerilime kilitlenen, basit cismanî duyguları anlatan kitaplar gerçek eser değillerdi onun nazarında. Bu noktada kendi “Harb ve Sulh” adlı eseri başta olmak üzere, Dante, Shakespeare, Zola, Baudelaire, Flaubert ve Hugo gibi isimler dâhil, nicelerinin yazdıklarının gerçek mânâda sanat eseri sayılamayacağını söyler. “Allah Hakikatı Görür” ve “Kafkas Mahpusu” adlı eserleri hâriç, kendi yazdıklarının da “hakiki sanat eseri” olmadığını hatırlatır. İyi bir esere en güzel örnek olarak da Kur’ân-ı Kerîm’in “en güzel kıssa” diye nitelendirdiği Hz. Yusuf (as) kıssasını gösterir. Samimi olmayan, âlemşümûl düsturları merkezine almayan, halka ulaşamayan ve en önemlisi de ahlâkî mânâda sağlam olmayan sanatçıya karşı tavır alır. Ormanda görüp korktuğu bir kurdu anlatan çocuk ne kadar inandırıcı, heyecanlı ve saf ise, Tolstoy’a göre sanatçı da hakikati anlatırken o ölçüde heyecanlı, o ölçüde inandırıcı ve duru olmalıdır.

Tolstoy, “Harb ve Sulh”, “Anna Karenina” gibi dev eserlerini yazdıktan sonra ününün zirvesindeyken ciddi bir felsefî buhranın içine girmiş olmasına rağmen, ömrünün son demlerine doğru bunları aşarak yukarıda anlatılan hayat ve sanat anlayışına gelebilmişti. Ömrünün son yıllarını “İtiraflarım”, “İvan İlyiç’in Ölümü”, “İnsan Ne İle Yaşar?” gibi daha ziyade iç yolculuklara dâir eserlere ayıran bu müstesna dimağ, ölümüne iki yıl kala İslâmiyet’e ciddi bir ilgi duymaya başlamış ve “Abdullah El-Sühreverdi”nin Hindistan’da basılmış, “Hz. Muhammed’in (sas) Hadîsleri” adlı kitabını okumuştu. Bu hadîslerden kendince güzel bir derleme yapmış ve Posrednik Yayınevi’nde basılan eserlerinin arasına bunu da koydurmuştu. Ciddi bir roman okuru olan Rus halkının Tolstoy’a hissi bağlılığı dikkate alındığında, bu hadîs derlemesinin ülkede İslâm’a olan alâkayı artıracağı muhakkaktı. Durumu fark eden ve dine karşı keskin duran iktidarlar, bu çalışmayı toplu basımların arasından çıkarmış ve Tolstoy’un Müslüman olduğunu iddia eden her belgeyi gizlemeye dikkat etmiştir.
Hâl böyle olmasına rağmen, Tolstoy etrafındakileri açık bir şekilde İslâm’a davet etmişti. Nitekim, bilgi eksikliğinden dolayı “Hz. Muhammed’in Kur’ân’a Girmemiş Hadîsleri” diye hazırlanan ama “Hz. Muhammed” diye düzeltilip Türkçe’ye kazandırılan bu eserinde, kendisinin telkiniyle çocukları Müslüman olmuş bir Rus kadına, Yelena Vekilov’a, yazdığı mektupta şunları ifade ediyordu: “...Bunu söylemek ne kadar tuhaf olsa da, benim için Muhammedilik, Hristiyanlıkla mukayese edilemeyecek kadar yükseklikte duruyor. Eğer insan seçme hakkına sahip olsaydı, aklı başında olan her insan, şüphe ve tereddüt etmeden Muhammediliği, tek Allah’ı ve onun peygamberini kabul ederdi.” Buradaki “Eğer insan seçme hakkına sahip olsaydı” şeklindeki ifade, İslâm akidesi açısından doğru olmasa da, bunu, Tolstoy’un İslâm’ı el yordamıyla öğrenmesine verip, onun esas derdine dikkat etmek gerekir.

Beri tarafta, söz konusu eserin girişinden öğrendiğimiz kadarıyla, kendisi de sonradan Müslüman olan dinler tarihi uzmanı Valeriya Porohova, SSCB’nin yıkılmasından sonra, medyada Tolstoy’un Müslümanlığına dâir bilinmeyenleri açık açık tartışmıştı. Sovyet hükümetleri yıllar boyunca gizlemiş olsa da, Bayan Porohova’nın açıklamalarına göre Tolstoy, ömrünün sonunda Müslüman olmuş ve kendi vasiyeti üzerine İslâm kaidelerine göre defnedilmişti. Onun mezarının üzerinde Hristiyanlık sembolü olan haçın olmaması da Porohova’ya göre Tolstoy’un Müslümanlığının açık bir ispatıydı.

Tolstoy’un Müslüman olup olmamasının yanında, edebiyat tarihi açısından asıl ilginç olan, Tolstoy’un İslâm’ı ‘son din’ olarak kabul etmesinin sebebinin ne olduğu, dahası Efendimiz’in (sas) hangi yönünün onu cezbettiğiydi. Bayan Yelena Vekilov’a hitaben yazdığı ve daha önce 1978’de “Literaturniy Azerbaydjan” dergisinin 12. sayısında (sayfa 114) yayımlanan mektubunda Muhammediliğin doğru yol olduğunu söyledikten sonra özetle şunu ifade ediyordu: “Esasen Veda’nın, Buda’nın Konfüçyus’un Hz. Musa’nın, Hz. İsa’nın öğretilerinde ortak ve evrensel doğrular vardı. Ama bu öğretiler kurucularının ölümünden sonra câhillerin elinde bozulmaya uğradı. İnsanlar dinin gerçeklerini açalım derken özünden iyice uzaklaştılar. Tarihî açıdan zamanımıza en uzak olanlar, bu tahrife en fazla uğramış olanlardır. Bu açıdan öz itibariyle bir olmalarına rağmen Hinduizm Budizm’e göre, Budizm Musevilik’e göre, Musevilik Hristiyanlık’a göre daha fazla bir tahrife uğramıştır. Ama en son din olan İslâm, hem kitabına hem de ritüellerine bakıldığında, bozulmaya uğramadan günümüze gelmiş olması itibariyle, Kilise Hristiyanlığı’na karşı tartışılmaz bir üstünlük içindedir.”

Bütün bunları söyleyen Tolstoy yazdıklarıyla, hayatıyla asrın sembol isimlerinden biri oldu; ama acıdır ki, esas dikkat çekmesi gereken iç yolculukları, hem kendi ülkesindeki ideologları hem de son asrın materyalist mahfilleri tarafından gündemden uzak tutulmaya çalışıldı. Tolstoy’un ciddi acı ve emeklerle sürdürdüğü mânevî yolculuğu, “Hristiyan Anarşizmi” gibi onu tariften uzak, ucuz ve sathî kavramlara sıkıştırılmaya çalışıldı. Fakat o hayatıyla hem Rus toplumu, hem de kendisinden sonra yaşayanlar için, gerçeğe yaklaşma noktasında âdeta bir deniz feneri gibi hep parladı. Eserleriyle klâsiklerin tahtına oturdu; hayatı ve düşünceleriyle de dünyaya örnek oldu.

Kaynaklar
- Lev Tolstoy, Anna Karenina, İletişim Yayınları, İstanbul 2006, Sekizinci Baskı.
- Tolstoy. İtiraflarım, Timaş Yayınları, Çeviren, İhsan Özdemir, İstanbul 2005.
- Tolstoy. Sanat Nedir, Çeviren Kabil Demirkıran, Şule Yayınları, İstanbul 2000.
- Tolstoy. Hz. Muhammed, Rusça’dan Azerice’ye Çeviren, Prof. Dr. Telman Hurşidoğlu Aliyev, Azerice’den Türkçe’ye Çeviren, Arif Aslan, Karakutu Yayınları, İstanbul, Kasım 2006.
- Tolstoy. Aile Mutluluğu, İnkılâp Yayınları, İstanbul.
- Tosltoy’dan Ruha Dokunan Düşünceler. Hazırlayan, Esra Uluç, Carpe Diem Yayınları, İstanbul, Ocak 2006.

Hüseyin BAYÇÖL

Abdüsselam

iF
Abdüsselâm (1926–1996), Pakistan’ın küçük bir şehri olan Jhang’da dünyaya gelir. Pencab Üniversitesi’nde başladığı lisans eğitimini Cambridge Üniversitesi’nde tamamlar. Girdiği bütün imtihanlardan en yüksek notu alır ve 1949’da matematik ve fizik bölümlerinden birincilikle mezun olur. 1952’de kuantum elektrodinamiği üzerine yazdığı doktora teziyle de bilim dünyasında yavaş yavaş tanınmaya başlar. 1954–1957 yılları arasında Cambridge Üniversitesi’nde fizik dersleri veren Abdüsselâm’a, 1957’de ‘Imperial College’da profesörlük unvanı verilir. Böylece, 16 yaşında Lahor’a gelene kadar elektrikle tanışmamış bir köy çocuğu, 31 yaşında Imperial College tarihinin en genç profesörü olur.

Nobel kazandıran çalışması
Abdüsselâm’ın Nobel Mükâfatı almasını sağlayan çalışması, elektromanyetik ve zayıf nükleer kuvvetleri birleştirdiği ‘elektro-zayıf’ teorisidir. Yüce Allah, mikro-âlemden makro-âleme kadar bütün sistemlerde dört temel kuvvet (etkileşim) vazetmiştir. Bunlar kütle çekim (gravistasyon) kuvveti, elektromanyetik kuvvet, nükleer güçlü ve zayıf etkileşimlerdir. Çekim kuvveti, kütlesi olan bütün parçacıklar arasında yaratılır. Her kütleye, diğer bir kütleyi aralarındaki uzaklık arttıkça azalan bir kuvvetle çekme istidadı verilmiştir. Elektromanyetik kuvvet ise yüklü parçacıklar arasında yaratılır. Atom ve moleküllerin bir arada bulunması, elektronların atomun çekirdeği etrafında belirli bir yörüngede tutulması bu kuvvet vasıtasıyla gerçekleştirilir. Güçlü etkileşmeler, atom çekirdeklerinde tesirini gösterir ve dört temel kuvvet içerisinde en güçlü olanıdır. Proton-nötron, nötron-nötron, proton-proton etkileşimleri, bu kuvvet vesilesiyle olur. Zayıf etkileşimler ise, proton ve nötronların içindeki parçacık (nükleon) bozunmalarında vazife alırlar. Radyoaktif bozunmalar ve radyoaktivite bu kuvvetin vazife alanına girmektedir.
20. yüzyılın teorik fizikçileri arasındaki en popüler çalışmalardan biri de, bu dört temel kuvvetin aslında tek kuvvet olarak ifade edilip edilmeyeceğini araştırmak olmuştur. Isaac Newton’un keşfettiği ‘Evrensel Kütle Çekim Kanunu’ ile dünya ve uzaydaki mekanik, bir mânâda fizik ile astronomi birleşmişti. Daha sonraları James Clark Maxwell, elektrikî ve manyetik kuvvetlerin aslında tek bir kuvvet olarak ifade edilebileceğini gösterdi. Einstein ise ömrünün son 30 yılını, bütün kuvvetleri tek çatı altında toplayacak bir teori üzerine çalışmaya adadı. Fakat o zamanlardaki teorik altyapının bu zor problemin çözülmesi için yeterli olmayışı, Einstein’ın bu büyük hayalinin gerçekleşmesini engelledi. Teorik fizikçiler arasında Einstein’ın öncülüğünü yaptığı ‘Büyük Birleşik Teori’ (Grand Unification Theory) geniş bir alâka uyandırmıştı. Bu konuda yaptığı çalışmalar neticesinde Abdüsselâm elektromanyetik ve zayıf kuvvetlerinin yüksek bir enerji seviyesinde birleştirilebileceğini, tek kuvvet gibi ifade edilebileceğini matematikî olarak ispatladı. Bu ispatı kendisine, aynı konuda benzer çalışmalar yapan Weinberg ve Glashow ile birlikte 1979 yılı Nobel Fizik Mükâfatı’nı kazandırdı.

Çalışmalarında tevhid ve Kur’ân’ın tesiri
Abdüsselâm: “İslâm tevhid dinidir. Dinde böyle olduğu gibi marifette de tevhid-i efâl, tevhid-i sıfat ve tevhid-i Zât mertebeleri vardır. Niçin bütün eşyada birlik tecelli etmesin?” diyor ve Allah’ın zâtında, fiillerinde ve sıfatlarında bir ve tek olmasıyla, sözü edilen dört kuvvetin birliği ve tekliği arasında münasebet kuruyordu. 20. asrın büyük mütefekkirlerinden Bediüzzaman Hazretleri ise: “Her birliği bulunan, yalnız birden sudûr edecektir. Mâdem her şeyde ve bütün eşyada bir birlik var; demek onlar bir tek zâtın îcâdıdır.” (30. Söz) demiştir. Dolayısıyla, bugün fizikçilerin peşinden koştukları bu teori gösterildiği takdirde, bilhassa Bediüzzaman’ın Kur’ân’ı tefsir eden eserlerinde vurguladığı tevhid hakikatinin binlerce delilinden biri daha aydınlığa kavuşacaktır.
Kendine Nobel kazandıran çalışmada Abdüsselâm tevhidden ilham almıştır. Onun böylesine büyük bir buluşa dinî inançlarından yola çıkarak ulaşmış olması, günümüzde din ile bilimin çeliştiğini iddia eden materyalist düşünce sisteminin ne kadar yanlış bir yolda olduğunu gösteren en güzel örnektir. Abdüsselâm aynı zamanda temel parçacıkların simetri özellikleri üzerine de bazı çalışmalarda bulunmuştur. Simetrilerle neden ilgilendiğini Abdüsselâm: “Kainatın güzellik, simetri, âhenk ve intizam içinde, kargaşaya yer verilmeden Allah tarafından yaratıldığını düşünmek belki de benim İslâm mirasımdan geliyor olabilir. Bu yüzden benim ilim anlayışımda İslâm’ın büyük rolü var.” sözleriyle açıklamaktadır.
Mehmet Akif Ersoy’un veciz ifadelerle açıkladığı:
“Doğrudan doğruya Kur’ân’dan alıp ilhâmı,
Asrın idrâkine söyletmeliyiz İslâm’ı.”
ufkunu Abdüsselâm’ın hayatında ve eserlerinde görmek mümkündür. ‘İslâm ve İlim’ konulu bir konuşmasına başlarken sarfettiği şu sözler, Abdüsselâm’ı daha yakından tanımamızı sağlayacaktır: “Her şeyden önce ifade edeyim ki, ben Müslümanlığa hem inanan, hem de onu tatbik eden bir insanım. Ben bir Müslüman’ım; çünkü Kur’ân’ın ruhî davetine inanıyorum. Kur’ân benimle kozmolojiden, fizikten, biyoloji ve tıptan alınan misâllerle, tabiat kanunları üzerindeki ilâhî in’ikasların bütün insanlığa hitap eden deliller olduğuna dikkat çekerek konuşuyor.”
Bu büyük fizikçi, kendisine Nobel takdim edilirken yaptığı kısa konuşmasında da yine Kur’ân-ı Kerîm’den âyetler okumayı ihmal etmemiştir:
“İslâm’ın Mukaddes Kitab’ında Allah şöyle buyuruyor: ‘Yedi kat göğü birbiriyle tam uyum içinde yaratan O’dur. Rahmân’ın yaratmasında hiçbir nizamsızlık göremezsin. Gözünü çevir de bak: Herhangi bir kusur görebilir misin? Sonra tekrar tekrar gözünü çevir de bak, gözün bir kusur bulamadığından, eli boş ve bitkin geri döner. (Mülk:3-4)’ Netice olarak bu, bütün fizikçilerin inancıdır; araştırmalarımız derinleştikçe, hayranlık ve heyecanımız artar, gözlerimiz daha fazla kamaşır.”

Abdüsselâm’ın inancında samimiyeti
Abdüsselâm Imperial’da iken Bertrand Russell, Einstein, Robert Oppenheimer ve Wolfgang Pauli gibi tanınmış düşünce ve bilim adamlarıyla bir arada bulunmuştur. Abdüsselâm bir konuşmaları esnasında Allah’a iman etme şerefine eremeyen Bertrand Russell’a; “Allah’a iman olmadan insan, hata yapmaya daha çok meyillidir. Tarih gösteriyor ki Allah’a imanı olan insanlar, imanı olmayanlara kıyasla daha çok fedakârlıkta bulunarak insanlığa daha faydalı olmuşlardır.” diyerek imanın bu dünya için bile ne kadar gerekli ve önemli olduğunu vurgulamıştır.
Abdüsselam’la Einstein’ın ilk buluşmalarında bütün konuşmaları din üzerine olmuştur. Abdüsselâm, Einstein’a İslâm’daki tevhid hakikatini anlatmıştır. Einstein, onun fikirlerini dikkate almış, hattâ bu konuşmalar, aralarında belli bir yakınlığın doğmasına vesile olmuştur. Abdüsselâm derslerinde ve konuşmalarında yeri geldiğinde Kur’ân’dan âyetler okuyor ve inancını diğer insanlarla da paylaşıyordu. O, hiçbir zaman inancını saklama gereği hissetmemiş, inandığı değerleri hep savunmuş ve bu samimi davranışları dolayısıyla meslektaşları ve öğrencilerinden her zaman saygı görmüştür.

Allah’ın (cc) sonsuz ilmine teslimiyeti
Bilim tarihine bakıldığında bilim adamlarının yoğun çaba sarf ettikleri hâlde çoğu zaman hakikate ulaşamadıkları, sınırları zorlamalarına rağmen öteye geçemedikleri görülecektir. Abdüsselâm bu gerçeği ifade bâbında: “Bizler, Allah’ın hikmetini keşfetmeye çalışıyoruz. Elbette ki çoğu zaman tam mânâsıyla buna muvaffak olamıyoruz; ama bazen hakikatin küçük bir parçasını görmekle büyük bir memnuniyet duyuyoruz.” demiştir. Ünlü fizikçi Newton’un ölümüne yakın söylediği: “Ben kendimi sahilde oynayan ve parlak, güzel çakıl taşları arayan bir çocuğa benzetiyorum. Öte tarafta büyük bir hakikat okyanusu keşfedilmemiş olarak duruyor.” sözleri de aynı noktaya işaret etmektedir.
Abdüsselâm modern bilimin düştüğü hataya düşmemiş ve her zaman Hakk ve hakikat karşısında haddini bilmiştir. Yüce Yaratıcı’nın sonsuz ilmine teslimiyetini: “Fiziğin bugün sessiz kaldığı, belki yarın da sessiz kalacağı problemler hakkındaki şahsî inancım, İslâm’ın zamanlar üstü mânevî mesajıyla ifade edilmiştir. ‘İşte kitap! Şüphe yoktur onda. Rehberdir muttakilere. O muttakiler ki görünmeyen âleme inanırlar…” (Bakara/2-3) diyerek belirtmiştir. Abdüsselâm’ın ilmin sınırlı olduğunu belirtmesi ve gözüyle görmediğine inanmayan bilim adamlarına ‘gayb’ı hatırlatması dikkate değerdir.
Abdüsselâm, İslâm’ın bilime katkısını görmezden gelen bilim adamlarına en büyük dersi yine Nobel alırken yaptığı konuşmada vermiştir: “Bilim dünyası bütün insanlığın ortak mirasıdır. Doğu ve Batı, Kuzey ve Güney eşit olarak bilime iştirak etmiştir.” O, 8. asır ile 12. asır arasında gelişen ilmin tamamıyla Müslümanlara ait olduğunu üstüne basarak ifade etmekte ve “Ben sadece bu geleneği devam ettiriyorum.” demektedir. Fakat daha sonraları ilmî gelişmenin İslâm dünyasında duraklamaya girmesi ve bugünün bilim alanında Müslümanların söz sahibi olamayışı Abdüsselâm’ın içinde bir ukde olarak kalmıştır. Bilimin İslâm ülkelerinde yeniden canlandırılması gerektiğini düşünür ve bu geri kalmışlığa çözüm yolları arar: “Tarihin sayfalarını geriye çevirip, tekrar ilimlerde liderliğimize kavuşabilir miyiz? Bizler, bilhassa da genç nesil bunu takip edilmesi kaçınılmaz bir hedef olarak kabul etmek durumundayız. Yeter ki, fikri inançlarımıza sarılalım ve İslâm’ın ilk çağlarındaki hayatlarımızı unutmayalım. Ancak bu rönesansa gidişin hiçbir kestirme yolu olmadığını da aklımızdan çıkarmayalım. Bugünün şartlarında bunu yapacak bir ülkenin gençliği teşvik edilmeli ve millet arzulu bir fedakârlıkla kendisini bu yola adamalı, insanlara müspet ilim eğitimi verilmelidir.”
Evet “Bir toplum durumunu değiştirmedikçe, hiç şüphe yok ki, Allah da o toplumun hâlini değiştirmez.” (Rad-11) Dolayısıyla öncelikle ferdî plânda ilme verdiğimiz önemi gözden geçirmeli, gücümüz yettiğince ilimlerle meşgul olmaya gayret etmeliyiz. Bugün hiçbir gayret göstermeden bilimde söz sahibi olmayı istemek, yukarıdaki Kur’ânî gerçekle bağdaşmayacaktır.

Türkiye hakkındaki düşünceleri
Abdüsselâm, ülkemizde yaptığı konuşmada Türkiye’nin İslâm dünyasına tesirinden ve bilimde önder olma potansiyelinden bahsetmiştir: “Türkiye, kardeş milletlerle olan münasebetleriyle dâima hep lider olagelmiştir. Bu ülke, İslâmî ilimlere ve müspet ilme çok şey kazandırmış büyük bir milleti temsil eder. Günümüzde bilimde ilerlemiş bazı ülkelerin önde gelen akademik kuruluşlarında çalışan mümtaz Türk ilim adamları ve uzmanları İslâm âlemindeki meslektaşlarının medâr-ı iftiharıdır. Bu yüzden Türkiye’nin fıtrî canlılığıyla ilim liderliğindeki rolünü alacağından eminim. İlme gerekli öncelikler verildiği takdirde, Türkiye’nin 2025 yılına kadar ilimde lider olmaması için hiçbir sebep yoktur.” Abdüsselâm’ın bu konuşmasından bugüne kadar geçen süre zarfında bizleri daha da ümitvâr olmaya sevk eden gelişmeler oldu. Okullarımızda yetişen gençlerimizin milletlerarası bilim olimpiyatlarındaki üstün başarıları ile millet olarak bilimde müspet yönde ivme kazanmaya başlamış bulunuyoruz. Fizik, kimya, biyoloji ve matematik gibi temel bilimlerin ortaöğretimden başlanarak sistemli bir şekilde öğretilmesinin bu başarılara katkısı büyüktür. Olimpiyatlarda madalya kazanmış gençlerimizin çokluğu ve bu gençlerin 5–10 yıl içerisinde bilim dünyasına adım atacakları göz önüne alındığında Abdüsselâm’ın Türkiye için belirlediği 2025’te bilimde söz sahibi olma hedefinin çok da uzak olmadığını söyleyebiliriz. Son yıllarda akademik çalışmalarıyla bilim dünyasında adını duyurmaya başlayan başarılı genç Türk bilim adamları da geleceğine umutla bakmamıza vesile olan gelişmelere imza atmışlardır. Burada unutulmaması gereken en önemli husus, bu gençlerin akıl ve kalbin rehberliğinde araştırmaya yönlendirilmeleridir.
Abdüsselâm, Türkiye’de yapmış olduğu bir konuşmasında: “Sizden hep, konuşmasına Allah’ın ismiyle başlayan bir ilim adamının var olduğunu hatırlamanızı isterim. Bunu sadece burada (İstanbul’da) yapmış değilim. Batı’da, nerede olursa olsun, konuşmama hep besmele ile başlamışımdır. Böyle konuşmamdan, onlar da memnun oluyorlar. Bu, benim için bir ümit kaynağı.” demiştir. Bu sözlerle de inancının gereklerini samimi bir şekilde yerine getirmenin diğer insanların tepkisine değil saygısına mazhariyet getireceğini belirtmiştir.
Abdüsselâm’ın bilim dünyasına katkısı, sadece teorik çalışmalardan ibaret değildir. Bilimin dünya barışı ve milletlerin bir araya gelebilmesi için kullanılmasında da büyük katkıları olmuştur. Sanayileşmiş ülkelerle bu yolda ilerleyen ülkeleri birleştirme ve aradaki farkları kapatacak köprüler kurma idealiyle büyük bir merkez açılmasını sağlamıştır. Kurulmasına vesile olduğu Milletlerarası Teorik Fizik Merkezi (ICTP), her yıl bilhassa gelişmekte olan ülkelerdeki bilim adamlarını ağırlayarak bilimin yaygınlaştırılmasını hedeflemektedir. Bu merkez, vefatından sonra ‘Abdüsselâm Milletlerarası Teorik Fizik Merkezi’ olarak anılmaya başlanmıştır. Abdüsselâm bu merkezi plânlarken iki hedefleri olduğundan bahseder. Bu hedeflerden birincisi Doğu ve Batı fizikçilerini bir araya getirmek; ikincisi de gelişme yolundaki ülkelerin aktif ve üst seviyedeki fizikçileri için olabildiğince kolaylıklar temin etmektir. Önemli başarılara imza atmış olan Abdüsselâm 21 Kasım 1996 tarihinde vefat etmiştir.
Abdüsselâm’ın çalışma arkadaşlarından fizik profesörü John Ziman, onu tarif ederken: “Sadece birleştirmek… Abdüsselâm’ın hayatının ve eserlerinin ana fikri budur.” demektedir. O, Kur’ân-ı Kerîm’den ve tevhidden aldığı ilham ile iki temel kuvveti birleştirmeyi başarmış ve bütün kuvvetlerin birleştirilmesi yolundaki teorik çalışmaların önünü açmıştır. İslâm’ın evrensel mesajını hem dinî, hem ilmî, hem de sosyal ve kültürel alanlarda uygulamaya gayret gösteren Abdüsselâm, geleceğin Müslüman ilim adamları için çok güzel bir örnek teşkil etmektedir. Nobel Mükâfatı almış ilk ve tek Müslüman ilim adamı olan, geliştirdiği teoriyle iki farklı kuvveti birleştirmeyi başaran, İslâm medeniyet ve kültür mirasının tesiri altında kaldığını iftiharla söyleyen Abdüsselâm’ın hayatından genç nesillerin alacağı mühim mesajlar vardır.

Kaynaklar
- Prof. Abdüsselâm, İdealler ve Gerçekler, İstanbul, Yeni Asya Yayınları, 1989.
- Şaban Döğen, Müslüman İlim Öncüleri Ansiklopedisi, İstanbul, Yeni Asya Yayınları, 1987.
- Sadettin Merdin, Tanrıya Koşan Fizik, İstanbul, Timaş, 1995.
- Gerard’t Hooft, Maddenin Son Yapıtaşları, Ankara, TÜBİTAK Yayınları, 2000.
- www.nobelprize.org
- www.chowk.com

Mehmet Said MUTLU

Kuleönülü Mustafa Hulusi

iF
Dînî ilimleri öğrenme kaynaklarının kuruduğu, âlim ve mürşitlerin bir şey öğretmeye çekindiği, yani bir milletin iman ve Kur’ân mevzuunda câhil kaldığı bir dönemde Kur’ân-ı Kerîm’den istihrâc ve istinbât edilen Risale-i Nurlar, bazı köylerimize kadar ulaşıp oralara birer Hızır çeşmesi ve irfan pınarı oldu. İlhâmat-ı Kur’âniye ve sünuhât-ı Kur’âniye olan bu mübarek eserler, birer üniversite gibi, insanımızı pek çok yönden geliştirdi.

İşte kendini “Ben hiçbir Arabiyat görmeden, medresede beş on sene okumadığım hâlde, yalnız Risale-i Nurları yazıp ciddiyetle okudum.” diye tarif eden Kuleönü Köyü’nden Mustafa Hulûsi Sarıbıçak: “Kendimi yirmi sene medresede okumuş gibi tahayyül ediyorum. Sebebi ise, bu âcizin, bu fakirin, bu miskinin nezdine çok Arabiyat hocaları geliyor ve benim okuduğuma hayret ediyorlar. Evvelden mürşid-i kâmil terbiyesi görmüş insanlar geliyorlar, benden işittikleri kelimelere meftun oluyorlar. Çok hocalar, iki diz üzerine gelip ‘Risale okuyuver’ diyorlar.” diyor.
İşte onun, Bediüzzaman Hazretleri’ne yazdığı mektuptan bir parça:
“Ey benim muhterem Üstadım!
Âciz talebenizin ruhu küre-i arz içerisinde bazen şarka, bazen garba, bezen şimâle, bazen semâya giderdi. ‘Acaba yardım ne taraftan erişecek?’ diye beklerdim. Ruhum bir mürşid-i ekmel arardı. Aramak üzere iken bana ilham olundu ki, ‘Mürşidi sen uzakta arıyorsun, pek yakınında bulunan Bediüzzaman vardır. O zâtın Risale-i Nur’u müceddid hükmündedir. Hem aktaptır, hem Zülkarneyn’dir, hem âhirzamanda gelecek İsâ Aleyhisselam’ın vekilidir; yani müjdecisidir.’ denildi. Bunun üzerine Üstad-ı Muhteremin nezdine vardım. Risaleleri yazmamız için bize emir verdi. Ben de on beş kadar Sözler’den yazdım ve okuyorum. İstidâdım kısa, fikrim müşevveş olduğundan, Risalelerden hakkıyla istifade ve istifâza edemiyordum.
Bilâhare, Yirmi İkinci Mektubu verdiniz, yazdım. Bir iki defa arkadaşlarımla okudum. Âciz talebeniz maddî ve mânevî on beş yaşından beri, mâzide birikmiş olan küflü yaralarını tedâvî etti. Elhamdülillah. Bunun üzerine bir rüya gördüm. Rüya budur:
‘Menâmda (rüyada), kıbleye karşı bir vilâyete gittim. O vilâyette gezerken, iki büyük acîb fabrikaya rast geldim. Bu fabrikalar, dünyadaki fabrikalara benzemiyor ve hem de bu fabrikalar insanın sağ cenahına geliyor. İkisinin de sahipleri yok. İçerisine girdim; fabrikanın biri büyük, biri küçük. Bu küçük fabrikayı ben idare ederim, diye ona sahip oldum.’
Bunun üzerine bir rüya daha gördüm:
‘Kıbleye karşı uzun bir kışla ve kışlanın içinde büyük bir fırın var. Ben de o fırının dairesindeyim ve ayak üzereyim. Karşımda, gençlerden ehl-i takvâ Süleyman isminde bir genç vardı. Sağ tarafımda yine gençten, İsmail isminde birisi vardı. Buna binâen, tahmine göre yüz kadar genç, o fırının dairesinde sağımda ve solumda ayak üzere idiler. Hayret ettim. Bunun üzerine büyük bir zât geldi, gençlerin önüne ufacık bir mendil serdi. O mendil üzerinden, dört köşe haşhaşlı ekmeği gençlere birer birer dağıttı. Daha sonra, o mendilin içinden birer avuç da kuru üzüm dağıttı. Bakıyorum; o mendilden üzüm ve ekmek tükenmedi. Hayret ettim. Bana denildi ki, ‘Bu mübarek zât, Saîd Nursî’dir.’ Ben de ‘Bu hârika iş aktablarda bulunur.’ dedim, uyandım.”
Kuleönülü Mustafa Hulûsi Bey, mektubunun sonunda, gördüğü rüyaları bir bilge gibi şöyle tâbir ediyor:
“Biri büyük, biri küçük fabrikadan, büyük fabrika ise, Üstad-ı Muhteremindir. Fabrikanın içerisinde bulunan acîb ve garip bedi’ âletler ise, bu zamana kadar hiçbir imamın söylemediği kelimeleri ve iman telkinatlarını yapan Risale-i Nur eczalarıdır. O küçük fabrika ise Risale-i Nurları kim okuyup yazarsa, o dahi küçük fabrikaya benzeyecek. İçerisindeki bedi’ âletler ise, Risale-i Nur’un düsturları, hakikatleri ve imânî meselelerdir. Okuyan ve yazan insanlar, öyle kuvvetli ve sarsılmaz îmanları bulacaklardır. Fabrika hareketleri ise, Risaleleri okuyup yazan adamların kemâl-i şevk ve heyecanla çalışmalarıdır. Görmüş olduğum vilayet ise, velâyet-i kübra yollarını gösteren Risale-i Nur’dur.
Bu rüyayı takviye için, bir rüya daha söyleyeceğim: “Rüyamda, İstanbul’a yaya olarak iki defa gittim. İstanbul’a vardığımda, dükkânları hep açıktır, içinde sahipleri yoktur. Dükkânların içinde –sandıklarda- büyük büyük mıhlar gördüm ve başka demir parçaları da vardı. Bunun üzerine mânevî rahmet yağarken, İstanbul’dan yaya olarak avdet ettim.
Allahu a’lem, bunun tâbiri de, dünyada İstanbul büyük ve güzel memleket olduğu gibi, öyle de Risaleler ve Mektubatü’n-Nur velâyet-i kübrâ yollarını gösterir. Demir gibi kuvvetli, elmas mıhlar gibi hakikatin burhanlarını, satışa çıkaran ve her Risale bir dükkân hükmüne gelen bir meşher-i nurânidir. O sergide, îmanî nurlar teşhir ediliyor. Ve velâyet-i kübrâ yollarını gösterdiğini, iki kere iki dört eder derecesinde kanaatim gelmiştir.
İkinci gördüğüm rüyanın tabiri, Allahu a’lem şöyle olsa gerektir: Kıbleye karşı kışla ise, Allah’a mânevî asker olan gençlerin Isparta Vilâyeti’ndeki geniş dershanelerine işarettir. Ekmeği dağıtan zât ise, Üstad-ı Muhterem Said Nursî’dir. Ekmek pişiren fırın ise, Üstadımın hususî medresesidir. Fırının ekmeğinin müşterileri ise, Risaleleri okuyup, lezzetini anlayan -benim gibi ve arkadaşlarım gibi- “Hel min mezîd?” (Daha var mı?) diyenlerdir.
Evet Üstad-ı Muhterem, insanlara mânevî ekmek dağıtıcıdır. Bu fırında çok işaretler vardır. Aklım bu kadar yetişiyor. Gençlerin ayakta olması ise, gençlerin îmanî Risaleleri okuyup imanları kuvvetleneceğine işarettir. O tatlı ve yedikçe noksan olmayan üzüm ve ekmek ise, her şeyden daha tatlı i’caz-ı Kur’ân esrarına ve imanın envârına işarettir ki, onları Risale-i Nur dağıtıyor. Âciz talebeniz ise, gençlerin başında ve sağ tarafta bulunmamın sebebi ise, gençlere ihsan-ı İlâhî, ikrâm-ı İlâhî ve Üstad-ı Muhteremin himmetiyle o gençlere vesile olacağıma işarettir inşaallah. Benim aklım bu kadar eriyor, bu kadar tabir edebildim. Rüyalarımın ıslâh ve tâbirini rica ederim.
Yirmi gün zarfında bir rüya daha gördüm: Eğirdir Gölü’nün kenarında, yani çakıllığında bulunuyormuşum. Bu denizin kenarında büyük bir beyaz çadır kurulmuş. Çadırın içinde, büyük bir direğin dibinde Üstadım Said (ra) bulunuyor. Bu esnada eline büyük kırmızı kaplı bir kitap alıp, çadırın direğine dayanarak o kitabı okudu. Bilâhare hâriçten, kıble tarafından Mahmud isminde gençten, yeşil elbiseli birisi gelip Üstadımın elinden o kitabı -yani okuduğu hutbeyi- istedi ve aldı. Çadırdan Mahmud ismindeki genç dışarıya çıktı, kıbleye karşı, ayak üzere halklara, “Bu âna gelinceye kadar böyle bir hutbeyi hiç bir imam okumamıştır.” diyerek, o kitâbeyi alıp kıbleye karşı götürdü. O anda uyandım, Allah hayretsin.
Bu rüyayı da bildiğim kadar tâbir edeceğim: O deniz ise, Şeriat-ı Muhammediye’dir (sas). O çadır ise Isparta Vilâyeti’dir. O hutbe ise, Risaletü’n-Nur ve Mektubâtü’n-Nur’dur. Hutbeyi götüren yeşil elbiseli genç Mahmud ise, ya Şeyh-i Geylânî, ya İmam-ı Rabbânî’dir. Risaleler Makam-ı Mahmud yolunu tarif ediyorlar. Üstadımın hutbesi olan Risale-i Nur, bu zamanın bir mehdisi ve müceddididir.
Bu rüyaların tesiri altında Risaleleri devam üzere yazmakta iken, Allah’ın tevfiki ve Üstad-ı Muhteremin himmeti erişti. Çok çok istifade etmeye başladım. Bilâhare, bütün o rüyamda gördüğüm gençler etrafıma toplandı. Her birisi bana arkadaş ve Kur’ân’a talebe oldu. Bir de bizim memleketin insanları, bir parça ehl-i tarikat ve ehl-i takvâdır. Memleketimizde zâhir ve bâtın hocası olmadığından şeytana ve nefse çok defa hedef oluyorduk ve evham içinde boğuluyorduk. Risaleleri okudukça, melûn şeytanın ve nefsin hilelerini ve evhamlarını Cehennem’in dibine atıyordu. Risaleleri okuyorken, çok arkadaşlar çok hayrette kalırlardı. ‘Bu koca Bedi’, lülü-misâl bu sözleri, bu kelimeleri nereden buluyor?’ diye birbirimize çok defa söylüyorduk. Lisânına baksan, bir şey istifade edilmez gibi görünüyor. Halbuki, söyledikleri hep hikmettir. Nazarıma dehşet veriyor, nur seriyor, diye tekrar tekrar iştiyakla okuyorduk. Bunun üzerine, ‘Risaletü’n-Nur ve Mektûbâtü’n-Nur, okuyanlara bir iksîr-i azamdır.’ diye hükmettik.
Muhterem Üstadım, maddî ve manevî yaraları bulunan, bu yüz arkadaşımın yaralarını, Risaleler tedâvî ediyor. Hattâ, bazen bizden uzak olanlar evhama boğulur, gelirler; âciz talebeniz, bir Risale okursam evhamını kaldırır, giderlerdi. Cenab-ı Hak, Feyyâz-ı Mutlak ve Hallak-ı Azîm mevcudat ve câmidat ve zerreler adedince sizden râzı olsun. Âmin.
Cenab-ı Hak, nasıl ki Cehennem gibi bir zaman içinde Cennet gibi bir zamanı halk eder ve her zamana lâyık çareleri icad eder ve her yaraya muvafık ilâcı ihsan eder. Öyle de bu medresesiz zamanımızda bizim gibi yaralılara Üstad-ı Muhterem vasıtasıyla Risaleleri Türkçe olarak telif ettiriyor. Buna ne kadar şükredeyim; lâyuâd velâ yuhsâ Cenab-ı Hakk’a şükürler olsun ve Üstad-ı Muhteremi de Kur’ân hizmetinde muvaffak edip iki cihanda aziz eylesin. Âmin.
Eğer sesim erişseydi, olanca kuvvetimle bağırarak, küre-i arzdaki gençlere diyecektim: ‘Risaleleri ciddi okumak ve yazmak yirmi sene medresede okumaktan fâiktir ve daha menfaatlidir.’ Medresede okumaktan maksad, evvelâ kendini kurtarıp, sâniyen Ümmet-i Muhammed’i (sas) kurtarmaya çalışmak değil mi? Risaletü’n-Nur ve Mektubatü’n-Nur yirmi senelik medrese ilmini veriyor itikadındayım.
Herbir Risale, tek başına bir mürşid-i ekmeldir. Kalbi bozulmamış herhangi bir genç, bir Risaleyi alıp dikkatle ve teslimiyetle okusa, inkıyad, itaat dairesine geliyor, ıslah oluyor. Herhangi bir maddiyyun bir Risaleyi alıp okursa, iman etmezse de hiçbir bahane bulamıyor. Herhangi bir dinsiz okusa ve tamam mânâsıyla anlasa, imana geliyor. Herhangi bir feylesof okusa ‘Bundan daha yüksek akıl olamaz ve akıllar toplansa bunun fevkine çıkamaz, akıl buna yol bulamaz.’ diyor.”
Bu mektubu yazan Mustafa Hulusî Bey’in Üstad’la görüşmesi şöyle oluyor: Üstad Hazretleri yeğeni Abdurrahman’ın vefatı dolayısıyla üzgündür ve bu sebeple Barla’nın dere ve dağlarını yalnız olarak gezmekte, Kur’ân’dan gelen nurların tesellisiyle dayanmaya çalışmaktadır. Bu gezilerden birinden Barla’ya döndüğünde, Kuleönü’nden Mustafa isminde bir gencin kendisine abdest ve namaza dâir birkaç meseleyi sormak için geldiğini öğrenir. O dönem misafir kabul etmediği hâlde, ileride Risale-i Nur’a yapacağı kıymetli hizmeti ve ruhundaki ihlâsı okuyarak, onu kabul eder.
İnsanı hayrette bırakacak samimi ifadelerle yazılan bu mektup bir hârika... Ben, lise veya üniversitede okuyanların veya buralardan mezun olmuşların ‘Risalelerin dili ağır, okuyamıyorum, okusam da anlayamıyorum.’ diyenlerine, Kuleönülü Sarıbıçak Mustafa Hulûsî’nin yukarıdaki mektubunu okuyarak şunları söylüyorum: “Bu ağabeyimiz nereden mezun? Acaba ilkokuldan sonra hangi tahsili yaptı? Şu ifadeler bize neyi anlatıyor? Risaleleri okuyup yazmasa ve anlamasa idi bu mektubu nasıl yazabilirdi? Şimdi lûgatler var... Ayrıca her sayfanın altına kelimelerin mânâları yazılmış Risaleler var... Biz hâlâ niçin olgun bir Türkçe ile yazılmış Nur Risalelerini okumaktan ve meseleleri idrakten kendimizi mahrum etmeye çalışıyoruz. Bir eseri yazıldığı hâliyle okuyup anlamak kadar büyük bir zevk olabilir mi? Bu gaflet neden? Benim fark edebildiğim bir husus var: Başka eserler çok okununca ülfet ve ünsiyet verebiliyor. Ama Risaleler okundukça, ülfet ve ünsiyet perdelerini parça parça edip kendilerini daha taze ve yepyeni güzelliklerle arz ediyorlar. Ülfet ve ünsiyet gafletine düşenler, onu okumaya ve tekrar tekrar müzakereye yanaşmayanlardır. İsteyen bu tespitimi, çok okuyarak tecrübe edebilir. Yeter ki, tam olarak kendimizi Risalelere verebilelim......***

Safvet SENİH

Hz. Üftade

iF
Öğle sıcaklığının ağırlığı şehrin üzerine iyiden iyiye çökmüştü. Güneş ulu mâbedin sıra sıra dizilmiş kubbelerini kavurmakla kalmıyor, kırmızımsı taş duvarlarına göz kamaştıran pençeler atarak caminin o cüsseli gövdesini bütün heybetiyle parlatıyordu. Sıcağa aldırmaksızın caminin bahçesinde toplanan meraklı kalabalık, sesinin güzelliği dilden dile dolaşan genç müezzinin vakit ezanını okumasını bekliyordu. Avludaki cemaatin hararetli sohbetlerine bir yandan abdest alan müminlerin şadırvanın aşınmış mermer zemininde çınlattığı su sesleri, bir yandan da haşmetli çınarların iri dallarına gizlenmiş kuşların neşeli cıvıltıları karışıyordu. Çatıda ise omuz omuza veren kubbeler, zamanı dört bir yana elemekte, aşağıdaki ses cümbüşüne inat alabildiğine suskun ve hareketsiz beklemekteydiler. Derken, boşluğu yırtarak dalga dalga yayılan ve kudretle tekrarlanan “Allahu Ekber” nidâları masmavi gökyüzüne karışıp, bu âsûde bekleyişe bir anda son verdi. İnananların asırlardır büyük bir şevk ve heyecanla icabet ettikleri bu coşkulu dâvet, çarşaf kadar düzgün bir denizin ilk kuvvetli rüzgârda titremesi gibi kubbeleri uyandırmış; kubbeler arasında imsak vaktinden beri tahtını kuran koyu sükûnet hükmünü yitirerek, sesin şiddetiyle havalanan kuşlarla beraber kanat çırpa çırpa uçup gitmişti. O anda sineler asırlar sonra Yahya Kemal’in mısralarında tebârüz ettirdiği hakikatle çarpmaktaydı:

“Gök nûra gark olur nice yüz bin minareden
Şehbâl açınca rûh-u revân-ı Muhammedî
Ervah cümleten görür “Allahu Ekber”i
Aks eyleyince arşa lisân-ı Muhammedî.”

Namaz dâvetinin mukaddes nağmeleriyle canlı cansız her varlık, mâşûkuna kavuşmuş âşıklar gibi vuslat hazzıyla nura gark olmuş, inşirah dolu bu sözlerin yaktığı hakikat çerağlarıyla en harcıâlem ruhlar bile aydınlanıvermişti. Genç müezzin Mehmet Muhyiddin, Davudî sesiyle Bursalıları bir kere daha mest etmiş, dudaklardan yarışırcasına dökülen maşallahları mahcup bir edâ ile kabul etmişti. Cami mütevellisi, her namaz öncesinde ahaliye türlü mânevî lezzetler yaşatan bu delikanlının mükâfatlandırılması zamanının geldiğini düşünüp, hizmetlerine karşılık kendisine birkaç akçelik maaş tayin etti. Muhyiddin hem gençti hem de heyecanlıydı. Bir ulvî vazifeyi hakkıyla yerine getirip takdir edilmekten mesrûr olmuş ve maaşı kabul etmişti. Ancak ne olduysa bundan sonra oldu. Aynı gece rüyasında “Mertebenden üftâde (düştün) oldun!” tekdirine mârûz kaldı. Hafakanlar içinde uyanarak ezilmiş yüreği, daralmış ruhuyla, bütün bir gece bu rüyanın düğümünü çözmeye çalıştı. Aradığı cevabı bulması uzun sürmemişti. Önce koca bir “Eyvaaah!” çekti; “Nasıl böyle bir hata yaptım!” dedi kendi kendine. “Allah adını anmanın dünyalık mükâfatı mı olur?” sözleri döküldü kurumuş dudaklarından. Nefsî muhasebeler birbirini takip ederken, kalb çeperlerine kara birer leke olup yapışmış fânî arzular tövbe ıspatulasının keskin ucuyla bir bir kazındı. Kendisine verilen maaşı terk etti. O günden sonra Farsçada “düşmüş, âşık, bîçare” mânâlarına gelen “Üftâde” mahlasını kullanmaya başladı. Zîrâ ulu dergâhlarda seyr-i sülûk etmenin hakiki yolunu öğrenmiş; Fuzuli’nin: “Serverlik ister isen üftâdelik şiar et, / Kim düşmeden ayağa, çıkmadı başa bâde.” sırrının hikmetini anlamıştır artık.

Halk muhayyilesinde kaç asırdır aşk ve muhabbet bağının bülbül-i şeydâsı olarak yâd edilen Hz. Üftâde’nin hikâyesi işte böyle başlar. 1490 yılında Bursa’da başladığı hayat yolculuğu, tasavvufî bir ömür ve çağını aşan eserler ortaya koyarak 1580 senesine kadar devam eder. Güzel ahlâkının yanı sıra ilâhîleri, şiirleri ve menkıbeleriyle, sanat ve fikir dünyasında derin izler bırakır. İlk tahsilini Muslihiddin Efendi ve Abdal Mehmed isimli hocalarından alan Üftâde’nin tasavvuf hayatı, ilm-i ledün sahibi bir zât olan Hızır Dede’yle şehbâl açar. Henüz on yaşındayken önünde diz kıran talebesinin gönül gergefine ilk nakışları o dokur, ucundan kenarından da olsa ilim-irfan sofralarında ona da yer verir. Talebesi de diğerlerinden çok farklı hâl ve tavırdadır; ruhunu rehâvetin ve süflî arzuların vahametli yollarında değil, tevazuun pırıltılı çeşmelerinde henüz bir çocukken yıkamaya başlar. Nefis terbiyesi ve ilim tahsiliyle geçen sekiz senenin ardından hocasını kaybeden Üftâde, şahsî kemalât yollarında yalnız başına kalır. On altı yaşlarında Ulu Cami’de fahrî müezzinliğe ve çeşitli camilerde imamlığa başlar. Bu vazifeleri on sekiz yıl sürdürdükten sonra vaaz ve irşat hizmetlerine koşturur. Doğanbey, Namazgâh, Kayhan ve Emir Sultan camilerinde hitabette bulunur. Ömrünün son demlerinde, bir zamanlar keşişlerin inzivaya çekildiği Uludağ’ın eteklerine tekke ve camisini yaptırarak irşat hizmetlerini buradan sürdürür.

Hz. Üftâde Osmanlı kültür hayatına Vâkıât, Dîvân ve Hutbe Mecmuası gibi yazma eserlerinin dışında biri Celvetiye Tarikatı, diğeri de Aziz Mahmud Hüdâyi Hazretleri olmak üzere iki mühim miras bırakmıştır. Arapçanın yanı sıra Hz. Mevlâna’dan keşfen öğrendiğini söylediği Farsçaya da hâkim olan, zâhirî ilimlerdeki vukufiyetini tasavvufî kudretiyle cem ederek tefsir ve hadîs başta olmak üzere diğer şer’î ilimlerde de dersler veren Üftâde, devrinde hatırı sayılır bir âlim olarak kabul görür. Şiirde Yunus Emre’nin sâde üslûbunu takip eder, vaazlarında Hz. Mevlâna’nın Mesnevi’sinden nakiller yapar, Vâkıât’ta Muhyiddîn-i Arabî’den iktibaslarda bulunur; ne var ki bu üç Hak dostunun da sık sık tartışmalara konu olan vahdet-i vücutçu görüşlerini dâima itidal ölçülerinde benimser. İtikadın zâhirî hudutlarını zorlayan coşkun ifadelerden sakınır, keşf ve mârifetle alâkalı sırların ifşasına karşı çıkar.

Arapçada evini, vatanını terk etmek mânâsına gelen celvet, tasavvuf ıstılahında kulun, Allah’ın sıfatları ile halvetten çıkışı ve Allah’ın varlığında fânî oluşu mânâsına gelir. Halvet, insanın tenhada Hak ile yalnız kalmasını târif ederken celvet, insanlardan kaçmayı değil, hâdiselere ve hayata iştirak etmeyi, halk arasında Hak ile beraber olmayı benimser. Talebe geçtiği mertebelere nefsanî ahlâktan sıyrılıp ilâhî isimler elbisesini giydikten sonra Rahmânî ahlâk ile halkın içine dönerek, onların mertebesine iner ve irşada başlar. Unutulmamalıdır ki, Hz. Peygamber de (sas) önce Hira Dağı’nda halvet etmiş, peygamberlik vazifesi gelince nübüvvet makamında celveti tercih ederek halkın arasına karışmıştır.

Hz. Üftâde’nin huzurunda
Bursa’da bir türbe ve tekkesi olan Hz. Üftâde’yi ziyarete, iki gönül dostuyla birlikte Tahtakale’den Yerkapı’ya çıkarken bir burç üzerinde yer alan türbesinden başlıyoruz. Soğuk havanın tenimize hafif ısırıklar attığı bir kış günü, ağır adımlarla fakat târifsiz bir heyecan ve sürûr içinde çıkıyoruz merdivenleri. Yaşarken samimiyetiyle, vefatından sonra da tasavvufî mirasıyla gerek Bursa’nın, gerekse bütün İslâm âleminin zihninde açtırdığı ibret tomurcuklarını hatırlıyoruz. Aslında bunların hiçbiri olmasa, yine de kadrini bilmekte her zaman aciz kalacağımız bir Hak dostuydu o. Üftâde mahlâsını kullanmakla, çağımızda vahşice azdırılan enaniyet hislerini ve bencilliği pul kadar değersiz kılmış, mütevazılığın ve düşmenin aslında kaybetmek demek olmadığını, aksine üftâdeliğin, mânâ âlemlerine açılan tılsımlı bir kapı olabileceğini her hâliyle göstermişti.
Türbeyi; daha evvel kilise olan ve Kanunî’den izin alınarak inşa edilen Üftade Camii, onun karşısında yer alan bir Kur’ân kursu ve küçük bir mezarlık çevreliyor. Kare plânlı bu sâde mekânda Hz. Üftade’nin yanı sıra onun soyundan gelenler ile bazı aile yakınlarının yattığı 19 sanduka bulunuyor. Türbenin 19 penceresinden süzülen güneş, içeriyi lâtif bir aydınlık denizine dönüştürürken, başında koyu yeşil sarıkların haşmetle durduğu sandukalar, bu ışık denizinde dalgalanan kayıkları andırıyor. Duvarda asılı bir tabelâda, Aziz Mahmud Hüdâyi’nin gönül kaleminden dökülen methiyenin ilk mısralarını okuyoruz:

“Bağ-ı aşkın andelîbi Hazret-i Üftâde’dir.
Dertli âşıklar tabibi Hazret-i Üftâde’dir.”

Bu mekânı görmek bile onun sırrını anlamaya, ismiyle ne derece müsemma bir zât olduğunu fark etmeye yetermiş meğer; bunca mezarın ayrı ayrı türbelere dağılmak yerine tek bir çatı altına toplanması, insanlardan bir insan olmanın ve dervişane bir mütevazılığın remzi değil de nedir? Üftâdeliği yaşamakla kalmayıp öldükten sonra bile aynı samimiyetle temsil etmek bu olsa gerek. Aziz ruhlarına dualar gönderip Üftâde Külliyesi’ne doğru revan oluyoruz.

Uludağ’ın eteklerine bir kandil gibi asılı duran külliyeye dar ve dolambaçlı yollardan âdeta tırmanarak çıkıyoruz. Külliye, seyr-i sulûkun çileli menzillerine nazire yaparcasına oldukça dik bir yokuşun sonuna hususi olarak inşa edilmiş âdeta. Menakıb-ı Üftâde, külliyenin inşasında bizzât çalışan Hz. Üftâde’nin, ervâh-ı âliyyenin orada hazır olup, namaz kıldıklarını keşfetmesi sebebiyle bu yeri seçtiğini haber veriyor. Külliye; cami, semahâne, çilehâne, çeşme, derviş ve zikir odaları ile bugün hiçbir izi kalmayan selâmlıktan ibaret. Binanın eski günlerinden çok uzaklarda olduğunu üzülerek müşahede ediyoruz. Gönüllü olarak buraya sahip çıkan birkaç mahalle sakini, külliyeyi tamamen metruk bir bina olmaktan kurtarmış; lâkin bakımsızlık, külliyenin her köşesine sinmiş… Ah bir dile gelse de konuşsa; bir zamanlar hariminde Osmanlı coğrafyasının dört bir köşesinden gelen talebelerin Hz. Üftâde’nin huzurunda nasıl kemal-i edeble seyr-i sulûka daldıklarını, bir yandan da imarethâne vazifesi görüp fakir fukaranın doyurulduğu o bereketli ve ruhaniyetli günlerin unutulmaz coşkusunu bir solukta anlatırdı herhalde. Mihmândâr eşliğinde odaları gezerken yaklaşık dört asır hizmet veren bu dergâhın viraneye dönüşmemek için direnen hazin hâli yüreklerimizi dağlıyor. Duvarların artık tel tel dökülen sıvalarını yahut kağşamış ahşap payandalarını biraz eşelesek mazinin kuytulara sinmiş lirik yankılarını, âşıkların yana yakıla çektikleri kâh tevhid, kâh esma zikirlerini, geceler boyu Arş-ı Âlâ’daki aslıyla buluşturdukları ateşin tekbirleri duyacak gibi oluyoruz. Uzun koridorları asırlardır sırtlayan ahşap tabanın atılan her adımda çıkardığı hicran dolu sesler, yorgunluğunun ve üzüntü veren yalnızlığının bîçare çığlıkları olmalıydı. Serzeniş damlalarını kalblerimizde açılan hicap rahnelerine çekingen bir tavırla bırakırken, sanki o: “Bana bunu mu lâyık görüyorsunuz?” diyordu. Anladık ki, vücudunu saran amansız yaralar, aslında bu dergâhı değil, bizim ruhlarımızda bir yağ lekesi gibi yayılan vefasızlık hastalığını resmediyordu.

Nihayet Hz. Üftâde’nin riyazet yaptığı çilehânedeyiz. Bir zaman mahfilini andıran bu şirin odada, sema ve zikir sırasında ses âhengini temin için kullanılan def ve kudüm cinsinden musiki âletleri, kubbesi koyu yeşil, on üç terkli Celvetiyye taçları ile bazı şahsî eşyalar sergileniyor. Odanın bir köşesinde sessiz ve sakin, öylece bekleyen tarihî sandık dikkatimizi çekiyor birden; kapağını açmamızla geçmişe ışınlanmamız bir oluyor. Eski zamanlardan kalma yıpranmış, parçalanmış elbiseler çıkıyor içinden; eski eski kokmak vardır ya, işte öylesine kesif bir rayiha yayılıyor etrafa. Eriyen bakışlarımız ve med-cezirler yaşayan hislerimizle derunumuza çektikçe çekiyoruz bu son demlerini yaşayan hatıralar ıtırını. Hangi yıldızlı gecelere şâhit olmuş, nefis terbiyesinin sarp ve ıstıraplı sokaklarında hangi çilelere yoldaşlık etmişlerdi acaba? Bir camekân içinde korunan uzun sırıklar takılıyor nazarlarımıza şimdi de, hani şu Bursa kadılığını bırakan Aziz Mahmut Hüdâyi’nin, nefsini terbiye etsin diye şehrin en kalabalık yerlerinde, hem de halkın gülüşmelerine ve “Kadı delirmiş!” hitaplarına aldırmadan ciğer sattığı o meşhur sırıklar…

Neredeyse bütün bir Bursa’yı temâşâ için ayaklarımızın altına serilen dergâhın pembe salonuna geçiyoruz. Kaçıncı misafir olarak ağırlandığımı bilmediğim bu salon, diğer odalara nazaran kısmen bakımlı. Buğulu camların ardından saçlarına ak düşmüş çatıları seyrederken bir anda Hz. Üftâde’nin de bir gece, bir semanın veya bereketli bir sohbetin ardından aynı pencerenin önünde oturduğunu, kandillerin uzaklardan titrek ışıklarıyla hareketlendirdiği Bursa’ya şefkat dolu gözlerle bakıp çok sevdiği bu şehrin üzerine acaba hangi hayır dualarını üflediğini hayal ediyorum. Nitekim bir gün talebelerine Bursa’nın gönlünde açan nazlı bir tebessüm olduğunu; “Ben, bir yük odun getirip Bursa ahalisine satana bile dua etsem gerektir.” sözüyle ifade eden o değil miydi? Keşke diyorum içimden onu bir kerecik olsun görebilseydim… Sırların ifşasından hoşlanmadığını bildiğim hâlde, yine de çocukça bir ısrarla ne olur bizi de şereflendirin diyebilseydim Hazret’e. Bu hayal içinde dalıp gittiğimi fark etmiyorum; arkamdan bir ses, çok uzaklardan, ama bir o kadar derinden ve içimden yankılanarak beni çağırıyor, şeffaf bir el uzanıp ruhumu kendine raptediyor. Gözlerim doluyor; ama ağlayamıyorum, yanına varmak istiyorum, aramızda asırlar var der gibi bakıyor. Nur hâleleri saçan siması, varlığımı yakarken nazarları bir ok misâli delip geçiyor yüreğimi. Huzurunda el pençe divan durup “Bu ne büyük bir lütuf böyle yâ Hz. Üftâde!” diyorum. Divan’ından konuşmaya başlıyor benimle:

“Ey hakikat erenleri
Dost ilinin serverleri
Tâliblerin rehberleri
Dosttan haber verin bana!”

Hak yolunun yolcularından nice selâmlar getirdim sana, i’lâ-i kelimetullah yolunda Üftâde olanlardan, yerini yurdunu terk edip diyar diyar koşanlardan; gönlünü ummanlar gibi açıp el uzatılmamış tek bir sine bırakmamaya and içmiş yiğitlerden haber getirdim. Senin gibi onlar da celveti, halvete tercih ettiler. Hakk’ı halk arasında aradılar. Gurbet, yuvaları; hasret, duaları; vuslat, türküleri oldu yıllardan beri; bir duayı bir himmeti esirgemeyin ne olur bu dostlardan diyorum.

“Hubbü’l-vatan mine’l-iman,
dedi Resul-i müstean
Bunadır işareti, aslımdan ayrı düşmüşüm!”
mısralarıyla teselli veriyor derdinizi paylaşıyorum dercesine; biraz daha sabredin, rıza-i ilâhîyi kazanmak kolay değil, çilelidir, dertlidir bu yol; O’ndan isteyin, O kimseyi boş çevirmez der gibi süzüyor ve içli içli yakarıyor;

“Üftâde miskin derdimend,
gurbette kalmışım meded
Rahm eyle yâ Ferd Samed,
aslımdan ayrı düşmüşüm!”
Kadîr-i Zülcelâl’e bu hizmet erleri için bir dua eyleseniz, engelleri aşmak için bir yol gösterseniz diyorum. Çok ötelerde, gözü gönlü yaşlı, hasretle kavrulan sevgiliyi ve onun
“Vuslatta firak, firâkta vuslat hülyâları
Bir sihirli düş ki, hiç uyanmak istemezler!.
Yâr yolunda yanıp kül olmaktır rüyaları
‘Cennet’e gir!’ denilse, ihtimâl dilemezler!..”
diyerek başlarını okşadığı yiğitlerini yalnız bırakmamak için ne yapmak gerek?
“İzle dâim izlerini
İşit güzel sözlerini
Görem dirsen yüzlerini
Can ü dilden sevmek gerek…
Can ü dilden sevmek gerek…”

Kaynaklar
- Menakı-ı Üftâde, Yay. Hazırlayan: Abdurrahman Yünal, Seçil Ofset, 1996.
- Mehmed Şemseddin, Bursa Dergâhları, Yâdigârı Şemsî I - II, Haz. M. Kara - K. Atlansoy, Uludağ Yay. Bursa.
- Üftâde Divanı, Haz. Mustafa Bahadıroğlu, Üftâde Yay., Bursa, 2000.
- Mustafa Kara, Bursa’da Tarikatlar ve Tekkeler, Sır Yay., İstanbul, 2001.
- Mustafa Özdamar, Mehmed Muhyiddin Üftâde, Kırk Kandil Yay., İstanbul, 2005.
- İsmail Kara, Biraz Yakın Tarih Biraz Uzak Hurafe, Kitabevi Yay., İstanbul, 1998.

Mehmet GÜLGÖNÜL

Necip Fazıl KISAKÜREK

biyografi
Bir şair için en kötü şey, sadece birkaç şiiriyle bayraklaşması, bunun dışında onunla ilgili ciddi bir çalışma yapılmadan belli kabuller çerçevesinde değerlendirilmesidir. Birkaç şiiriyle bayraklaşan bir şair, artık kendini kitlelere istediği şekilde tanıtamaz ve şiir burcunda yeterince dalgalanamaz. Kamuoyu bunun böyle olmadığını kabul etse de, bir şair için çok tehlikeli olan bu bakış açısından şairlerimizin kurtulması kolay olmasa gerek. Bu çerçevenin dışına çıkıldığında şairler çok daha rahat değerlendirilebilir ve onların şiiri, sanatı, eserleri üzerinde daha objektif kriterlerle fikir yürütülebilir. Şairler bir toplumun haykıran sesi, gören gözü, duyan kulağı ve en önemlisi vicdan aynasıdır. Hassas ruhlarıyla farklı âlemlerden devşirdiklerini, bize şiir dilinin imkânları ölçüsünde aktarırlar. Bu mânâ çerçevesine giren şairler birkaç şiire hapsedilmeyerek bir bütün olarak değerlendirilmelidir. Bu bakış tarzı, onlara vefamızın da gereğidir.

Cumhuriyet devri Türk şiirinde farklı bir yol açarak, şiirin nefes almasını sağlayan Necip Fazıl Kısakürek, son dönemde akademik çevrelerce yapılan çalışmalarla hak ettiği yeri almışsa da, onun halk nazarında tanınması Sakarya Türküsü, Zindandan Mehmet’e Mektup ve Kaldırımlar üçgenine sıkışmış gibidir. Necip Fazıl’ı biraz da bayraklaşan bu şiirleriyle tanıyıp, belli bir kalıba hapsetmek, şairin diğer fikirleri hakkında bilgi sahibi olmamızı engeller. Bizce Necip Fazıl’ı esas sanatkâr ruhunu aksettiren diğer şiirleriyle değerlendirmek icap eder. Bu da iyi bir şiir okuması, tahlil, terkip ve araştırma aşkıyla olacak bir iştir.

Ben ki toz kanatlı bir kelebeğim
Toz kanatlı bir kelebek edasıyla Kafdağı’nı omuzlayan şairimiz 1905’te Çemberlitaş’tan Sultanahmet’e doğru inen sokakların birinde, kocaman bir konakta doğar. İlköğrenimini yaptıktan sonra Fransız Mektebi ve Amerikan Koleji gibi okullara devam eder. Orta öğreniminden sonra Mekteb-i Fünun-i Bahriye’ye kaydolur. Öğrenim gördüğü bu okul bir yıl uzatılınca burayı bırakarak Dârü’l-Fünûn’un felsefe bölümüne kayıt yaptırır. Şair ruhu, ilk kalem tecrübelerini yapmak için onu zorlar. Yazdığı şiirlerin bir kısmını dönemin edebiyat üstadı Yakup Kadri’ye gösterir. Bir taltif olarak şiirleri bir süre sonra devrin sanat ve edebiyat alanında nabzını tutan ‘Yeni Mecmua’da yayımlanır. Aslında Necip Fazıl’ın şairliği kendi ifadesiyle 12 yaşında, tuhaf bir bahaneyle başlamıştır: “Şairliğim 12 yaşında başladı. Bahanesi tuhaftır. Annem hastanedeydi. Ziyaretine gitmiştim. Beyaz yatak örtüsünde, siyah kaplı, küçük ve eski bir defter… Bitişikte yatan veremli genç kızın şiirleri varmış defterde… Haberi veren annem, bir an gözlerimin içini tarayıp ‘senin’ dedi, ‘Şair olmanı ne kadar isterdim!’ Annemin bu dileği bana, içimde besleyip de 12 yaşıma kadar farkında olmadığım bir şey gibi göründü. Varlık hikmetimin tâ kendisi… Gözlerim, hastane odasının penceresinde, savrulan kan ve uluyan rüzgâra karşı, içimden kararımı verdim: Şair olacağım! Ve oldum. O gün bugün, şairliği küçük ve âdi hissiliklerin üstünde gören, onu idrakin en ileri merhalesi sayan ben, bu küçük ve âdi bahaneyi hiç unutmadım.” Aslında patlamaya hazır bir duygunun ortaya çıkması için sürenin dolması anlamındadır annesinin isteği. Zaten şair bir ruha sahip olan, şiiri bir ihsas olarak gören Necip Fazıl için şiirinin ve şairliğinin ortaya çıkmasıdır bu küçük bahane.

Zamanın Millî Eğitim Bakanlığı, yurt dışına burslu olarak talebe göndermek için bir imtihan açar. Kazananların gideceği yer, bir zamanlar şairlerimizin, romancılarımızın hayalini süsleyen, medeniyetler ve hürriyetler şehri, sanat ve edebiyatın kalesi olarak telâkki edilen Paris’tir. Bilhassa Tanzimat devri Türk edebiyatının hayal şehri olan Paris’e gitmek için Necip Fazıl da bu imtihana girer. Yıl 1924’tür. Kafasında birçok soru ve bir nevi ruh azabıyla Marsilya’ya, oradan da Paris’e geçen şairimiz, meşhur Sorbonne Üniversitesi’ne kaydolur. Yaşamış olduğu buhranlar ve fikir bunalımları neticesinde bohem bir hayatın içinde bulur kendini. Okula devam edemez. Fransa’nın gece hayatında oyalanır bir süre. Devletin verdiği bursu bile kumar masasında kaybeder. Artık onun için gündüzler gece, geceler gündüz olmuştur. Gündüzleri uyku, geceleri Paris’in aldatıcı ışıltılı hayatı… Bu şartlar altında bütün parasını kumarda kaybeden şair, devletin dönüş için verdiği bileti bile aynı şekilde kaybeder. Başarısız geçen bu tahsil dönemi neticesi devlet bursu kesilir. İstanbul yolu görünür şairimize. Yıl 1925’tir. Bu dönüş onun için yeniden doğuşun ilk tohumları olacaktır ileriki yıllarda. Ama henüz filizlenmemiştir bu tohum. Şairin ruhundaki fırtınalar, varlık ve yokluk arasındaki gelgitlerden kurtulamamıştır henüz.

Bir süre, dönemin gözde mesleği olan bankacılıkla uğraşır. Bir arkadaşının vasıtasıyla ‘Felemenk Bahr-i Sefid Bankası’nda işbaşı yapar. Bir süre sonra Osmanlı Bankası’nın çeşitli şubelerinde çalışır. 1934’e kadar içindeki gelgitlerle yaşayan şair, bir tevafuk eseri durgunlaşmanın ilk yansımalarıyla tanışır. Bir gece çalıştığı bankadan evine vapurla dönerken karşısında oturan ve gözlerini ondan ayırmayan ‘Hızır’ tavırlı bir adam ona, kurtuluş reçetesi yazacak bir hekimin adresini verir. Bu hekim, şairin içindeki iniş çıkışları düzlüğe çevirecek, gelgitleri yutacak, ruhunu sakinleştirip onu hakikat iklimine çevirecek bir zâttır: Abdulhakim Arvasi.

Şairin, “Efendim! Benim efendim, benim, güzellerin güzeli efendim!” diye hayranlık ve aşk derecesinde bağlı olduğu Abdulhakim Arvasi; tam otuz yıl gökyüzünden habersiz uçurtma uçuran, aylarca yıkık ve şaşkın, benliği kazan ve aklı kepçe, deliler köyünden bir menzil aşmak için gezinen, öz ağzından kafatasını kusan, meçhuller caddesinin kimsesiz seyyahı, Allah’ın körebesi, cinlerin padişahı olan şairin ufkunda bir hakikat güneşi gibi doğar.

Yaram var, havanlar dövemez merhem
Artık, yeni bir hayat başlar şair için. Hayata bakış tarzı değişir. Yeni bir isim arar hayat lügatinde bu hâline. Herkesin bildiği dilden bir isim. Zorlu nefis diz çökmelidir artık önünde. Çünkü heybesi hayat doludur bundan böyle… Biricik meselesini belirler bu yeni dönemde: Sonsuza varmak. Artık gölge varlıkta barınamayan şair, “Kaçır beni âhenk, al beni birlik!” der yalvarırcasına. Birilerinin çok değer verdiği şairliği, sanatkârlığı dahi istemez: “Ver cüceye onun olsun şairlik/Şimdi gözüm büyük sanatkârlıkta.” mısralarıyla bu dönemde şiirdeki gâye ve anlayışını belirler. Artık şiir, Mutlak Hakikat’i aramakta kullanılan bir vâsıtadır onun lügatinde.

Bu yeni dönemde, metafizik yanını hazmedemeyenlerin Necip Fazıl’ı edebiyat tarihinden âdeta silmek için büyük bir taarruza geçtikleri görülür. Bir zamanlar Türk edebiyatının gelecek va’d eden genç bir istidadı olarak takdim edilen Necip Fazıl, Babıâli’de dönemin kimi yazarlarınca aforoz edilmek istenir. Bu hareketin başını, Türk Edebiyatı tenkitçisi ve uydurukça dil akımının önde gelenlerinden Nurullah Ataç çeker. Belli ki bu değişim kabul edilmek istenmemektedir edebiyat âleminde. ‘Sâbık Şair’ diye resmedilir bir süre. Fakat tenkit ve tepkilere değer vermez şair. Kararlıdır yeni bir hayatla huzura ermeye. Aslında bu yaklaşım tarzı bizim edebiyatımızda sadece Necip Fazıl’la ilgili bir tepki, bir dışavurum değildir. Ne yazık ki insandaki temel yaratılış gerçeğinin ilim yoluyla olgunlaşma olduğunun kavranamaması, insanın değişime kapalı bir anlayışla ele alınması, onun fıtratının hiçe sayılmasıdır. Türk edebiyatının son dönem romancılarından Kemal Tahir, Osmanlı tarihiyle meşgul oldu ve müspet kanaatler belirtti diye, yine aynı tepkilere maruz kalmamış mıydı? Değişmenin önünde direnmek veya insanı sâbit fikirlerle yaşamaya alıştırmaktan daha büyük bir yobazlık var mıdır yeryüzünde? Ama şunu unutmamak gerekir ki, bu reflekslerin altında yatan temel düşünce, aydınımızın tarihiyle ve kültürüyle olan yakınlaşmasından duyulan rahatsızlıktır. “Kendi geçmişini bilmeyenler, başka milletlerin şikârı (avı) olmaya mahkûmdur.” veciz ifadesiyle zıtlaşma, bizim aydınlarımızın en bâriz vasfı hâline gelmiştir son dönem Türk edebiyatında.

Bütün bu tepkilere kendi çapında göğüs geren Necip Fazıl için, artık yeni bir dünyanın ışıkları altında hâdiselere yaklaşmak vardır, dert vardır, çile vardır. Bundan böyle onu zaman kuşatmış, mekân kelepçelemiştir. Renk, koku, ses ve şekil ötelerden haber vermektedir. Anlamak yok, anlar gibi olmak vardır hâdiseleri. Allah diyenlerin boynunda vebal, yolcu inmez hanların usanmaz bekçisi, ısınmaz külhânların tükenmez ormanı, benliğin dolabında kör ve çilekeştir.

Bu değişim sürecinde Türk fikir ve edebiyat dünyasında da büyük bir hareketlenme baş göstermektedir. Yabancı fikir akımlarının, nesilleri bir ahtapot gibi saran materyalizm ve pozitivizm akımlarının tesirleri iyiden iyiye kendini hissettirir olmuştur. Buna bir nebze de olsun “Dur!” demek için 1936’da ‘Ağaç’ dergisini çıkarır Necip Fazıl. Devrin birçok yazarını bünyesinde toplayan bu dergi, birçok sanat ürününün de tanınmasında vesile olur. Mücadelelerle geçen bu dönem akabinde 1943’te ‘Büyük Doğu’ dergisini de yayın hayatına hediye eder. 35 yıl yayımlanan bu dergi, edebiyat ve fikir tarihi açısından ayrı bir öneme sahiptir. Necip Fazıl’ın dergiler çıkararak kendini bir fikri mücadelenin ortasına atması, ondaki değişmenin fikir plânından çıkarak aksiyoner kimliğe bürünmesinin müjdecisidir. Dergilerde neşredilen yazıları, kalem kavgaları kitleler üzerinde tesir icra ediyor, Necip Fazıl isminin yurdun her tarafında çığ gibi büyümesini sağlıyordu. Bu çığın arkasından gelen konferanslar faslı, bütün yurdu dolaşarak sinesindeki hakikatleri nesle boşaltma imkânını veriyordu şaire. Hemen hemen yurdun dört bir yanını dolaşan şair, Salihli, İzmir, Erzurum, Van, İzmit, Bursa, Konya, Adana, Maraş ve Tarsus’taki konferanslarıyla geniş bir kitleye ulaşma imkânını bulur. Konferansları sürerken kendini şiir ve yazıdan da uzaklaştırmayan Necip Fazıl, 1980 yılına kadar on üç yıl süren ve siyasî, kültürel ağırlıklı olan meşhur ‘Rapor’larını fikir hayatımıza armağan eder. Onun bütün bu çalışmaları sessizce bir başkalaşma (metamorfoz) devresi şeklinde anlaşılmalıdır. Kozasında büyük bir titizlik, dikkat ve sancı içinde doğacak günü bekleyen bir kelebeğin sonsuzluğa uçmasıydı bu sıkıntılı, mücadeleli ve aksiyon ağırlıklı dönem.

26 Mayıs 1980’de Türk Edebiyatı Vakfı’nca ‘Sultanu’ş-Şuara’ (Şairler Sultanı ) seçilir. Bunu, 1982 yılında ‘Batı Tefekkürü ve İslam Tasavvufu’ eseri vesilesiyle aldığı ‘Yılın Fikir ve Sanat Adamı’ mükâfatı takip eder. Artık hayatının son demlerini yaşayan şair, kendini tamamıyla çok önem verdiği eserleri yazmaya adar. Cemiyetteki aksiyoner kişiliği yerini bir tasavvuf dervişine bırakır. İnzivaya çekilir, bir daha çıkmamak üzere küçücük odasına kapanır. Kendisinden fikir almak için yanına gidip gelenleri kabul eder.

Ömrünün son günleri, Erenköy’de bulunan evindeki küçük odada, kesinleşmiş 1,5 yıllık mahkûmiyet kararı yüzünden her an cezasını çekmek üzere götürülmeyi bekleme sıkıntısı içinde geçer. Ama bu sıkıntılı dönemden de meyve almayı bilen Necip Fazıl, sıkıntılar içinde çalışmaya devam eder.

Her canlı için mukadder olan ölüm, âgûşunu Necip Fazıl’a da açmıştır 25 Mayıs 1983 gecesinde. Koca çınar, perde ardından haber olarak tarif ettiği ölümle yüz yüze gelir. İşi aceledir şairin. Çok önem verilen ve birkaç günlük süs olan gençlik, geçmiştir artık. Eserler darmadağın, emek yüzüstüdür. Eşyaları toplamak vakti gelmiştir. İşi aceledir şairin. Ben ölünce dostlarım bayram etsin, der. Hem de üst üste tam kırk gün kırk gece düğün:

“Ben ölünce etsin dostlarım bayram
Üst üste tam kırk gün kırk gece düğün!
Açı doyurmaksa kabirde meram,
Yemeğim Fatiha, günde beş öğün.”

Herkesin beklediği büyük bir randevusu vardır. Kimi cana, kimi cânâna, kimi eşe, kimi dosta kavuşabilmenin bekleyişi içindedir. Necip Fazıl da son randevusuna hazırlık içindedir. Ama “Bilsem nerede, saat kaçta/Tabutumun tahtası, bilsem hangi ağaçta” diyerek bu randevunun ölüm olduğunu fısıldar kulaklarımıza. Bir çocukluk sevinci içinde karşılar tabutu. İbrahim Edhem gibi tâcı, tahtı, sorgucu unutmak lazımdır gönüllere sultan olmak için:

“Sultan olmak dilersen, tâcı, tahtı, sorgucu unut!
Zafer araban senin, gıcırtılı bir tabut.”

Her şeye küsmüştür şair. Bu dünyada ne varsa renk, nakış, lezzet, ne varsa küstür. Gözündeki son mârifet, Azrail’e tebessümdür. Yahya Kemal’in ‘Sessiz Gemi’ şiirinde ifade ettiği gibi artık demir almak günü gelmiştir zamandan. Meçhule giden bir gemi kalkmaktadır hayat limanından. Yolcusunu almaya kararlıdır. Son gidişte ne mendil sallanır ne de kol. Çok kimse gitmiştir bu sefere; ama seferinden dönen olmamıştır. Sessiz gemiye bu sefer de Necip Fazıl binmiştir ve dilinde şu mısralarla bize el sallayarak mutluluk diyarına doğru yol almıştır:

“Ölüm güzel şey; budur perde ardından haber…
Hiç güzel olmasaydı ölür müydü Peygamber?!”

Ver cüceye onun olsun şairlik
Osmanlı’nın son dönemlerini yaşamış, Cumhuriyet’in ilk dönemlerini idrak etmiş Necip Fazıl, tam bir kültür buhranının ortasında kendini bulmuştur. Bir taraftan Trablusgarp Savaşları, bir taraftan Meşrutiyet, bir taraftan Çanakkale ve Millî Mücadele… Cemiyetin en hassas ferdi olan şairlerimizin ruh dünyalarında bir nevi şok tesiri yapmıştır bu tarihî hâdiseler. Koca bir coğrafyadan bir avuç toprağa mahkûm olmuştuk ve elde kalanı koruma hassasiyeti, o dönem insanının temel düşüncesiydi. Millet tek vücut, bütün imkânlarını seferber ederek bu mukaddes mücadeleyi omuzlamıştır. Şairler de bu mücadeleyi kırık mızraplarıyla destanlaştırmaya çalışmıştır. Mehmet Âkif, toplumun ölüm kalım savaşını destanlaştırmıştır. Cephedeki adamın dikkatiyle hareket eden Âkif, toplumu bütün cepheleriyle kucaklamıştır. Batmakta olan bir milletin sesi ve çığlığı olmuştur. Unutmayalım ki şairler, şahsî acılardan, metafizik bunalımlara kadar toplumun haykıran sesidir. Yahya Kemal, Âkif’in dertli bir bülbül edasıyla kurtarmağa çalıştığı koca imparatorluğu, tarih çerçevesinde tespit etmeğe, onun büyüklüğünü gözler önüne sermeğe çalışmıştır. “Demek ister ki, evet siz bizim bu medeniyet dönemimizi kapadınız. Ama unutmayınız ki bu kapadığınız dönem, medeniyetler tarihinde bir altın kitaptı. İşte ben çağımızdan geriye dönerek onun içinde yaşıyorum. Bir nevi mermerlerle o dönemi mumyalıyorum, tâ gelecekte bir çağ, onun bu mumyalarını çözdüğünde onu taptaze görebilme imkânına ersin.”1

Fikirleriyle olduğu kadar şiirleriyle de Türk edebiyatında farklı bir yere yerleşen Necip Fazıl, Cumhuriyet sonrası Türk şiirinin kurulmasında temel fonu teşkil etmiştir. Bir yandan Halk şiiri bir yandan da Batı şiiri ölçülerini aynı potada eriterek şiiri, basit hislenmelerden kurtarıp insanın kendi ‘ben’ini arayan bir vasıta hâline getirmiştir. Türk şiirinde yeni bir oluşumu sessiz ve derinden yapmıştır. Bu oluş, yıllarca siyasî bir temel üzerinde yükselerek bazı küçük ihsasların yansıtıldığı bir vasıta olan şiiri insanın, hiçbir asırda değişmeyecek, asil duygularını aksettirecek hâle getirmesidir. “Hakikati arama ve bulma cehdinde, ruhun zaman zaman büründüğü renk ve ulaştığı ve çok defa da aştığı üslûp olayı olmaktan başka bir şey değildir şiir onun için. Şiir aslında Necip Fazıl’da sürekli olarak ‘ben’in hiçlikle yaptığı ölümüne savaşın en etkili ve tek silâhıdır. Varoluş sırrı, hakikat sırrıdır asıl önemli olan.” 2

Onu sadece bir şair olarak görmemek gerekir; tiyatroları, nesirleri, romanları, hikâyeleri, anıları ve kalem kavgalarıyla da bir devre ışık tutmaktadır Necip Fazıl. Bu mevzuda mutlaka söylenecek çok söz vardır. Necip Fazıl’ı en iyi tanıyan ve yorumlayanlardan olan son dönem Türk edebiyatının şair ve mütefekkirlerinden Sezai Karakoç’un şu nefis yorumuna kulak verelim bir de: “Necip Fazıl’ın şiirinde asıl özellik, gerçeği arama ve ona vararak üstün ruh erginliğine, ebedilik tadına varma olunca ‘Çile’ şiirinin tahlili, bütün şiirinin anahtarı olabilecek demektir.(…) Çile şiirinin Necip Fazıl’ın daha önceki şiirlerine bakan bir yüzü, daha sonraki şiirlerine bakan bir başka yüzü vardır. Daha doğrusu sanki dört bölümlü olan şiirin birinci ve ikinci bölümleri yer yer daha önceki şiirleri benliğinde, belli belirsiz özetlemiştir. Son bölümü de gelecek şiirlerinin bir habercisi, bir prologudur. Çile’nin birinci bölümünde içinde bulunulan ve sanki hakikatmiş gibi benimsenen peşin hükümler ve alışkanlıklar dünyasının yıkılması ve bu yıkılıştan duyulan acı anlatılmaktadır. İkincide bunalıma düşen ruh, artık eşyanın, varlığın ve var oluşun sırlarını aramakta ve bu arayışın ölümden beter azabını dillendirmektedir. Üçüncü bölümde şair hakikati bulmanın ve bunalımdan kurtulmanın metot ve çarelerini arar gibidir. Mesafeler ve yolların insanı aldatışı, büyücünün hıncı, aynaların geçen zamana eş verdiği ızdırap, lügat kavramıyla sembolize edilen bilginin yetersizliği, tabiatın insanın içindeki iniş ve çıkışlardan daha basit bir yapıda oluşu, yani insan giriftliğinin dış dünyayı aşması, umudun bunlarda olmadığını bize göstermektedir. Fakat son bölüm bir var oluş bunalımına sürükleyen gaiplerden gelme sesin bu kez aydınlıklarla ansızın ‘ben’i sardığını ve ezel fikri ve ebed duygusuna götürdüğünü, ansızın mâvera perdelerinin yırtılarak insanın hakikatin kucağına düştüğünü, artık insanın Samanyollarından daha ötesiyle deniz dibindeki incilere sahip çıkarcasına en değerli tutamak olan ebedî olmaya yönelmesi gerektiğini, yani Allah’ı bulmak ve ondan asla ayrılmamak için yeni, büyük ve ulu hayatına başlamasıyla kurtulabileceğini Türk şiir tarihinde unutulmaz bir poetik bütünlükteki kıtalarla anlatmaktadır.(…) Halk şiiri motiflerinden, eşyanın ötesinde bekleyen mesaja giden ve ondan yeniden topluma dönen Necip Fazıl şiiri, uygarlığından soyulmuş bir toplum için, uzun vâdede yeni bir kurtuluş umudunun kaybolmadığını, eşyanın ezildiği yerden mistik, tarihin koptuğu yerden metafizik kurtuluş çizgilerinin fışkırdığı ruhun uyanışı şiiri oluyor. Necip Fazıl şiiri merkez alınmadığı için Cumhuriyet sonrası şiirimizin gerçek yorumu yapılamamıştır. Toplumdaki ekmek kavgası, ne Orhan Veli şiirini ne de bu Nazım Hikmet özentili şiiri kurtarabilmiştir. Çünkü toplumumuz ekmek derdini bile lirik ve daha doğrusu poetik plânda, en soylu dolaylı anlatıma kavuşturacak bir mizaçtadır. Bin yıldır var oluş davasını ekmek kavgasının çok üstünde yaşamış bir toplumu, tarihsiz, geçmişsiz, onursuz bir toplummuşçasına dile getirmeğe imkân yoktur… İsterse o toplum gerçekten aç olsun. Onun açlığında tarihin sıkıntısı vardır. O, ekmeğin içinde bile tarihe acıkmışken, tarihini bile ekmeğe acıkma şeklinde anlatma, bu toplumu anlamama ve onun ruhuyla gerçek bir bağ kuramama demektir. Hattâ böyle bir bağ kurabilmenin bütün imkânlarını da kaybetmek demek.” 3

Dipnotlar
1- Karakoç, Sezai, “Edebiyat Yazıları – II ”, Diriliş Yay., İstanbul 1986, s.52.
2- Age, s.67.
3- Age, s.82, 89.

Mehmet Nur KARAGEÇİ