-->

Sponsor Alanı

Slider

İlgi Çeken Videolar

Sağlık

Teknoloji

Sinema

Televizyon

Ne Nedir?

En5 Konular

Ads1

Yahya Kemal

biyografi
Yahya Kemal bu şiirinde, yüzyıllardan beri bulunduğu mekâna sığmayan, daima akın zevkiyle yaşayan kahraman bir milletin hayat macerâsını anlatır. "Yeri fethetmek için gelmiş" bu fâtih milletin fatih nesilleri, bütün maddi hudutları aşan, önünde hiç bir engel tanımayan nesillerdir. Onlar yüzyıllar boyunca tarihe yön vermişler, büyük medeniyetler, büyük ümranlar kurmuşlardır. Tarih onlarla renklenmiş, coğrafya onlarla şekillenmiş, toplumlar onlarla huzura ermiş, dünya düzeni onlarla yürümüş, haksızlığa uğrayan hakkını onlarla almıştır. Bu durum 18. yüzyıla kadar devam eder. 18. yüzyıldan itibaren, yavaş yavaş inançlarını, aksiyonunu, dinamiklerini kaybetmeye başlayan nesiller karşımıza çıkmaya başlar. Bu her şeyini kaybetmiş nesillerin elinde, üç kıtaya hakim bir imparatorluk, koskoca bir medeniyet hızla çöküşe doğru gider. Avrupalıların ifadesiyle bir "hasta adam" halini alır. "Yahya Kemal, "hasta adam"\n son demlerine şâhit oldu. Balkan şehirlerinden birinde doğan ve hezimetin sarsıntılarını daha yakından duyan bu serhat çocuğu, kahramanlık hikayelerini dinleye dinleye büyüdüğü, macerası asırları dolduran imparatorluğun feci yıkılışından son derece muztarip olur ve bir daha geri gelmeyecek olanın doğurduğu büyük ümitsizliği, ancak şanlı ve güzel eski günlerini hatırlamak suretiyle telafiye çalışır" . Açık Deniz adlı şiirinde bu duygularını ne güzel anlatır:

Balkan şehirlerinde geçerken çocukluğum;
Her lâhza bir alev gibi hasretti duyduğum.
Kalbimde vardı Byron'u bedbaht eden melâl
Gezdim o yaşta dağları, hülyam içinde lâl,
Aldım Rakofça kırlarının hür havasını,
Duydum akıncı cedlerimin ihtirasını.
Her yaz şimale doğru asırlarca bir koşu,
Bağrımda bir akis gibi kalmış uğultulu...
Mağlupken ordu, yaslı dururken bütün vatan
Rüyama girdi her gece bir fatihane zan.

Yahya Kemal zamanımızdan yüzyıllar öncesine, mazinin ihtişamlı devirlerine hicret edip, hayalen o devirlerde yaşayan, çirkin halihazır karşısında, tarihin kahramanlık ve güzellik dolu ülkelerine çekilen adamdı:

Çık tayy-ı zaman et açılır her perde
Bir devr geçir istediğin her yerde
Ben hicret edip zamanımızdan yaşadım
İstanbul' u fettettiğimiz günlerde.

"Muhayyilesi istediği anda geçmiş zamanın emrine giren" bu büyük şâir, mâzinin bütünüyle inkâr edildiği, geçmişe ait olan her şeyin toptan karalandığı bir devirde, tarihimizi en güzel bir şekilde destanlaştırdı. Selimnâme'yi, İstanbul'u Fetheden Yeniçeriye Gazel'i, Ezan-ı Muhammedi'yi, Alp Aslan'ın Rûhuna Gazel'i, Süleymaniye'de Bayram Sabahı'nı yazdı. Çünkü o, içinde yaşadığı toplumdan kaçış kapıları arayan insan değil, eve dönen adamdı.
Yeri fethetmek için dünyaya gelmiş bu fatih millet, İslâmiyeti kabul etmeden önce de bütün dünyaya hâkim olmak, bütün hudutları aşmak,bütün milletleri idare etmek arzusuyla doluydu.

Daha deniz, daha müren (nehir)
Gün tuğ olsun, gök kurıkan (çadır)

diyen Oğuz Kağan, bütün dünyaya hâkim olmak istiyordu. İslâmiyeti kabul etmeden önce kuru bir cihangirlik ihtirasıyla bunu yapan ve sadece dışın fâtihi olan mağrur Türk, İslâmiyeti kabul ettikten sonra hem dışın fâtihi hem de için fâtihi olur. Mehmet Kaplan'ın da belirttiği gibi "Yunus Emre, kâinatı fethetmek ve onun üstüne çıkmak İsteven bir akıncıdır" . Sadece maddi kuvvete inanan "Alp tipi için dünya fethedilecek bir yer, diğer insanlar galebe çalınacak, tâbi kılınacak düşmanlardır" . İslâmiyeti kabul ettikten sonra ortaya çıkan "Veli tipi içinse dünya değersizdir. Madde ve mekan değersizdir. Diğer insanlar düşman değil, dosttur". Bu birbirine tamamen zıt iki tip arasında bu güzel millet, güzel bir sentez yapar. Kuru cihangirlik ihtirasından uzak, diğer insanları düşman olarak görmeyen, onlara sadece büyük bir samimiyetle inandığı en güzel dinin güzelliklerini duyurmayı hedef olarak seçen bir tip ortaya çıkarır. Bu tip, gür bir imanla inanan, damarlarında bu imanın bütün gücünü hisseden, ölümden korkmayan, gülerek ölüme koşan, ölümden korkan insanın yaşamak zevkini tadamayacagına inanan bir tiptir. Tarih onlara Alperenler diyor. İşte Selçuklu ve Osmanlı akıncıları, içlerinde derinden derine bu duyguları hisseden kahramanlardı. Yahya Kemal onları ne güzel destanlaştırır:

Yaşamak zevki nedir bilmez ölümden korkan!
Gür bir İmanla damarlarda ateşten bir kan
Birleşip böyle diyorlardı, derin bir sesle,
Yeri fethetmek için gelmiş o fâtih nesle.

Böyle bir dersi alan Alperenlere vatan dar geliyor, daima başka sefer, başka ufuklar görünüyordu. Hiç durmadan dinlenmeden Allah adının ufuklarda bayraklaşması için seferden sefere, zaferden zafere koşan bu şimşek bakışlı yiğitler, akın zevkiyle yaşıyorlardı. Onların sadece kendilerinde değil, akınlarında kullandıkları atlarında bile bu duyuş vardı. Yahya Kemal onların bu duygularını devrine kadar hiç bir şâirin anlatamadığı kadar hârikulâde bir şekilde anlatır:

Böyle bir dersi alan rûha vatan dar görünür;
Dâima başka sefer, başka ufuklar görünür.
O nesil duymuş akın zevkini rüzgârda bile;
Bu duyuş varmış akınlardaki atlarda bile;

Hakikaten Türkler, İslâmiyet'i kabul ettikten kısa bir süre sonra. Ortadoğu coğrafyasına hâkim olmuşlar. Büyük Selçuklular, Gazneliler, Karahanlılar gibi büyük devletler kurmuşlardı. 1071'de Malazgirt zaferini kazanıp Anadolu kapılarını zorlayan Alpaslan komutasındaki bu yiğitler, çok kısa bir zaman içinde Anadolu'yu baştan başa fethetmişler, Yahya kemal'in ifadesiyle on yılda "sahil-i Kostantiniyye'ye" varmışlardı. Yahya Kemal Alp Aslan'ın Ruhuna Gazel adlı birbaşka şiirinde, Alpaslan'ın şahsında, aslında bu yiğitleri anlatır. Alpaslan sadece bir semboldür. Binlerce, yüzbinlerce Alperenin sembolü. Bu güzel şiiri de buraya almadan edemiyorum.

İklim-i Rûm'u tuttu cihangir savleti
Tarih o işde gördü nedir şîr savleti

Titretti arş ü ferşi Malazgird önündeki
Cûş ü hurûş-ı rahş ile şemşir savleti

On yılda vardı sâhil-i Konstantiniyye'ye
Yer yer vatan diyarını teshir savleti
Ey şanlı cedd-i ekherimiz âb-ı tîgınin
Bi-hadd imiş güneş gibi tenvir savleti

Tasvir eder mi böyle şehinşâhı ey Kemal
Şimşekten olsa Şi'rde ta'bir savleti

On yılda "Sahil-i Konstantiniyye'ye" varan bu yiğitler, Anadolu Selçuklu Devleti'ni ve onun ardından Osmanlı Devleti'ni kurup Balkanlar'a geçmişler, Kostantiniyye'yi alıp İstanbul yapmışlar, geniş yeryüzünün hududu var mı bilmemişler, asırlarca güneye, kuzeye ve özellikle de kuzeybatıya doğru, Avrupa içlerine doğru ilerlemişler, ufuklarında durup karşı koyan her seddi yıkmışlar, yeni bir ülkede atlarına yem vermek için fetih rüzgarına kapılmışlar ve üç kıtaya hâkim, muhteşem bir cihan devleti kurmuşlardır. Bir de bu yiğitleri Yahya Kemal'in dilinden dinleyelim:

Bilmemiş var mı yeryüzünün ser haddi.
Yıkmış ufkunda durup karşı koyan her şeddi,
Yeni bir ülkede yem vermek için atlarına
Nice bin atlı kapılmıştı fetih rüzgârına.

Milletleri millet yapan değerlerin içinde din, dil ile birlikte tarih, sanat ve dünya görüşü de vardır. Tarih bir milletin yüzyıllar içindeki hayat macerasıdır. Bu macera, milletleri ayakta tutar, onları yıkılmaktan, yokolmaktan kurtarır, topluluklara millet olma şuurunu verir ve bu yüzden de çok önemlidir. "Cumhuriyet devrinde, haklı veya haksız, maziye karşı büyük bir reaksiyon başladı. Asırlar boyunca yaşamış olduğumuz hayatın mânâsı, kurmuş olduğumuz medeniyetin değeri, toptan inkâr edilmeğe kalkıldı. Bu cereyana karşı, mücerret fikrin silahları ile karşı koymak hemen hemen imkansızdı. Güzellik daima hakikatten daha fazla tesirli olmuştur. Yahya Kemal, milli ruhun kaybolmaya yüz tuttuğu bir devirde, Şiir vasıtasıyla, onu bir daha hiç ölmeyecek bir şekilde diriltti. Bugün, geçmiş asırlarımızın en güzel tarafı, onun mısraları sayesinde hatıralarımızda yaşıyor". O, bunu yaparken "adeta zamanı geri çevirerek, eskiyi, eskilerin hiçbirinde bulunmayan bir güzellikte diriltti" .

O, çağdaşı olan bir çok şâir ve yazarın "güdümlü edebiyat" örneği verdiği, devlet büyükleri ve onların yaptıklarını övdüğü bir devirde, bütün bunları niçin yaptı? Bu sorunun cevabını, Yahya Kemal'in Yavuz Sultan Selim'i destanlaştırdığı Selimnâme'nin başına koyduğu bir dörtlükte buluruz. Şöyle diyor büyük şâir:

Devre-i Sultan Selim'i yazmak içün
Seyf-i meslül kıldı hâmesini
Halk Yahya Kemal'e rahmet okur
Güşederken Selimnâmesini.

Evet o, Yavuz Sultan Selim'in devrini yazmak için, kalemini kınından sıyrılmış kılıç gibi kullandı. Çünkü Selimnâme'sini dinlerken halkın kendisine rahmet okuyacağını düşünüyordu. Türk milleti, Türk tarihi ve medeniyetini yazmak için, kalemini kınından sıyrılmış bir kılıç gibi kullanan büyük şâirin sadece Selimnâmesini okurken değil, seher yeli kadar pürüssüz ve güzel olan bir çok şiirini okurken de ona rahmet okuyor ve ona çok şey borçlu olduğunu unutmuyor.

DİPNOTLAR

1) Mehmet Kaplan, Şiir Tahlilleri, 5.6-, İst, 1975, s. 208
2) Kendi Gök Kubbemiz, İst. 1974, s. 14-15
3) Kaplan, Şiir Tahlilleri, s. 208
4) Rübailer, İst. 1963. s. 10
5) Ahmet Hamdi Tanpınar, Yahya Kemal, 2.b. İst. 1982, s. 52
6) Kaplan, Şiir Tahlilleri, s. 209
7) Mehmet Kaplan. Türk Edebiyatı Üzerine Araştırmalar, İst, 1976, s. 38
8) a.g.e.,s. 38
9) Eski Şiirin Rüzgârıyla, 2.b., İst, 1974, s. 45-46
10) Kaplan, Şiir Tahlilleri, s. 214
11)a.g.e.,s.215
12) Eski Şiirin Rüzgârı, s. 5

Einstein

biyografi
Albert Einstein yüzyılımızın önemli isimlerinden birisi hiç şüphesiz. Onu, ilk defa Galile tarafından dile getirilen fakat kendisinin geliştirdiği izafiyet teorisi, ayrıca madde-enerji ilişkisini veren ünlü (E=mc2) denklemi ve 1922'de Nobel ödülü almasını sağlayan fotoelektrik etki üzerindeki çalışmalarıyla tanıyor dünya.
Einstein sadece iyi bir fizikçi ve matematikçi değildi, matematiği fizikte iyi kullanabilme kabiliyetine de sahipti. Evreni en azından mekanik anlamda iyi anlayabilen başarılı bir sentezciydi.

Kimine göre bir keman virtüyözüydü aynı zamanda. Annesi ona küçükken keman dersleri aldırmıştı ve müziği seviyordu (müzik ve matematiğin tabiî ilgisi). Yakından tanıyanlara göre ise bir virtüyöz olamadı ancak, amatörler arasında da hatırı sayılır bir yeri vardı.

Türkçeye çevrilen eserlerde aşağıda yer verdiğimiz türden düşüncelerine pek rastlanmasa da, Batı'nın kendi kriterleri açısından 20. yüzyılın önemli düşünürlerinden birisi olarak kabul ettiği Einstein aslında felsefî meselelerle çok erken yaşlarda ilgilenmeye başlamıştır. Bunda kısmen, evlerinde kiracı olarak kalan Max Talmey adlı bir öğrencinin payı olduğunu söyler. Küçük Einstein henüz 13 yaşındayken Leibniz'in bazı metinlerini ve Kant'ın Saf Aklın Tenkidi'ni Talmey ile birlikte okuyup tartışmıştır. Daha sonra, madde ve enerji arasındaki eşdeğerlik ilkesine dair notlarında ünlü Alman filozofu Leibniz'den de bahsedecektir.

Einstein bilimsel gerçeklik, felsefe, etik ve siyasete dair yazılar yazmış, sosyal konular üzerinde de düşünmüş ve kanaatlerini fiziksel metaforlarla değil de, herkesin anlayacağı bir dille (sehl-i mümteni) ifade etmiştir. Bunlar, esas olarak Einstein'ın düşünce yapısı hakkında (her ne kadar bazı tarafları; yetiştiği dönem, ortam ve din kültürüne bağlı olarak bize garip ve ters gelse de) fikir vermesi açısından önemlidir. İşte bunlardan bazıları:

"Müzik için bir tutku olduğu gibi, anlamak için de bir tutku vardır. Bu tutku daha ziyade çocuklarda görülür, fakat yaşın ilerlemesiyle çoğunda kaybolur. Bu olmaksızın, ne matematik ne de tabiî bilimler olurdu. Bende her zaman mevcut olan bu tutku asla azalmadı."

"Konfor ve mutluluk benim için asla ulaşılması gereken amaçlar olmadı. Mal sahibi olma, aldatıcı vitrin başarıları ve lüks hayat ilk gençlik döneminden bu yana bana küçümsenmeye ve hor görülmeye lâyık şeyler gibi geldi. Hatta ahlâkın bu en alt derecesini zevk düşkünü sefihlerin ideali olarak adlandırıyorum."

"Hayat her zaman bir birşey olmaktır, asla mevcut olmak değil."

Din ve Ahlâk
"Kozmik dinî tecrübe, derin bir bilimsel araştırma sırasında birden beliren en soylu, en güçlü birşeydir. Kendi çabalarını ve yeteneğini anlamayan, bilimsel düşüncede hiçbirşeyin kendiliğinden oluşmayacağını görmeyen kişi, bilimsel bir eseri doğurabilecek tek şey durumundaki doğrudan pratik hayatın gücü olan his gücünü değerlendirmesini de bilemez."

"Dinin gerçeği benim için, insanın kendisini bir başka insanın yerine koyabilmesi, onun sevinciyle sevinip, onun üzüntüsüyle kederlenmesidir."

"Emredici ahlâk insanlığın en kıymetli geleneğidir. Ahlâkî davranış basitçe, hayatın belli zevklerine sırt dönmenin emredilmesine dayanmaz. Daha ziyade, bütün insanlar için daha mutlu bir kader olarak kabul edilen faydaya dayanır."

"Şu kâinatın akla dayandığı veya en azından anlaşılır olduğu kanaati (ki bu, dinî duyguya yakındır) bütün bilimsel çalışmaların temelini teşkil eder. Bu kanaat aynı zamanda benim Tanrı anlayışımı oluşturur."

"Bence, bir kişiye hayranlık duyulması doğru değildir. Tabiatın, çocukları arasında yetenekleri çok çeşitli olarak dağıtması kendindendir ve oldukça yetenekli bu çocukların sayısı da bir hayli fazladır. (Einstein, natüralist ve tanrıtanımaz olmamakla birlikte, yetiştiği ortam ve dönemin genel ve özel şartları içinde olgun bir tevhid anlayışına da sahip olamamasının bir sonucu olarak bu gibi ifadelerde bulunmuştur). Bunların büyük kısmının sessiz ve silik bir varlık sürdürdüğü kanaatindeyim. Bunlardan bazılarına ölçüsüz olarak hayranlık duyulması bana ne doğru, ne de iyi bir beğeni olarak geliyor, zira insanlar onlara insanüstü zekâ ve karakter atfediyorlar. Kesin olarak benim payıma düşen şu; bana atfedilen kapasite ve mükemmellik ile gerçekte sahip olduğum arasında gerçekten gülünç bir tezat var. Eğer güzel bir teselli bulmasaydım, hakımdaki bu kanı benim için dayanılmaz olacaktı. Bulduğum teselli, tarih boyunca kıymeti sadece ruhî ve ahlâkî plânda olan insanların kahraman kabul edildiği gerçeğidir. Maddeci çağımızda çok sık tenkit edilse de, bu olgu, insanların çoğunun, kişinin sahip olduğu bilgiye ve dürüstlüğe, zenginlik ve güçten daha fazla değer biçtiğini ispat eder."

Sosyal Adalet ve Barış
"Sosyal adalet ve sorumluluğa dair şiddetli idealim insanlarla doğrudan biraraya gelme konusunda bilinen yetersizliğimle herzaman zıtlık arzetmiştir. At koşulan bir araba için biçilmiş bir kaftan, yani tek kişilik bir koşu takımı için uygun bir atım. Böyle bir tecerrüd bazen acıdır ama, diğerlerinin anlayış ve sempatisinden uzak olmaktan üzüntü duymuyorum. Muhakkak birşeyler kaybediyorum bu bakımdan, fakat diğerlerinin alışkanlıklarından ve peşin hükümlerinden kendimi kurtarıyorum. Ve ruh duruluğumu böylesine hareketli temeller üzerine dayandırma arzusunda değilim."

"Benim barışseverliğim bende insiyakî bir duygudur. Çünkü insanın öldürülmesi bende tiksinti doğurmaktadır. Benim teorim entelektüel bir teoriden doğmuyor, bilakis hertürlü kan dökücülük, vahşet ve kine karşı duyduğum derin antipatiden ileri geliyor. Bu reaksiyonumu akılcılaştırmaya yönelebilirdim, ama bu gerçekte a posteriori (hâdiseden sonra, ondan ibret alarak geliştirilecek bir tepki) bir düşünce olacaktı."

"İnsanları barışçılığa kazandırmak sosyalizme kazandırmaktan daha kolaydır. Ekonomik ve sosyal meseleler bugün çok daha zordur, fakat erkeklerin ve kadınların barışçı çözümlere inandıkları bir noktaya ulaşmaları gerekmektedir. Siyasî ve iktisadî problemlere bir işbirliği anlayışı içinde yaklaşılması ümit edilir. Herşeyden önce sosyalizm için değil ama pasifizm (barışçılık) için çalışmamız gerektiği kanaatindeyim".

Eğitim ve Entelektüel Varoluş
Her sahada olduğu gibi eğitimde de otoritarizmi ve beynin ansiklopedik bilgilerle doldurulmasını dayanılmaz bulan Einstein bu konuda şunları söylüyor: "Modern eğitim tarzı araştırma merakını henüz tam olarak boğamamıştır. Nazenin bir çiçeğe benzeyen araştırma merakı teşvik ve özellikle hürriyete ihtiyaç duyar, aksi takdirde sararıp solar. Gözlem ve araştırma yapma hazzının baskı, zorlama veya ödev duygusundan kaynaklandığına inanmak ciddi bir hatadır".

"Birşeyi ezberlemektense her türlü cezayı çekmeyi tercih ederdim".

"Benim tipimde bir adamın gelişme sürecinde, bütün çabayı varlık hakkındaki entelektüel kaygıya teksif etmek için sadece şahsî ve anlık konularla ilgilenmek yavaş yavaş bırakıldığında bir dönüm noktası meydana gelir. Benim gibi bir adamın varoluşunda esas olan şey "ne" düşündüğü ve "nasıl" düşündüğüdür".

"İnsanlar dinlenmeli mi? Evet ama dinlenme nedir? Yattıkları zaman dinlenen insanlar vardır ve bunlar uyurlar, diğer bir kısım insanlar uyanık iken dinlenirler; bazılarının ise dinlenmek için çalışmaları veya yazmaları ya da eğlenmeleri gerekir. Herkese, nasıl dinlenilmesi gerektiğini göstermek için bir kanun çıkarırsanız, bu sizin herkesi aynı kabul ettiğiniz anlamına gelir. Aynı olan iki insan bile yoktur".

"Belli bir hisle, saf düşüncenin, eskilerin rüyasını gördükleri, hakikati yakalama istidadına sahip olduğunu düşünüyorum".

Einstein kuantum mekaniğini içine pek sindiremiyordu ve bugün bu konuda bazılarından tenkit almaya devam etmektedir. Aslında kuantum mekaniğine cephe alması (1926) belirsizliği kabullenememesinden dolayıdır. Heisenberg belirsizlik, Born da probabilite (olasılık) prensibini geliştirdiğinde, sadece determinizm değil, şartlı determinizm de bundan yara almıştı. Halbuki Einstein'a göre evrendeki işleyiş belli ilke ve prensiplere, yani bir düzene göre olmalıydı. Ünlü "Tanrı zar atmaz!" sözünü de bu yüzden söylemişti. Aynı şekilde, olayları karmaşık yollarla açıklamak isteyenlere, "Tanrı titizdir ama kötü niyetli değildir!" diyordu. Bu noktada Einstein'ın yaklaşımıyla kuantum mekaniğinin belirsizlik ve probabiliteye dayanan dalga/parçacık ikilemi telif edilmek istendiğinde şu söylenebilir : Evet, evrendeki işleyiş belli ilke ve prensiplere göre oluyor fakat, Kur'ân'ın ifadesiyle her an ayrı bir şen'de bulunan Cenâb-ı Hakk'ın Ferd ve Ehad sıfatlarının bir gereği olarak her an ve her defasında en azından küçük farklılıklarla oluyor. Hiçbir olay aynıyla bir daha meydana gelmiyor. Dolayısıyla, Einstein'a karşı "kanunlar probabilistdir" diyen yaklaşımdan ziyade, "kanunlar veya prensipler probabilistik şekilde işlemektedir" denebilir. Zaten Einstein sahip olduğu bu Tanrı inancından dolayı, evrenin işleyişini birleşik alanlar teorisiyle, yani dört temel kuvveti tek bir kuvvetin farklı boyutlardaki farklı görüntüleri olarak açıklamaya çalışıyordu. Gerçekten de elektromanyetik kuvvetle zayıf nükleer kuvvet merhum Abdüsselam ile Weinberg'in, kendilerine 1979'da Nobel kazandıran çalışmalarıyla birleştirildi ve fizikçiler mevcut üç kuvvetin de birgün tek bir kuvvet hâlinde ifade edilebileceğine inanıyorlar.

"Einstein" denilince, birçoğumuzun aklına, yukarıdaki bazı düşüncelerinden habersiz olduğumuz için onunla ilgili klâsik bilgiler gelir. Bunun sebebi, çok uzun yıllardan beri Batılı bilim adamlarının biyografilerini ve eserlerini Türkçeye kazandırma çalışmalarının seçici karakter arzetmesi, bazı düşüncelerin aktarılıp bazılarının görmezlikten gelinmesidir. Bunun bir başka tipik örneği, ünlü bilim felsefecisi Karl Popper'dir.

Sonuç itibarıyla, Einstein'ın yukarıdaki düşünceleri onun kendi ifadesiyle saf düşünce ve hakikat arayışı içinde olduğunu göstermektedir. Bu idealin hemen her insanda olduğu gibi onun düşünce dünyasında da taassup ve peşin hükümlerin yer etmesine izin vermediği söylenebilir. Zaten bundan dolayı İsrail devletinin kuruluşunu müteakiben 1952 yılında kendisine teklif edilen devlet başkanlığını kabul etmiyor, Yahudi yerleşimcilerin aşırılıklarını kınıyor, İngiliz hükümetinden Yahudi ve Araplar arasında uyum sağlamasını bekliyor ve ABD'nin 1950'lerde yaşadığı paranoyak Mc Carthy sendromuna karşı çıkıyordu.

Fakat Einstein'ın talihsizliği; ilk ve orta öğrenimini, baskı atmosferinin hâkim olduğu katolik bir eğitim müessesesinde yapmasından (1880'li yılların Almanya'sında sadece dinî okullar vardı ve Einstein hatıralarında, okuldaki eğitmenlerin tavrından "çavuş baskısı" olarak bahsedecek, hocaların ise "teğmenler" gibi davrandığını belirtecektir), bu durumun, belli bir Tanrı inancına sahip olsa da, herhangi bir dine karşı ilgi duymasına ciddî engel teşkîl etmesinden, iki dünya savaşını yaşamış olmasından, Yahudi kökenli olduğu için maruz kaldığı Nazi baskıları karşısında Almanya'yı terketmek zorunda kalmasından kaynaklanıyordu. 20. yüzyılda tüm dünyayı sarsan büyük krizlerin yolaçtığı kafa karşıklığından o da nasibini almıştı. Fakat özellikle Türkiye'de bazı kesimler tarafından gösterilmeye çalışıldığı gibi asla tanrıtanımaz değildi. "Tanrı'nın ne düşündüğünü anlamaya çalışıyorum" sözü, onun nadir rastlanan ve durmak bilmeyen bir tecessüse sahip olduğunu göstermesinin yanısıra, bütün bir evrendeki madde ve işleyişi Yaratıcı'ya dayandırdığını ve bunların hikmetlerini derinlemesine anlama çabası içinde olduğunu da ortaya koymaktadır.

KAYNAKLAR
Balibar, F., (1993) - Einstein, la joie de la pensée. Découvertes Gallimard Sciences. Paris.
Guillemot, H., (1999) - Comment la matiére devient réelle. Science & Vie. No. 977, Février, Paris.

Yrd. Doç. Dr. Ömer Said GÖNÜLLÜ

Şeyh Şamil

iF
Her insanın "karakter" veya "şahsiyet" denen, onu kendisi yapan özellikleri vardır. İnsanların kimisi iyimser ve ümitli iken, kimisi karamsar ve içine kapanıktır. Bazısı ticarette başarılıdır, bazısı ilimde; bazısı kendi başına bir iş yürütemezken, bir diğeri bağımsızlığı, serbestliği her şeyden önde tutar. Milletlerin tarihlerine bakıldığında da bir takım "karakteristik" özelliklerin onlarla özdeşleştiği görülür. Bir millet ticarî maharetiyle ün yaparken, bir diğeri sanat ve edebiyattaki üstünlükleriyle öne çıkmıştır. Bir millet çalışkanlığı ile övülürken; öbürünün rahata, zevke düşkünlüğü nam salmıştır. Kimileri tarih boyunca bir devlet kuramamış veya bu güne sadece isimleri gelebilmişken, kimileri ise; sayıca az, ekonomik olarak zayıf da olsalar hürriyet ve bağımsızlıklarına son derece düşkündürler. Bu durum bazılarınca anlamsız gibi görünse de, onlar için izzet ve haysiyet her şeyden üstündür.

Hürriyet ve istiklâle düşkün olma denince; akla ilk gelen millet veya topluluklardan birisi şüphesiz Dağıstanlılar'dır. Onların bu özellikleriyle tanınmasına sebep olan isim ise; liderleri Şeyh Şamil'dir. Adı; lûgatlardaki "kahramanlık", "cesaret", "fedakârlık", "yiğitlik" gibi pek çok kelimenin yerine kullanılabilecek olan bu zat, sahip olduğu bu özellikleriyle hem kendisi hem de mensubu bulunduğu millet tarihe geçmiştir.

1797'de Dağıstan'ın Gimri köyünde doğan Şamil'in hayatında iki safha vardır: İlim ve savaş. Gençlik yılları ilim tahsiliyle geçer. Arkadaşlarıyla birlikte gittiği Bağdat'ta, meşhur Mevlana Halid-i Bağdadî'den dersler almıştır. Dinî ilimlerin yanında; edebiyat, tarih ve fen bilimlerine ait derslerle eğitimini tamamlamıştır. Bundan dolayı o artık adının başında bir de "Şeyh" ünvanı taşımaktadır.

1830-1960 yılları arasındaki hayatını ise; kendisi açısından savaş, kan, sıkıntı, çile; düşmanları açısından ise korku, ölüm ve yiğit düşman kelimeleriyle ifade etmek mümkündür.

XVIII. yüzyılda Avrupa'daki sanayi devriminin ardından Batılı ülkeler, kendi endüstrilerine hammadde sağlamak için, diğer ülkeleri yağmalamaya, sömürmeye başlamışlardı. Bölgesinde oldukça güçlü bulunan Çarlık Rusyası da bundan cesaret alarak, yağma harekâtına kalkışmıştı. Diğer taraftan, sıcak denizlere açılmak Rusların zaten ezelî ve ebedî idealiydi. Bunun da tek yolu Kafkaslar'ı geçerek Anadolu üzerinden Akdeniz'e inmekti.

XIX. asrın başlarında Müslüman Kafkasya'da ırk, dil, mezhep ve meşrebi ne olursa olsun bütün ahali, bir önceki asrın sonlarında başlayan Rus işgaline karşı İmam Muhammed önderliğinde bir mücadeleye başlamıştı. Vatanın, milletin, dinin ve mukaddes bilinen bütün değerlerin tehlikeye düştüğü böyle bir zamanda, Şeyh Şamil de; çocukluk ve okul arkadaşı İmam Muhammed'in yanında yer aldı ve en büyük yardımcısı oldu. Tarihteki bütün istilâlardan kurtulmayı başarmış olan Kafkasyalılar, bu defa da Rusların karşısına dimdik dikilmişlerdi.

Dağıstan'daki bir çarpışmada 1832'de Molla Muhammed kahramanca şehit oldu. Şamil ise ağır şekilde yaralanmıştı. Göğsüne saplanan süngüden dolayı sol elindeki kılıcıyla karşısında tüfeği tutan askere ulaşamayınca ileriye doğru bir hamle daha yaptı. Düşmanın kellesini uçurmuş ama, süngü de sırtından çıkmıştı. Gece karanlığında kaybolduktan sonra, yapılan tedavi sonunda kendine geldiğinde, başında bekleyen çok sevdiği annesine ilk sözü, "Ana, namaz vakti geçti mi?" oldu.

Halbuki tam yirmibeş gündür baygın hâlde yatıyordu. Sonra hastalığı tekrar nüksetti. Altı ay süren tedavi sonunda ancak iyileşebildi.

Muhammed'den sonra Dağıstan İstiklal Mücadelesi'nin başına bu defa Hamza bey seçildi. Ancak tarihimizde oldukça sık rastlanan tefrika, kan davası ve fitne musibeti, bu defa da burada ortaya çıktı. Kabileler arasındaki düşmanlık sonucu üç yıl sonra Hamza bey de, hem de camide şehit edildi.

Liderlik görevi artık Şeyh Şamil'e düşüyordu. Milletleri ayakta tutan kahramanlar ve âlimlerdir. Şamil'de bu iki haslet de mevcuttu. Halkının da arzusu üzerine bu ağır yükü omuzlayan Şeyh Şamil, artık İmam Şamil'di. Yani kelimenin lûgattaki mânâsıyla; "halka ve topluma her yönden önder olan" İmam Şamil. Böylece hayatının da ikinci safhası başlamış oldu. Ruslar ise başlarına geleceklerden habersiz, İmam Muhammed ve arkasından da Hamza beyin ölümünün sevincini yaşıyorlardı.

Zor bir dönemde "İmam" olan Şamil; ilk önce işgal tehdidi altındaki diğer kabile ve topluluklar arasındaki kan davası, düşmanlık gibi olumsuzlukları kaldırmak için uğraştı. Bunu da başardı; Dağıstanlılar, Çeçenler ve Avarlar arasında birlik ve beraberliği sağladı. Bu bütün kalbiyle inanıp gönül verdiği İslâm dininin bu konudaki hükümleri sayesinde olmuştu.

Kendisiyle birlikte hareket etme sözü veren diğer boy ve kabilelere, meşhur kumandan Hacı Murat'ın da katılmasıyla artık çok daha güçlüydüler. İstilâcı düşman için ise, korku ve yenilgilerle dolu uzun bir dönem başladı.

Dünya çapında bir orduya sahip olup Moskova kapılarına dayanan Napolyon gibi bir komutanı geri kaçmaya mecbur bırakan Rus ordusu ve kumandanları, Şamil ve arkadaşlarına karşı âciz kalıyorlardı. Askerî, siyasî, ekonomik, lojistik hiçbir tedbir ve taktik ona karşı kâr etmiyordu. Karşılarındaki sanki insanüstü bir varlıktı. Zaten Şeyh Şamil gibi dünya nimetlerini elinin tersiyle itmiş bir insan, hangi vaatlerle kandırılabilir, ölümü göze almış bir insan neyle korkutulabilirdi ki...

Dağlık ve ormanlık bir coğrafyaya sahip olan Dağıstan'ın bu yapısını, Şeyh Şamil akıllıca değerlendiriyordu. Hemen hemen her olay Allah'ın apaçık ihsan ve yardımıyla lehlerine sonuçlanıyordu.

Birliği sağlamak kadar, onu devam ettirmek de zordu. Karşılarındaki güçlü düşmanın baskılarına askerlerin ve halkın dayanması; ancak tavizsiz bir idare ile mümkün oluyordu. Şamil'in birlikten kaynaklanan bu gücünü kırmak isteyen Ruslar, çeşitli taktikler deniyor, cazip tekliflerde bulunuyorlardı. İmam ise teslim olmak bir tarafa, sulh konusunun bile teklif edilmesini yasaklamış; teşebbüs edenlerin de cezalandırılacağını bildirmişti. Bu arada Rusların yeni bir teklifini Şamil'e iletmek isteyen bir grup, O'nun çok sevdiği annesini kırmayacağını düşünerek bu teklifi ona yaptırdılar. Annesi oğluyla yaptığı görüşmeden gözü yaşlı çıktı. İmam annesi hakkındaki kararı üç gün sonra açıklamıştı: "Annem cezalandırılacaktır!"

Bir tarafta anası, diğer tarafta ise ülkesinin istiklâl mücadelesinin kararlılığı ve geleceği. Şeyh Şamil; yine büyüklüğünü ortaya koydu ve yüz kırbaçlık cezayı kendisine vurdurarak hem annesini kurtardı, hem de davasındaki samimiyet ve ciddiyetini dosta-düşmana gösterdi.

Kafkaslarda bu şanlı direniş asıl hedef olan Osmanlı'yı âdeta bir ileri karakol gibi Ruslar'a karşı koruyordu. Orada bunlar olurken, Osmanlı Devleti ise, kendi başındaki gailelerle uğraşmaktaydı. Kafkasya'ya askerî bir yardımda bulunamıyorlardı, ancak olan biteni yakından takip ettikleri arşiv belgelerinden anlaşılmaktadır.1 Tehlikenin doğrudan kendisine yöneldiği 93 Harbi olarak da bilinen 1877-78 Osmanlı-Rus Harbi'nde, yine kendilerini destekleyen Kafkas ahalisine silah desteğinde bulunulduğunu belgelerde görmek mümkündür.2 Ayrıca bu savaştan sonra Osmanlı Devleti'ne sığınan muhacirler de, gördükleri yardımlara şükranlarını arzetmişlerdir.3

Kafkas güçleri sayesinde zayıflayan ve kuvvetleri dağılan Ruslar; 1853-1856 Kırım Harbi'nden de yenik ayrılmışlardı. Tahta geçen yeni Rus çarı ise, artık Şeyh Şamil meselesini halletmek istiyordu. Kalabalık bir orduyu, daha önce yenile yenile tecrübe kazanmış komutanlarının emrine vererek Şamil'in üzerine yolladı. Bu koca ordu bile, Çeçenlerin direnişini ancak iki yılda kırabildi. Şeyh Şamil ise; beraber hareket ettiği bazı gruplar ihanet edip ayrılıncaya kadar kahramanca savaştı. Fakat, artık kurduğu birlik ve teşkilat da bozulmuştu. 400 askeriyle Gunip köyüne sığınan Şeyh Şamil ondört Rus taburu tarafından kuşatıldı. Birkaç gün sonra sadece elli adamı kalmıştı. O, elinde kılıcıyla savaşarak ölmek niyetindeydi. Ama ailesi ve köy halkının yok olmaması için teslim olmak zorunda kaldı. Kahramanlığı ve cesareti düşman tarafından da takdir gören Şamil, Ruslar tarafından da iyi karşılandı. Çar kendisiyle bizzat görüştü.

Kulaga köyünde 1869 yılına kadar esir olarak ağırlanan Şeyh Şamil; hacca gitmek üzere izin aldı ve İstanbul'a hareket etti. Burada şanına lâyık bir şekilde ve halkın da sevgi gösterileriyle karşılandı. Hac dönüşü sürekli kalması için kendisine bir konak hazırlandı.4 Ama nasıl yaşaması gerekiyorsa öyle yaşayan bu insan, sanki nerede ölmek gerektiğini de bilmişti. Medine'ye geçtikten sonra burada vefat eden Şeyh Şamil, Cennetü'l-Baki mezarlığına defnedilerek sağlığında hep yolundan gittiği Hz. Peygamber'e komşu oldu.

Şeyh Şamil mücadelesini galip mi bitirmişti, yoksa mağlup mu? 150 sene önce bu soruya cevap vermek herhalde zordu. Ama Türkiye halen ayakta ve yerinde olduğuna ve birileri hâlâ sıcak denizlere inemediklerine göre; herhalde bu sorunun cevabı gün gibi ortada olsa gerek...

Kaynaklar:
1) Tarık Mümtaz Göztepe, Dağıstan Aslanı İmam Şamil, İst. 1991.
2) John F. Baddeley, Rusların Kafkasya'yı İstilası ve Şeyh Şamil, İst. 1989.
3) Fikret Işıltan, İslam Ansiklopedisi; Şeyh Şamil mad, c. 11, s. 468-474, İst. 1979.

Dipnotlar:
1) Dağıstanlı Şeyh Şamil'in askeri sergerdesi Danyal'ın Devlet-i Aliye'ye celb olunması isteğinin, orada bulunan mücahitleri üzüntüye sevkedeceğinden tecviz edilmeyeceği ve gönderdiği adamına 2500 guruş verildiğine dair tahrirat. 8. N. 1265 (29 Temmuz 1848) Başbakanlık Osmanlı Arşivi, BEO. A. MKT. nr. 216/20.
2) Kafkas ahalisiyle Asakir-i Muavene'ye dağıtılmak üzere Marsilya'dan kapsül ve fişek ile 13.300 adet Rovelverin satın alınıp bedelleri olan 18.200 frankın ödenmesine dair irade. 14.Ca.1294 (28 Mayıs 1827) BOA İrade Dahiliye nr. 60987.
3) Kafkas muhacirlerinin iaşelerinin temininde gösterilen gayretten dolayı sundukları teşekkürname. 16.Ş.1301(12 Haziran 1883) BOA Yıldız Mütenevvi Maruzatı nr. 14/95,
4) Hac için Hicaz'a gitmiş olan Şeyh Şamil hazretlerinin dönüşü yakın olduğundan kendisine ihsan buyurulan konağın tefrişi için ... irade. 23.S.1287 ( 26 Mayıs1870) BOA İrade Dahiliye nr. 42643.

B. Mümtaz AYDIN

Eyyüp Sultan

iF
'Yetişmez mi bu şehrin halkına bu nimeti Bârî
Habîb-i Ekrem'in yârî, Ebâ Eyyûbi'l-Ensârî'

Gönüller Sultanın'ın misafir olduğu bir gönle misafir olabilme iştiyakıyla bugün, bir nice Hak aşığı, gece-gündüz demeden, yakın-uzak bahanesine takılmadan ve kar-yağmur-çamur dinlemeden hemen her dem feyze koşuyor Eyüp açıklarında... Karanlığın koyuluğunda ışığa koşan kelebekler misali geceye sultanlık yapan daha başka gönüllerle senin huzurunda buluşup ayrı bir bayram yaşıyorlar. Mıknatıs misali bir caziben var ki, ruhlar bir kere etrafında tavafa başlayınca bedenler onların arkasına takılıp geliyor ve Kutlu Misafirin'le yaşadığın târifi imkansız vuslata benzer bir başka huzur yaşanıyor etrafında..!

Hani ya, mukaddes bir göçle Allah Rasûlü (sas) Medine'ye gelince, bir sevk-i ilâhiyle senin hâneni şereflendirmiş ve sende misafir kalmıştı. Heyecandan o gün kalbin yerinden çıkacak gibi olmuş, sevinçten kabın kabına sığmıyordu, sığamazdı. Nasıl sığabilirdi ki gelen, kevn ü mekânın sultanı, Allah'ın da Rasûlü'ydü. Evine geliyordu..! Hem bu geliş, bir anlık da değil, Mescid-i Nebevî yapılacağı ana kadar devam edecek bir misafirliğin başlangıcıydı. O'nun geldiği yerde yürekler, ayaklarının altına serilip gönüllerde bayramlar yaşanmaz mıydı hiç!? Arada bir gecelerimize misafir olduğunda çocuklar gibi sevinip kuşlar gibi uçuyor, yıllarca tadını unutamayıp en tatlı hatıralarımız olarak yâd etmiyor muyuz bugün!?

İlk defa adını, Medine'nin ilk muallimi Mus'ab İbn Umeyr'den dinlemiş ve evinin gülü Ümmü Eyyûb'la birlikte gönlünü O'na iki yıl önce açmıştın. Bu öyle bir açıştı ki, kavuşabilmek için yüreğinde tufanlar kopuyor, yanardağlar gibi sinen kabarıp iniyordu. Gönlündeki bu aşk ateşini, ikinci Akabe gecesinde yaşadığın bir vuslatla kısmen serinletebilmiştin. O gece, mübarek elini tutup, O'nu Medine'ye davet eden yetmiş kişinin arasında sen de vardın. Ve işte bugün O, buraya gelmiş ve ne lütuf ki, senin evini şenlendiriyordu. Artık bulmuştun ya, bir daha asla ayrılmayacaktın.

Rasûlullah (sas)'in alt kata yerleşmesine gönlün, hiç mi hiç razı olmadı, olamazdı. Defalarca yukarı davet ettin; kabul buyurmadı. Olacak ya, bir gece elin takılmış, su dolu testiyi kırmıştın. Etrafa su yayılmıştı. Alt kata, en üsttekinin üstüne dökülecek diye öyle titremiştin ki, damla damla takip ediyor ve dökülen suyu emsin diye üzerine yorgan-yastık ne buldunsa atıyordun.

Kararlıydın. Bunu vesile bilerek eşyalarını toparlayıp boşalttın hâneni ve yukarı davet ettin Kutlu Misafirin'i. Fiilî bir durum vardı ya, kabul buyurdu.

Az değil, yedi ay nefesini tuttun nefeslerini dinlemek, uykuyu unuttun gecelerindeki derinliği sezebilmek için..! Ne sırlar vardı kim bilir aranızda, giderken beraberinde götürdüğün..!

Medine'ye gelince, Muhâcirlerle Ensârı kaynaştırmak için bir kardeşlik tesis etmişti. Her Medine'li Ensâr, Mekke'den kopup gelen bir Muhâciri bağrına basıyor ve öz kardeşten öte, arada kopmaz bir bağ örülüyordu. Ne tevafuk ki, bu kardeşlikte sana düşen, Medine'nin ilk muallimi, senin de ilk rehber ve üstadın genç Mus'ab idi.

Evin öylesine şenlenmişti ki, bir tatlı su kaynağı gibi gelip gidenin, gidemeyip tekrar gelenin haddi hesabı yoktu. Artık orası sadece bir ev değil, aynı zamanda bir mekteb olmuştu. Allah Rasûlü (sas), fakirlerin karnını burada doyuruyor, ihtiyaç sahiplerinin derdine burada çare buluyordu. Hakka matıyye olmuştunuz ya, kimbilir O'nun duasında kaç defa adınız geçmiş, karıncalanmış ellerini nur yüzüyle buluşturduğu aydın gecelerinde kim bilir kaç defa yâd edilmiştiniz!?

Nihayet Mescid-i Nebevî ve hâne-i saadetlerinin inşası tamamlanmış ve artık ayrılma vakti gelmişti. Senin için, yedi aylık bir beraberlik yedi dakika gibi gelip geçivermiş ve sanki bitmesini asla arzu etmediğin tatlı bir rüyadan uyanıyor gibiydin. Gerçi bu, sadece bir mekân değiştirmeydi. Bir defa çekim alanına girmiştiniz ya, ayrılmanız da mümkün değildi. Ayrıca O, bir vefa insanıydı. Sonraki günlerde zaman zaman hânenize gelecek ve unutmadığını fiilen gösterip sizi evinizde ziyaret edecekti.

O'nunla birlikte Bedir'e katıldın, Uhud'da bulundun, Hendek'te Medine'yi müdafaa ettin. Hayber'den Huneyn'e, oradan da Mekke'nin fethine kadar, Kutlu Misafirin neredeyse sen de hep oradaydın.

Gün geldi vahye şahitlik ettin, kalemle onu ebedileştirmede ulvî bir vazife aldın. Yeri geldi, bir kalkan olup Rasûlullah (sas)'i korumayı kendine vazife bildin; sabahlara kadar çadırının önünden hiç ayrılmayıp nöbetler tuttun.

Devran dönüp, evinden ayrıldığı gibi bir gün aranızdan da ayrılınca, herkes gibi sen de yıkılmıştın. Gönlünün sahibiyle hemhâl olup dünya gözüyle endamını süzerek lâl ü güher sözlerine muhatap olmak, artık bir başka aleme kalmıştı. Kim bilir, ardından ne kadar ağladın ve nice ağıtlar yaktın!?

Ancak bu, köşene çekilmeni gerektirmiyordu. Bir defa bu yola baş koymuştun ya, köşene çekilmek şöyle dursun, bunu düşünmeyi bile döneklik kabul ediyor, yerinde duramıyordun, duramazdın. Şartlar ne olursa olsun, Allah için nerede bir hareket varsa, mutlaka sen de oradaydın. 'Ey mü'minler! ... hep birlikte seferber olunuz' şeklindeki ilâhî emir, dilinde sürekli tekrarlanan bir virdi zebândı.

Fırsat buldukça kabrinin başına gidiyor, içten içe gözyaşı döküyordun. Bir gün seni bu halde gören bir başka dostun, ikaz etmek istemiş ve Rasûlullah'ın sünnetinde böyle bir ağıtın yeri olmadığını söylemişti. Zaten, yüreğini yakan hasreti iliklerine kadar işlemiş ve kederden kıvrım kıvrımdın. Senin maksadın neydi ve ne ile itham ediliyordun? Mahzun bir eda ile ancak; 'Ben, bu mezar taşına değil, Rasûlullah'a geldim' diyebildin.

Ufkun o kadar engindi ki, günü birlik harekete hiç mi hiç prim vermedin. İlk hareketi almıştın ya, yerinde duramıyor, cepheden cepheye koşuyordun. Ebu Bekir'le beraber koştun hilafeti süresince; Ömer'den hiç ayrılmadın; Osman nereye gitmişse sen de oradaydın; Ali, fitnenin kaynadığı yerde Hakk'ı temsilin timsaliydi senin için ve O'nun yanında kalmayı yeğledin. Suriye'den Filistin'e, Mısır'dan Kıbrıs'a kadar gitmediğin yer kalmamıştı, doğru bildiğin Hak adına.

Cevâhir kadrini cevher fürûşân olan bilir derler ya, vefanın ne anlama geldiğini bilenler de yok değildi. Basra'ya geldiğinde, bir başka Peygamber âşığı İbn Abbas, halini anlamış ve evini de tahsis ederek seni içeri davet etmişti. 'Evde ne varsa hepsi senindir' diyor ve yemin vererek; 'Sen Rasûlullah'a nasıl davranıp cömertliğini ortaya koymuşsan o gün, bugün de ben sana öyle davranacağım' diye ahdini yeniliyordu. Yirmi binlik borcuna kırk binlik bir mukabeleyle karşılık verdi. İlâve olarak yirmi de köle vermişti emrine, hizmetini görsünler diye..!

Artık yaşlanmıştın. Ama yaşını öne sürerek arkada kalmayı hiç mi hiç düşünmüyordun. Yine bir hazırlık vardı ve Kutlu Misafiri'nin müjdesiyle düşecek bir kaleye, Kostantıniyye'ye gidilecekti. Yerinde durman mümkün müydü? Allah için bir hareket olur da sen geri durur muydun? Hem Allah Rasûlü (sas), orayı fetheden askeri tebcil edip kumandanına yahşi çekmemiş miydi? Duramazdın. Kılıncını kuşandın, torunlarının yardımıyla ve şehadete son bir iştiyakla yeniden yollara koyuldun.

Hâlin belîğ bir lisan, kırkında kırk bahane arayan bizlere ne veciz mesajlar sunuyor! Seksen küsurluk bir ömrü geride bırakmıştın ama baş-diş ağrısı demeden, yorgunluk nedir bilmeden hep O'nun yolunda ve sürekli yollardaydın.

Muhasara günlerce devam etmiş ve bir türlü neticeye gidilemiyordu. Surlardan kızgın yağlar dökülmesine, ok ve mancınıklarla mukabeleye rağmen Nebevî müjdeye ulaşabilme iştiyakıyla düşman saflarına delicesine dalanlar vardı.

Bu tablo karşısında cemaatten değişik seslerin yükseldiğini duydun. Bu şartlarda düşman saflarına hücum edenlerin yanlış yaptıklarını îma ile, 'Sübhanallah! Kendi eliyle kendini tehlikeye atıyor, olacak şey değil..!' gibi sözlerle İlâhî Beyan'daki bir âyete işaret edip sözde istişhâd ediyorlardı.


Duydukların karşısında tüylerin diken diken olmuştu. Ortada düzeltmen gereken bir yanlışlık vardı. Bekleyemezdin, hemen kalktın ve bir yanlışı, yanlışımızı düzeltme adına en gür sesinle haykırarak burada da üzerine düşen vazifeyi yerine getirdin:

'Ey insanlar! Sizler bu âyeti ne hakla böyle tevil ediyorsunuz? Bir defa bu âyet, Ensâr topluluğu olarak bizim hakkımızda indi. Zira, dine omuz veren insanların adedi artıp işler yoluna girdiği yerde bizler, aramızda oturarak, 'Biraz da mal ve mülkümüzle meşgül olup çoluk çocuğumuzla ilgilensek' diye düşünmeye başlamıştık ki, gelen bu ayetle adeta Allah (cc), kulağımızdan tuttu ve, 'Allah yolunda malınızı harcayın da, (kenara çekilmek suretiyle) kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın.' diye bizi ikaz etti. Zira esas tehlike, dünyanın cazibesine kapılarak mal ve mülkün arasına dalıp kenarda kalmayı yeğlemek ve netice itibariyle mal ve canımızla Allah yolunda koşturmaktan geri durmamızdı.'

Bugün, işimize gelmediği veya nefsimize hoş gelen yerde nice tevil ve yorumla ortalığı sulandırıp, kenara çekilme adına onca bahane arayışımıza mukabil, Mesih nefesli benzeri ikazlara ne kadar ihtiyacımız var, bir bilsen..!

Savaştı ya, sen de yaralanmıştın. Uzanıp yatırıldığın yerde artık ebedî yolculuk vaktinin geldiğini düşlüyordun. Evet, sevgiline, O'nun ebedi sevgisine kavuşacaktın.. hem de O'nun için çıktığın bir yolculukta bir vuslattı bu... Akabe'ye giderken hissettiğin heyecanın birkaç mislini duyuyor ve ayrı bir iştiyakla o anı bekliyordun. Elbette senin için bundan daha büyük bahtiyarlık olamazdı. Ancak kalbin biraz buruktu. Zira, nihayetinde bir vuslat olsa da, anlaşılan o ki, müjdeyi yaşayamadan gidecektin ve kalbini, tatlı bir hüzün halinde bunun üzüntüsü sarmıştı..!

Bir ara, torunun yaşındaki komutanın Muaviye'nin oğlu Yezid yanına geldi ve bir ihtiyacın olup olmadığını sordu.

Evet, senin de bir ihtiyacın vardı. Dünya gözüyle surları geçip o kutlu müjdenin tahakkukunu görememiştin ya, en azından, gün gelip surlar ardına kadar kapılarını imana açtığında o huzuru toprağın altından seyredip yaşamak istiyordun. Zira, üstünde tekbir ve tehlil seslerine karışmış kılıç şakırtılarını, at kişnemelerini ve bir nice yiğidin bülendi âvâz gür sesini duyduğunda bu fethin gerçekleştiğini anlayacak ve Rabbine ayrı bir hamd ile kabrinde huzur soluklayacaktın. Dudaklarından, etrafındakileri şaşkına çeviren şu cümleler sıralanmaya başladı:

'Şayet burada ölürsem' diyordun. 'Bedenimi bir bineğin üstüne bağlayın ve uzağa, götürebildiğiniz kadar düşmanın içine, surların dibine götürün ve oraya, ayaklarınızın altına gömüp geri dönün.'

Zira biliyordun ki, bugün olmasa da yarın mutlaka Kostantıniyye fethedilecekti. Müjdelenen sadece Kostantıniyye miydi? Elbette hayır. Gün gelecek, Kostantıniyye'ye kadar taşıdığın bayrak, üzerine güneşin doğup battığı her yere ulaşacak ve Muhammedî sadâ dalga dalga dünyanın dört bir yanında yankılanacaktı. Muştusunu vermemiş miydi Son Nebi, boynuna sarılıp ağlayan kızı Fâtıma'nın gözyaşlarını silerken? 'Yeryüzünde kerpiç ve tuğladan yapılmış hiçbir ev; deve tüyünden, keçi kılından ve koyun yününden örülmüş hiçbir çadır kalmayacak ki, temelinde çile ve ıstırap yüklü bu dava oraya ulaşmış olmasın..!' Ne mutlu onlara ki ruhu, ruh dünyanla özdeş binlerce 'mefkûre muhaciri' bugün, işte bu duygu ve düşünceyle dolu, dünyanın dört bir yanında senin düşüncelerini temsil için yarışıyor..!

Gün gelecek, o huzuru da yaşayacaktın. Kostantıniyye'yi İstanbul yapan bir başka kumandan, asırlar sonra o müjdeyi bizzat yaşayıp sana bu hazzı da tattıracaktı. Karanlık bir çağın mumunu söndürüp aydınlığa yeni bir kapı aralayan bu genç serdar, böylelikle arzunu, her mü'minin arzusunu zamanın bir behresinde gerçekleştirmiş oluyordu.

O gün, Fatih de bir arayış içindeydi. Zira O'nun için de sen, Rasûlullah'ın yâdiğârı mukaddes bir emanettin ve mutlaka seni bulup mezarının başına gelecek, elinde derlediği gülden buketlerle ruhuna bir fatiha gönderecekti. Bir keşifle gözlere âyân oldun ve bugünkü mekânın yükseldi etrafında..!

Bir defa bulmuştuk ya seni, o günden sonra hep uğrak yerimiz oldun, yollarımız yanından kıvrılıp gitti çoğu zaman. O kadar ki, sultanların her tahta çıkış merasimi senin huzurunda yapılır oldu ve kılıçlar senin nezaretinde kuşanıldı bellere, uzaklara giderken teberrük olsun diye..!

Surların dibine gözünü diktiğinde tekbir ve tehlil seslerini uzaklara, daha da uzaklara götürememenin ıstırabını duyuyordun ya, işte bugün günde beş defa o coşkulu Muhammedî sadâ, senin mekânından yükselerek her daim ruhlarımızı okşuyor. Ve bizler, aramızdaki varlığınla sermest ve seni misafir etmekle pek hoşnutuz; zaman zaman gönlünü kıracak yanlışlıklarımız olsa da umarız sen de bu hoşnutluğa, ayrı bir hoşnutlukla mukabele ediyorsundur..!

İşte bugün, gecenin zifiri karanlığında ışığa koşan kelebekler misali dört bir yandan sana koşup gelen bu insanlar, taşıdığın ruhla metafizik gerilime geçme ve getirdiğin bayrağı uzaklara, daha da uzaklara taşıyabilme adına mekânında gönül balanslarını ayarlayıp yolda, yolunda olmanın coşkusunu yaşıyorlar. Bu coşkuyla tehliller yükseliyor Eyüp ufuklarında ve yine bu coşkuyla iman ve Kur'ân'a sadakatimizi gözden geçirip huzurunda mânevî kılınçlarımızı kuşanıyoruz bellerimize..! Umarız bu coşkuyu duydukça sen, huzur dolu meskeninde ayrı bir haz alıyor ve; 'İşte bize, Allah ve Rasûlü'nün vadettiği şey de bu' deyip, Allah ve Rasûlü'nün sözüne sadakate imanımız noktasında kimbilir bize neler fısıldıyorsundur?!..

Binler selâm sana.. mefkûrene.. yoluna ve yolunun âşıklarına!.. Kostantıniyye'ye kadar getirdiğin bayrağı, burç burç ötelere, daha da ötelere taşımaya and içmiş mefkûre muhacirlerine!..

Reşit HAYLAMAZ

BİLAL-İ HABEŞİ

iF
Bilal-i Habeşî, insanların boyunlarına tasmalar takılıp çarşı-pazarda köle niyetine satıldığı talihsiz bir dönemde Mekke'de dünyaya gelmişti. Aslen Habeşli idi. Anne babası da köle olan Bilal'in, ne yaşadığı gününde bir hakkı, ne de geleceği ile ilgili plânları vardı. Olamazdı da..! Zira, onun hayatı, efendisinin lütfundan ibaretti..! Güttüğü hayvanlarıyla eş tutulduğu anlar, adam yerine konulup lütufta bulunulduğu en kıymetli zamanlarıydı O'nun..!
Bulunduğu evde Rasûlullah'a karşı bitmek tükenmek bilmeyen bir kin, her defasında açığa çıkan bir nefret vardı. Sürekli komplolar kurulur, davasından vazgeçirmek için akla hayale gelmedik tuzaklardan bahsedilirdi. Hoşuna gitmese de Bilal'in, akışı değiştirmeye ne gücü, ne de yetkisi vardı. Kendisi için çizilen çizginin dışına çıkamaz, genelde efendisinin deve ve koyunlarını otlatır, kendi halinde, çileli bir hayat yaşardı. İslâm gelip elinden tutmasaydı, öyle de devam edecek ve bir köle olarak noktaladığı hayatı unutulup gidecekti.

Kim ne derse desin Bilal, gerçek sahibini, gönlünün sultanını bulmuştu ve bir daha da O'ndan hiç ayrılmayacaktı. Zira Bilal, artık Hakka uyanmıştı. Hem de nice hürlerden önce..! Kullara kulluktan kurtulmuş, O'nun elçisine de gönlünü kaptırmıştı. Birinci, ikinci, üçüncü gün derken, Ebû Cehil, durumun farkına varmış ve böylelikle Bilal için daha zor, daha da çetin günler başlamıştı.

Nurun perde altında yayıldığı sırlı bu ilk günlerde, imanını ilân etmek bir cesaret isterdi ve bu cesareti gösteren yedi kişiden biri de Bilal'di. Kâbe'deki putlara söz söyleyip hakaret ettiği görülünce bir gün, hakkında söylentiler yayılmış ve amansız bir takip başlamıştı. Sahibini sıkıştırdılar. Efendisinin bir köle için riske girmeye hiç niyeti yoku. Zaten Bilal de, kölelerinden bir köleydi. Minnetsizdi ve, 'Alın sizin olsun. Ne yaparsanız yapın' deyiverdi. Bilal, Ümeyye İbn Halef'in ellerinde, Ebû Cehil'in insafına(!) kalmıştı.

Aldılar ve Bilal'i sahraya götürdüler. Çölün kızgın kumları üzerinde yatırıyor, omuzlarına taşlar koyup, bir taraftan işkence yaparken, diğer yandan da gönlünün gülü Muhammed'i ve dinini inkâr etmesini istiyorlardı.

Bilhassa Ebû Cehil'de, bitip tükenmek bilmeyen bir kin vardı; salyalar dökülen ağzından bu kinini her fırsatta kusuyordu. Bir efendi olarak aklına sığıştıramıyordu; kendi iradesi dışında bir başka güç nasıl kabul edilebilirdi? Hele bir köle.. konumuna bakmadan böyle bir kabule nasıl cür'et edebilirdi? Yüzüstü kızgın kumlara yatırıyor ve güneşte kızarıncaya kadar işkence yapıyordu. Bir taraftan da, 'Muhammed'in Rabbini inkâr et!' diye sürekli telkinde bulunuyor, hakaret üstüne hakaretler yağdırıyordu. Zaten takati tükenen Bilal'in, söz söylemeye mecali kalmıyor, dudaklarından sadece bir kelime dökülüyordu: 'Ehad.. Ehad..!'

Bilal, o dünyayı da bilen birisiydi. Bugüne kadar hep onlarla beraberdi. Dediklerini kabullenip tekrar yanlarına gitse ne değişecekti? Hayat boyu işkence altında yaşamaktansa, bu işkenceye katlanıp ebedî huzuru yakalamak vardı işin aslında. Onun için dişini sıkmış ve zilletle yaşamaktansa izzetle ölümü çoktan göze almıştı. O gün Bilal'e kimse güç yetirip isteklerini kabul ettiremedi. Bulduğu yolda sabit kadem kalmaya kararlıydı ve her türlü işkenceye rağmen bu kararlılığından zerre kadar taviz vermedi.

Güneşin yakıp kavurduğu bedeninde ayrı bir parıltı, kemiklerine yapışmış teninde de farklı bir ışıltı vardı. Kararmış bedeni âdeta nur kesilmişti. Ümeyye ve Ebû Cehillerin, bitip tükenmek bilmeyen kinini sinesinde söndürürken âdeta melekleşiyor ve bir başka keyfiyet kazanıyordu..! Bu ne kindi ki, maksadına nail olabilmek için her şeyi mübah görüyor ve kuralsız bastırıyordu. Boynuna ipler bağlıyor ve onu çocukların eline verip sokaklarda, Mekke dağlarının arasında sürükletiyorlardı. Allah Rasulü'nün 'ümmetim' dediği Bilal'i, çoluk çocuğun oyuncağı haline getirmişlerdi. Çölde yalınayak yürüyüp yanmadan Bilal'i anlamaya, çilesini görüp bilmeden mihnetlerin ortaya çıkardığı kadr u kıymetini idrake imkân olabilir mi!?

Onun çektiği çileyi duyup gördükçe, sıkıntıların cenderesinde yanıp kavrulan Allah Rasülü de çok üzülüyordu. Onu hürriyetine kavuşturmakla Ebû Bekir, her zamanki ferasetini konuşturuyor, aynı zamanda Efendimiz'i de sıkıntı ve üzüntülerinden bir nebze kurtarmış oluyordu. Zira, başında değirmen taşlarının döndürülüp kavuran güneşin altında inim inim inletildiği bir sırada, Hz. Ebû Bekir onu sahibinden satın almış ve arkasından da hürriyetine kavuşturmuştu. Hz. Ömer'in dediği gibi, Ebû Bekir efendimiz, Bilal efendimizi hürriyetine kavuşturuyordu.

Böylelikle Bilal, hem Ümeyye ve Ebû Cehil'in hiddetinden, hem de Kureyş'in işkencesinden kurtulmuştu. Doğruca Allah Rasulü'nün yanına gitti. Teslim oldu O'na ve o günden sonra da hiç ayrılmadı. Her geçen gün Bilal, Efendimiz'e biraz daha yaklaşıyor, muhabbeti bir kat daha artıyordu. Bir zamanlar insan yerine bile konulmayan Bilal için artık sıkıntılı günler geride kalmış, yeni bir hayat başlamıştı. Öyle bir mesafe katetti ki, dünkü siyahî köle bugün, kendisinden çok şey öğreneceğimiz bir muallim, hem de insanlığın muallimi haline gelmişti.

Derken gün geldi Mekke, kapılarını tamamen kapattı imana... Mukaddes bir göç yaşanacaktı Medine'ye ve artık Mekke, arkasından ağıtların yakılacağı, dâussılalarla methiyelerin dizileceği bir beldeydi. Her inanan gönül gibi artık, Bilal de Medine'deydi.

Nihayet namaz farz kılınmış, insanları ona davet için ezan okunması gerekiyordu. Efendiler Efendisi, cennetteki kameti ulaşılmaz kılan böyle bir vazife için Bilal'i seçmişti. Kalktı ve o yanık sesiyle ezan okumaya başladı. Allah'ın adını, Rasûlü'nün yâdını Mekke'de bu denli haykıramamıştı. Bir zamanlar Mekke'yi 'Ehad.. Ehad..!" diye inleten ses, şimdi; 'Allahü Ekber.. Allahü Ekber..!' diye Medine'de yankılanıyor, insanları Rasûlullah'la birlikte namaza davet ediyordu.

Derken Bedir geldi çattı. Ne tevafuk ki, oradaki parola da; 'Ehad.. Ehad..!' idi. Kureyş, buraya ölümüne gelmişti. Mekke'de elinden kaçırdığı fırsatı burada kaybetme niyetinde değildi. Ona göre hazırlanmış ve başka bir ihtimali akıllarına bile getirmiyorlardı.

Mekke'nin sokak ve dağlarında Bilal'i inim inim inleten Ümeyye de Bedir'e gelenler arasındaydı. Bulutlar güneşin önünde ebedi kalamazdı ya..! Günler değişmiş, çehreler de başkalaşmıştı. Ümeyye de ettiğini bulacak, ektiğini biçecekti. Hem de adam yerine koymadığı kölesi Bilal'in eliyle..! Bir ara Ümeyye'yi gördü Bilal, haykırdı; 'Küfrün başı Ümeyye! İşte şurada..!' Ümeyye ise, Bilal'i hâlâ küçümsüyor, tepeden bakıyordu. 'Bilal! Kölem! Sen mi?' diyor ve aldırış bile etmiyordu. Bulundukları yerden bir tekbir sesi yükseldi. Artık Ümeyye nefes alamıyordu.

Bilal, mükemmel bir insan olmuştu. Ezanı, namazı, kulluğundaki derinlik ve hassasiyetiyle; Hz. Peygamber'in de dikkatini çekiyor ve zaman zaman, 'Hangi amelin sebebiyle bu noktaya ulaştın?' anlamında kendisiyle ilgili sorular soruyordu.

Bir defasında Efendimiz, cennete girdiğini ve önünde bir ses işittiğini anlatıyordu. Cebrail'e bu sesin ne olduğunu sorunca; 'Önünüzde Bilal yürüyor' cevabını almıştı.

Efendimiz'in, cennetin kendisine müştak olduğu üç kişiden biri olarak anlattığı Bilal, aynı zamanda çok mütevazı idi. Bir kısım insanlar, gelip Bilal'in faziletlerinden bahsettiklerinde çok utanmış ve, 'Ben bir Habeşliyim. Daha dün bir köleydim.' demişti.

İnsanların kendisini Ebû Bekir'e tafdil edip ondan üstün tuttukları kulağına gelmişti. Çok şaşırmış, utancından kıpkırmızı kesilmişti ve hemen müdahale etti: 'Nasıl olur?' dedi. 'Ben, onun hasenatından sadece bir haseneyim.'

Efendimiz, onun izdivacıyla bizzat meşgul olmuştu. Evine ziyarete geldiği bir sırada hanımının Bilal'i bir nebze üzdüğünü hissetmiş, 'Sakın Bilal'i gücendirme!' diyerek onu ikaz etmişti. Zira onu üzenin hasenatı tehlikeye girebilir, iyilikleri kabul görmezdi.

Medine güzeldi... İşkenceler mazide kalmıştı... Rasûsullah'la beraberdi... Artık Bilal de bir insandı.. hem de rehber bir insan.. Ama Bilal'in gözünde hâlâ Mekke tütüyor, yana yakıla Mekke'ye methiyeler diziyordu. Bir yüce mefkûreye koşarken nefes nefese, Rabbinin adını orada da haykırmak en büyük hayaliydi. Aynı zamanda her yer vatan değildi.. olamazdı da..!

Aslına bakılırsa Bilal, aslen Mekkeli değildi. Ama Mekke'de çilesi vardı. Çölün kumlarına karışmış teri vardı.. Mekke'de onun yeri vardı... Taşı toprağı hatıralarıyla doluydu. Ezan okurken oraya yöneliyor, sesini daha bir gür çıkarıyordu. Belki de Medine'de bulduğu rahatlığı Mekke'de de yaşayabilmenin özlemiydi bu. Taşına toprağına nağmeler yakıyor, pınarlarının suyundan içebilme özlemiyle yanıp tutuşuyordu.

Hastalanmıştı bir gün... Ateşler içinde yanıyor ve şiddetli bir acı çekiyordu. Halini sorduklarında, belki de ilk günlerdeki çileli günlerini hatırlamış ve unutmuştu herşeyi... Zira Mekke düşmüştü yâdına; ağrıları bir bir gitmiş, oraya olan özlemini, hem de Mekke'nin otuna, dağ ve taşına olan hasretini seslendiriyordu. 'Bilmem ki!' diyordu. 'Mekke vadisinde etrafımı izhir ve celil otları sarmış olarak bir gece daha geçirebilecek miyim? Mecenne suyuna ulaşacağım bir gün daha gelecek mi? Şâme ve Tafîl dağları bana bir kere daha görünecek mi?'

Karıncanın duasına muttali olup ihtiyacını gideren yüce Kudret, elbette Bilal'in yakarışını da duyuyordu. Olacaktı; bunlar da olacak, Bilal'in, Bilaller'in de hasreti dinecekti. Ama zamanı vardı...

Aradan yıllar geçti. Geçen yıllar ile birlikte sılaya olan hasret, önü alınmaz bir talebe dönüşmüştü. Ziyaret için yola döküldüler. Kureyş çok tahammülsüzdü.. Hudeybiye'de durup yoldan geri dönmek zorunda kaldılar... Bir anlaşma vardı, ama Kureyş şimdiye kadar neye sadık kalmıştı ki!? Bir köye saldırıp kan dökerek anlaşmayı ihlâl ederken, yolun sonuna geldiklerinin farkında değillerdi. Artık vakit tamamdı.

Nihayet, müjdesi verilmiş bir fetihle Mekke'ye girdiklerinde, orada artık ne Lat, ne de Uzza kalmıştı.. ne Ebû Cehil'den eser vardı, ne de Ebû Leheb'in hükmü geçiyordu. Hak gelince batılın mumu sönmüş ve işkenceler de bitmişti..! Mekke, gerçek sahibine kavuşmanın bayramını yaşıyordu.

O güne kadar mazlumların iniltisine şahit olan Mekke, ilk kez Muhammedî sadâ duyacaktı. İşaret buyurmuştu Rasûlullah ve çıkmıştı Bilal Kâbe'nin damına... Mekke'nin dört bir ufkunda artık, 'Allahü Ekber.. Allahü Ekber!' hakikatı yankılanıyordu. Mekke'nin yüzü gülmüş, kasvet kaplı atmosferini büyülü bir huzur bürümüştü. Âdeta hayat durmuştu Mekke'de..! Mü'minlerde sevinç gözyaşları, müşriklerde ise korkulu bakışlar hâkimdi. Şaşkınlıktan ne yapacağını bilemeyenler, utancından huzura gelemeyenler vardı. Kendi zaviyelerinden bakıyor ve hayatlarından endişe duyuyorlardı. Halbuki Allah Rasûlü, insanları insanca yaşatmak için gelmişti. Yine enginliğini konuşturacak, her türlü hakaret ve şiddeti reva gören kin tacirlerine bile, 'Haydi gidin, hürsünüz..!' deyiverecekti.

Rasûlullah'la birlikte bütün savaşlara katıldı Bilal..! Veda Haccı'nda bulundu. Ümmetiyle vedalaşırken Allah Rasulü, Bilal'in içine de bir kor düşmüştü. O'nun olmadığı bir mekânı hayal edemiyor, aklına bile getirmek istemiyordu. Ancak O da bir beşerdi ve herkese olan O'na da olacak, bir gün O da, fena ve faniyi bırakıp; ebedi dostluğa, Refik-i A'la'ya ulaşacaktı.

Son ezanını, güneşin gurup ettiği Rasûlullah'ın yüce dostluğa kavuştuğu gün okumuştu. Bu hicrana gönlü dayanacak gibi değildi. Sabah-akşam beraber olduğu Allah Rasûlü'yle artık oturup kalkamayacak, ezanı okuyup arkasında namazını kılamayacaktı. Çok üzgündü. Bağrına taş basıp, yüreğindeki ateşi söndürmeyi defalarca denedi, ama buna imkân yoktu. Deli-divane olmuştu. Gecenin sessizliği çökünce Medine'ye, Bilal de susmuş, bir türlü ezan okuyamıyordu.

Belki de Medine'yi, eski haliyle yâd etmeyi arzuluyor, Rasûlullah olmadan zihnine oradan bir karenin girmesine gönlü razı olmuyordu. Zira o güne kadar okuduğu her ezanın namazını Rasûlullah kıldırmış, attığı her adımda O'nunla hemdem olmuştu. Hatıralarındaki Medine'yi yaşamak, ölünceye kadar bütünlüğüne halel getirmemek için oradan ayrılmak istiyordu.

Aklına koymuştu: O'nun olmadığı yerde Bilal de olmamalıydı. Halife Ebû Bekir'in yanına geldi ve Efendiler Efendisi'nin bir sözünü nakletti ona. Zira Efendimiz, bir gün karşısına almış ve ona:

'Yâ Bilal! Allah yolunda cihaddan daha faziletli bir başka amel yoktur.' demişti.

Ebû Bekir, anlamıştı Bilal'in maksadını. Ortalığı sessizlik bürüdü bir müddet ve arkasından endişe dolu bir sesle,

'Ne demek istiyorsun ya Bilal!' dedi. Bilal'in cevabı hazırdı:

'Ölünceye kadar kendimi Allah için vakfetmek.'

Aynı hicran, Hz. Ebu Bekir'i de yakmıyor muydu? Gözyaşlarına hâkim olamadı ve narin bir ses tonuyla Bilal'e tekrar döndü; 'Ezanımızı kim okuyacak?' dedi.

Zira, Bilal bir âlem olmuştu. Çileli günlerin bir hatırasıydı. Medine 'Allahü Ekber'i ilk onunla duymuş, aynı sadâyı Mekke'ye o taşımıştı. Rasûlullah'ın müezziniydi. Mukadder beşer yolculuğu devam etse de, günde beş vakit ezan ve namaz arkada kalanlara birer borçtu. Bilal de giderse, ezanları kim okuyacaktı..? Her ikisi de hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Bir ara kendini toparladı Bilal ve inleyen bir sesle; 'Rasûlul-lahtan sonra ben ezan okuyamam!' diyebildi.

Belli ki, Ebû Bekir'in ısrarı bir netice vermeyecekti. Bilal'i durdurmak mümkün değildi. Öylesine kararlıydı ki, bir adım daha attı ve Halife'ye:

'Sen' dedi. 'Beni, Allah için mi satın alıp hürriyete kavuşturdun, kendin için mi?'

Ebû Bekir gibi varlığının tamamını Allah yolunda seferber eden birisi, kendisi için bir adım atar mıydı hiç? 'Elbette Allah için' cevabın verdi. Bunun üzerine boynu bükük Bilal'in ağzından şu cümleler dökülmeye başladı:

'Şayet beni kendin için satın alıp hürriyete kavuşturmuşsan, yanında tutabilirsin. Hakkın var buna.. o zaman dediğini yaparım. Ancak bunu, Allah için yapmışsan bırak da bugün ben, Allah için cihad edeyim.'

Yüreğe bir taş daha basmak gerekiyordu ve artık Bilal için Medine uzaktan bakılan bir şehirdi. En çok sevdiği, arkasından ağıtlar yaktığı Mekke de artık yarasına merhem olamazdı ve oraya dönmeyi de düşünmüyordu. O sıralarda Şam tarafına gitme hazırlığında olan bir seriyye vardı.. katıldı aralarına ve sonrasında hiç durmadan Allah için koşturdu durdu. Zira, yarasına ancak Allah için attığı adımlar merhem olabiliyordu.

Zaman ilerliyordu. Ebû Bekir de gurub etmiş, bayrağı artık Ömer taşıyordu. Bilal'i özleyen, Bilal'in ezanına hasret kalanlardan biri de şüphesiz Ömer'di. Aynı hasreti yaşayan binlerce insan vardı Hicaz'da. Dindirilmesi mümkün olan bir hasretti bu. Konuştular aralarında ve bir nebze de olsa dindirmeye karar verdiler. Halife Ömer gidecek ve getirecekti Bilal'i tekrar Medine'ye...

Ömer düştü yola ve Şam'a geldi bir gün. Aradı ve buldu Bilal'i. Aradan yıllar geçmişti. Oturup hasret giderdiler saatlerce... Mekke'den bu yana kopup gelen iki dostun dertleşmesiydi bu... Hicranı, sadece Bilal yaşamıyordu ki..! Hicaz'ın yası, bitip tükenme bilmiyordu... Bir anlık teneffüs bile olsa, yüreklere bir nebze su serpilmeliydi... Sonra sözü ezana getirdi Ömer... 'Ne olur, bir defa' dedi ve ısrar etti: 'Medineliler seni.. ezanını bekliyor ya Bilal..!'

Yumuşamıştı Bilal. Zira, önünde sadece bir fert değil, sosyal bir talep duruyordu. Belki de dualar külliyet kesbetmiş ve kabul vakti gelmişti.

Bir de rüya görmüştü Bilal! Yıllarca hasretiyle yanıp tutuştuğu Efendisi, Efendimiz gecesine teşrif etmiş, 'Bu kadar ayrılık niye ya Bilal! Bizi ziyaret vakti gelmedi mi?' demişti.

Bir iktirandı bu... Doğruca Medine'nin yolunu tuttu. Oraya gelinceye kadar, bütün hatıralarını yeniden canlandırdı zihninde. Medine'de okuduğu her ezanın imamı Rasûlullah'tı ve Bilal de Medine'ye gidiyordu. Sanki yeniden karşılaşacakmış gibi heyecanlanıyor, yürüdüğünün bile farkına varmıyordu. Uçuyordu âdeta...

Derken ulaşmıştı Medine'ye. Doğruca Efendimiz'in kabrinin başına geldi. Çok duyguluydu. Yıllar sonra pâk yüzünü göremese de O'nun, kendi halini gördüğünden emindi. Bir hasbihaldi bu..! Hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Orada, iki yâdigar; Hasan ve Hüseyin'le karşılaştı. Görüp karşılaştığı herşey Efendisini, gönlünun sultanını hatırlatıyordu. Kendini kaybetmişti Bilal! Onları kucaklıyor, öpüp öpüp sarılıyor ve kokularında Rasûlullah'ı duymaya çalışıyordu.

Sevinen sadece Bilal değildi ki! Geldiğini duyan herkes, ayrı bir sevinç yaşıyordu. Hz. Hasan ve Hüseyin, bir fırsat yakalamışlardı. Bırakmadılar onu, değerlendirmek istediler. Bilal'in olduğu yerde, ezanı da Bilal okumalıydı ve sabah ezanını okuması için boynuna sarılıp yalvardılar âdeta. Belli ki istek, Ömer'den değil, bütün Medine'den geliyordu.

Gecenin karanlığı veda edip Medine aydınlanmaya durunca, o gece mescitten bir nida yükselmeye başladı: 'Allahü Ekber.. Allahü Ekber..!'

Ezan okunuyordu. Ama bu ezan, bu ses, tanıdık bir sesti... Evet.. evet, Bilal'in sesiydi bu..! Onun sesi kulaktan girince gönüllere, Rasûlullah tahtını kurmaz mıydı hiç..?

Rüya değil, gerçekti bu..! Bilal.. ezan.. Rasûlullah ve Medine... O kadar bütünleşmişlerdi ki, dâussılayla yanıp tutuştukları Mekke'ye bir fetihle girdiklerinde bile geri dönmüş, Medine'yi şenlendirmeye devam etmişlerdi..!

Medine sarsılmıştı âdeta. Dalga dalga yankılanan Bilal'in sesini duyan herkes, evinden fırlıyor ve heyecanla mescide doğru koşmaya başlıyordu. Kadın-erkek, çoluk-çocuk, aynı sarsıntıyla doğruluyor, Medine'de bayram yaşanıyordu. Sanki Rasûlullah hayata geri dönmüş, Bilal de mescidde, Allah Rasûlü'nün kıldıracağı namazın ezanını okuyordu.

Daha Bilal'ın ezanı bitmeden, yığılmıştı Medine mescidin önüne..! Heyecan doruk noktaya ulaşmıştı. Duyup gördüklerinin, rüya değil gerçek olduğunda şüpheleri kalmamıştı artık..! Göz pınarları ceyhun olup çağlamaya durmuş, o güne kadar görülmeyen bir gözyaşı döküyordu Medine..! Hıçkıra hıçkıra ağlıyorlardı. En çok ağlayan ise, şüphesiz Halife Ömer'di.

Bilal'in ise, bu heyecanı kaldıracak takati yoktu, tekrar vedalaştı Medinelilerle, attı yine kendini Şam cephelerine..!

Hayata veda zamanı gelip ölüme el sallarken Bilal, 'Yarın dostlara kavuşacağız! Muhammed ve yanındakilere..!' diyordu. Bunu duyan hanımı bir taraftan ağlıyor, diğer yandan da dövünüp çırpınıyordu. Teselli yine Bilal'e düşmüştü:

'Bir vuslat bu. Ne mutlu bize!'

Hicretin üzerinden 20 yıl geçmişti. Bilal, 60 küsur yılı geride bırakırken, fena ve faniye de veda ediyor, ebedi dostlukla bitmeyecek bir vuslat yaşıyordu.

Bilal..! Müezzinimiz..!

Medine, Mekke, Hicaz derken, bugün ezanın dünyaya yayıldı, ey Bilal! Sadece dünkü Medine değil, bütün dünya bekliyor ezanını bugün..! Belki sesimiz kısık, sosyal talebimizi seslendirecek bir Ömer yok aramızda, hatırı sayılan..! Seninle hasbihal edebilecek kametten yoksunuz... Boynuna sarılıp yalvaracak bir Hasan ve Hüseyin'den de mahrumuz bugün..! Bir fetret yaşıyoruz ki sorma..! 'Gel artık!' diyebilecek ne dudaklarımızda fer, ne de dizlerimizde derman kaldı. Bir bükük boynumuz var; akışı değiştireceğine inandığımız bu acziyetimizle, halimiz bir lisan, gözlerimiz rahmet kapısında ve ezanımızın okunacağı günü, bayram yaşayacağımız anı bekliyoruz..!

Reşit HAYLAMAZ

İbn-i Heysem

iF
İlk Müslümanlar ilim ufukları, hakikat tutkusu ve araştırma aşklarıyla varlık ve eşyayı didik didik etmiş, çağlar boyu birer kaynak olarak herkesin başvuracağı çok önemli tespitlerde bulunmuş, uğradıkları her yeri kendi engin zevklerine göre yeniden şekillendirmiş ve tıpkı cennetlerin koridorları hâline getirmişlerdi...


Miladî takvimin birinci bin yıl sonu; matematik, fizik ve astronomide zirvenin yaşandığı bir dönemdir. Bu ilim dallarının hepsinde aktif ve üretkenliği ile öne çıkan, 12. asırdaki halefleri tarafından "İkinci Batlamyus" olarak adlandırılan ilim adamı İbn-i Heysem'dir.

10. asrın ikinci yarısında Irak'ta -muhtemelen Basra'da- doğmuş olan İbn-i Heysem, Batı'da "Alhazen" olarak da bilinir. Alhazen, onun ilk adı olan "El-Hasan"ın Lâtinceye çevrilmiş hâlidir. İbn-i Heysem, ilmin hâmîsi olan ve özellikle astronomiye ilgi duyan Fatımî Halifesi el-Hakîm'in hükümdarlığı devresinde Kahire'ye gelmiş, el-Ezher Üniversitesi'nin himayesinde ölümüne kadar (1040'lı yıllar) yaşamaya devam etmiştir. İbn-i Heysem, Halife'ye Nil'in su akışını kontrol etmek için bir hidrolik projesi sunmuş -bu, Asuan barajının ilk projelerinden biridir- ancak Halife, projeyi reddetmiştir.

İbn-i Heysem; matematik, astronomi ve fizik ilminin diğer dallarındaki yoğun araştırma döneminden bir buçuk asır sonra dünyaya gelmiştir. Beni Musa, Sabit bin Kurra, İbrahim bin Sinan, el-Kûhî1 ve İbn-i Sehl gibi âlimler eğri yüzeyleri ve katıları ölçmüş, yeni geometrik metotlar icat etmiş ve integral toplamları metodunu geliştirmişlerdir. Bu bilginler, astronomideki matematik verileriyle, gözlem verilerini birleştirmiş ve merceklerin ilk optik hesaplarını formüle etmişlerdir.

Yukarıdaki biyografik bilgilerin dışında İbn-i Heysem'in hayatı hakkında az şey bilinmektedir. Ne var ki, onun ilme katkısı çok açıktır. İbn-i Heysem'in görüntü ve ışık teorilerini ihtiva eden optik üzerine çalışmaları, 17. yüzyıldaki ilerlemelere ışık tutması açısından, onun bilime en önemli katkılarındandır. İbn-i Heysem'in geometri ve sayı teorisine kattığı zenginlik, Arşimet'in tesiri altında devam edegelen yaklaşımların çok ötesine geçmiştir. Ayrıca, ilmî araştırmalarda deneye öncelik veren İbn-i Heysem, modern bilimin temellerinin atılmasında inkâr edilemez bir yere sahiptir.

Antik bibliyografyacılar, 50'den fazlası günümüze ulaşan, en az 96 ilmî çalışmayı İbn-i Heysem ile birlikte anmaktadırlar. Sahasında otorite sayılan ve hacimli bir kitap olan Kitab el-Menazir (Optik Kitabı)2-4 dışındaki çalışmalarının yarısı sadece matematik, 14'ü optik ve 23'ü astronomi üzerinedir. İbn-i Heysem ayrıca matematik felsefesi, statik, hidrostatik ve zamanının -cebir hariç- bütün matematik dallarıyla alâkalı değişik konular üzerine yazmıştır.

Orta Çağ'da Lâtince, İtalyanca ve İbraniceye çevrilen İbn-i Heysem'in çalışmalarına gösterilen itibar ve bu eserlerin tesiri çok az esere nasip olmuştur. Onun, Optik Kitabı ve Yakıcı* Parabolik Aynalar Üzerine adlı incelemelerinin Lâtince tercümeleri, optik çalışmalarına yüzyıllarca kaynaklık yapmıştır. Matematik sahasındaki çalışmaları da; Roger Bacon, Fribourg'lu Frederick, Kepler, Snell, Descartes, Huygens ve daha nicelerine tesir etmiştir.

İbn-i Heysem geometrik çalışmalarının birinde, paraboloid ve küre gibi katıların hacmini hesaplamıştır. O, integral toplamı metodunu kullanmış ve Öklit'in Elementler adlı kitabındaki bir önermeyi genelleştirmiştir. Başka bir incelemede, iki boyutlu şekillerde çevre aynı olmak şartıyla çemberin en büyük alana, katılarda ise yüzey aynı olmak şartıyla kürenin en büyük hacme sahip olduğunu ispatlamanın yolunu açmıştır. Bu problemleri çözmek için İbn-i Heysem, ikili integrale yol açan, katıların bilinen ilk açı teorisini formüle etmiştir.1-3 Bu çalışma, projektif metot ve sonsuz küçükler metodunu birleştirmekle matematik sahasında zamanının en ileri incelemesi olmuştur.

İbn-i Heysem'in en önemli geometrik incelemelerinden bazıları, konik kesitler** teorisi üzerinedir. MÖ 3. asırda yazılan Apollonius'un Konikler adlı eseri, MS 9. asırda Arapçaya çevrilmiştir. Fakat Konikler'in son (sekizinci) kitabının Yunanca aslı uzun zaman önce kaybolmuştu. İbn-i Heysem'in hacimli bir incelemesi, kaybolan bu kitabın yeniden inşası için kullanılmıştır. O ayrıca, antik zamandan beri bilinen düzgün yedigen gibi katı cisimleri ve yenilerini inşa etmek için konik kesitleri kullanmıştır.1

Kendinden önceki matematikçiler, yeni geometrik şekil modellemeleriyle ilgili özel problemler üzerine yoğunlaşmışlardı. Oysa İbn-i Heysem, geometrik şekillerin, konik eğrilerinin arakesitleri yardımıyla sistematik olarak kurulabileceğini göstermiştir. Ayrıca, bu eğrilerin, noktalar halinde inşa edilebileceği ve sürekli olarak çizilebileceğini ortaya koymuştur. İbn-i Heysem "nokta tabanlı geometrik transformasyon***" üzerine yaptığı çalışmalarıyla, sürekli hareket kavramının geometriye girmesine vesile olmuş, ardından, ilk defa geometriye dayalı bir uzay kavramını geliştirmiştir.1

Yukarıdaki çalışmalar tarihçiler tarafından, haksız olarak İbn-i Heysem'in 17. yüzyıldaki haleflerine atfedilmiştir. Ayrıca,

İbn-i Heysem’in görüntü ve ışık teorileri ihtiva eden optik çalışmaları, 17. yüzyıldaki ilerlemelere ışık tutnasu açısından, onun bilime en önemli katkılarındandır. İbn-i Heysem’in geometri ve sayı teorisine kattığı zenginlik, Arşimet’in tesiri altında devam edegelen yaklaşımların çok ötesine geçmiştir.
onun optik üzerine çalışmaları, optik teriminin anlamını değiştirmiş ve bu alanda deneyi, "ispat normu" olarak belirlemiştir. Onun optik sınıflamasının getirdiği ilmî zihniyet değişmesi, iki alanda kendini gösterir: Birincisi, bir görüntü teorisi ve bununla bağlantılı göz fizyolojisi ve idrâk psikolojisi; ikincisi, geometrik ve optik fiziğe ait bir ışık teorisidir.

Bir cismin görülmesinde gözden çıkan ışınların iş gördüğünü iddia edenler ile cisimlerden gelen ışınların asıl sebep olduğunu savunanlar arasındaki doktrinler geçmiş dönemlerde rekabet etmiştir. İbn-i Heysem, bunların yerine, görünür nesnenin her noktasından çıkan ışınların, göze doğru yayıldığını iddia etmiştir. Böyle olunca, göz görünüşte sadece bir optik sisteme göre çalışacak şekilde yaratılan hususi bir organ olmaktadır. İbn-i Heysem, daha sonra, bütün noktalardan gelen ışınların yardımıyla görüntünün göz tarafından nasıl algılandığını açıklamıştır.

Onun optik teorileri, deneylerle ortaya koyduğu temel prensiplere dayanır. Deneylerini, kendi tasarlayıp yaptığı bir alet ile gerçekleştirmiştir. Bu deneylere dayanarak İbn-i Heysem, bir camera obscura’yı (karanlık oda) optik çalışmalara sokan ilk kişidir. İbn-i Heysem ayrıca astronomik mânâda ışığın kürelerden geçerken sapmasını keşfetmiş ve Ay ışığı için doğru açıklamayı yapmıştır. İbn-i Heysem'den beri ampirik metot ve ortaya atılan hipotezlerin deneyle test edilmesi genel bir araştırma pratiği olarak değil, aynı zamanda ispat normu olarak görülmüştür.



Dipnotlar
1 Roshdi Rashed, Les Mathématiques infinitésimales du IXe au XIe siècle, 4 vols. (al-Furqan Islamic Heritage Foundation, London, 1993 to 2002).
2 M. Nazif, Al-Hasan İbn-i al-Haytham, Buhuthuhu wa kushufuhu al-basariyya, 2 vols. (Nuri Press, Cairo, 1942 to 1943).
3 Roshdi Rashed, Ed., Encyclopedia of the History of Arabic Science, 3 vols. (Routledge, London/New, 1996).
4 Sabra, The Optics of Ibn al-Haytham: Books I-III on Direct Vision (Warburg Institute, London, 1989).

* Eski devirlerde, çukur aynaların ışığı toplama özelliğinden yararlanarak ateş elde edilmekteydi. Bu metot, dev aynalar yardımıyla düşman gemilerinin yakılması gibi askerî maksatla da kullanılmaktaydı.

** Konik kesitler; elips, hiperbol ve parabolü ihtiva etmektedir.

***Bu cümle ve bir önceki cümlede geçen “pointwise” kelimesini, “nokta tabanlı” olarak çevirmeyi uygun buldum. Prof. Rashed ile e-posta yazışmamda, “nokta tabanlı geometrik transformasyon” ile modern matematikte kullanılan afin transformasyonu yani bir uzaydaki herhangi bir noktayı yine aynı uzayda bir veya birkaç noktayla eşleştirme şeklindeki haritalamayı kasdettiğini belirtti. Teknik olarak şunu da ekleyelim ki, afin transformasyonda, başlangıçta aynı doğru üzerinde yeralan noktalar transformasyon sonrası da aynı doğru üzerinde yer alır ayrıca doğrunun orta noktası değişme’den kalır.

Roshdi RASHED

Ez-Zehravi

iF
İlk Müslümanlar ilim ufukları, hakikat tutkusu ve araştırma aşklarıyla, varlık ve eşyayı didik didik etmiş, çağlar boyu birer kaynak olarak herkesin başvuracağı çok önemli tespitlerde bulunmuş, uğradıkları her yeri kendi engin zevklerine göre yeniden şekillendirmiş ve tıpkı cennetlerin koridorları hâline getirmişlerdi. Herkes onlara ve dünyalarına imreniyor, yüreklerinde kin ve nefret tanımayanlar gönüllü olarak onların vesayetine koşuyordu.” 1

İşte bu araştırma âşıklarımızdan birisi de Yükselme Dönemi Endülüs Emevî tabiplerinden olan Halef İbn Abbas ez-Zehravî’dir. Ebu’l-Kasım künyesiyle Milâdî 930’da Endülüs medeniyetinin merkezi olan Kurtuba’ya yakın ez-Zehra kasabasında dünyaya gelmiştir ve muhtemelen ismini de doğduğu bu kasabanın ismine atfen almıştır.

930’da başlayıp 1013’te son bulan 83 yıllık ömründe özel hayatına dair teferruatlı bilgiler vermemesine rağmen, ortaya koyduğu eser ve çalışmalar hakkında çok geniş bilgiler bırakmıştır. Avrupalılar tarafından genellikle Abulcasis ve Albucasis olarak ün kazanan Zehravî, Endülüs Emevilerinin bir kültür merkezi olan Kurtuba’da eğitim ve öğrenimini görmüş, burada kurulan okulda birçok ünlü bilim adamıyla birlikte tıp ilmini, o dönemin büyük ustalarından olan İbn-i Cülcül, Ebu Bekir er-Razî, İbnü’l-Cezzar el-Kayrevanî gibi ilim adamlarından almıştır. Bu eğitim ve öğretim ile hem teorik, hem de pratik anlamda kendisini çok iyi yetiştirdiği gibi, yanında da değerli birçok ilim adamı yetişmiştir. Ayrıca tıp ilminin yanında fizik, matematik ve astronomiyle de ilgilenmiş, kendini geliştirmiş ve hattâ ilim meclislerinde bu ilimlerle ilgili münazaralara katılmıştır. Yaptığı çalışmalarla modern cerrahinin öncülüğünü yapan ez-Zehravî, tıp ilminde hem teorik, hem de pratik olarak uzmanlaşınca, kendisini çok genç yaşta saray doktoru olarak Emevî sarayında bulmuştur. Önce Halife Üçüncü Abdurrahman, sonra da Halife İkinci el-Hakem dönemlerinde sarayın özel doktorluğunu yapmıştır. Bu iki halife de ilme verdikleri destek ve himaye ile ez-Zehravî’nin zirveye çıkmasında çok önemli rol oynamıştır. Bütün hayatını tıbbî ilimlere ve eczacılık sahasındaki çalışmalara veren ez-Zehravî, 10. asrın en ünlü cerrahlarından olmuştur. Dr. Cambell, ez-Zehravî’nin tıp ile ilgili prensipleri için “Avrupa tıp müfredatındaki Galen’in ilkelerini geride bırakmıştır.” diyerek onun büyüklüğünü itiraf etmiştir. İnsaf sahibi Batılı bilim adamları, bu bilgilerin İslâm dünyasından (Emevîler) cihana yayıldığını da itiraf etmişlerdir.

Evet, burada ez-Zehravî’nin şahsında şekillenen ancak 8. asırdan başlayarak Avrupa Rönesansı’na gidecek asırlarda yol haritalığı yapanlar, İslâm Dünyası’nın bu çağlar aşan ilim adamları idi. Öyle ki, o dönemin onlarca ilim adamı, M. Fethullah Gülen Hocaefendi’nin de ifadesiyle, “..didik didik ediyordu eşya ve hâdiseleri durup dinlenme bilmeden: Çağdaşları her şeyi uzaktan uzağa seyrededursun, o her gün yeni yeni tespitleriyle yürüyordu varlığın özüne ve özlerin de özüne doğru… O her zaman yeni bir şeylere ulaşma peşindedir; ufku, hedefi ve imkânlarının fersah fersah önünde, ilim ve irtifaı en yüksek uçanlardan daha yüksek; sermayesi bir damla olduğu durumlarda dahi gözlerinde her zaman engin deryaların o mehabetli görüntüleri; kanatlarını ümitle açar-kapar ve bu uzun yolculukta tek kuruş sermayeye sahip olmasa da, dünyanın hazinelerini ayaklarının altında hissediyor gibi yürür hedefine. Evet bunların insanlığa armağan ettikleri eserler çağları aşacak nitelikte ve Batı Rönesansı’na öncülük yapacak mahiyettedir.” 1

Esasında ez-Zehravî’ yi günümüze kadar taşıyan şey, tıp ilminin farklı yönlerini içine alan ve 30 makale, 200 şekil ve yaklaşık 1.500 sayfadan oluşan iki ciltlik Kitabu’t-Tasrif Limen Aceze Ani’t-Te’lif adlı tıp ansiklopedisi mahiyetindeki eseridir. Ayrıca üzerinde çalıştığı ihtisas alanları ve bunlarla ilgili icat ettiği tıbbî âletlerle de ilmî şöhretini artırmıştır. Bu çalışmalarıyla hem çağına, hem de kendisinden asırlarca sonra gelen bilim adamlarına ve onların yaşadığı asırlara öncülük etmiştir.

Zehravî’nin yazmak için tam elli yılını verdiği yukarıdaki eseri uzun yıllar gerek İslâm dünyasında, gerekse Orta Çağ Batı dünyasında cerrahî alanında hep başeser olarak kalmış, üzerine yeni bir eser yazılamamıştır. Özellikle cerrahî alanında ilk kitap olan bu büyük ansiklopedik eser, çok önemli bir kaynaktır ve hem Doğu’da, hem de Batı’da klâsik eserler arasına girerek yaklaşık 300 yıl, Avrupa’da tıp müfredatının bir parçası olmuştur. Zehravî, bu eserinde tıbbî etikle yoğrulmuş bir tıp modeli sunmuş ve tıbbî uygulamaları simyadan, felsefeden ve ilâhiyattan da ayırmıştır.

Uzmanlık alanları ve icat ettiği âletler
İslâm dünyasının en büyük cerrahı ve anatomisti olan ez-Zehravî, uzmanlık alanlarını ve cerrahide kullandığı 200 kadar âleti, yazdığı eserinde resimlerini de çizerek teferruatlı olarak anlatmıştır. Böyle bir üslûp o güne kadar hiç kullanılmamıştır. Zengin muhtevası ve yeni üslûbundan dolayı yazdığı bu eser, asırlar boyu tıp ilmi ile uğraşan doktor ve cerrahların bir başvuru kaynağı olmuştur.

A- Dahiliye ve genel cerrahîdeki yenilikleri
Modern cerrahinin öncüsü olan ez-Zehravî, cerrahideki ilk ve orijinal büyük buluşları gerçekleştirmiş, böylece cerrahlığı müstakil bir ilim hâline getirmiştir ve böylelikle Müslüman cerrahların da öncüsü sayılmıştır. Tarih, şiir, hadîs ve mantık konularında yaklaşık yüz adet kitap yazan ve 994-1064 yılları arasında yaşayan İbn Hazm’ın ifadelerine göre, ez-Zehravî mesleğinde zamanının en verimli ve en ciddi şekilde çalışan doktoru idi. Meşhur fizyolojist Halen’e göre de onun eserleri 14. asırdan önce yaşamış bütün cerrahlar için yegâne kaynak idi. Avrupalılar asırlarca onun eserlerini incelemiş, faydalanmış ve bunlara dayanarak yeni icatlar yapmışlardı. Yani ez-Zehravî, kendi devri içinde yapılması imkânsız gibi görülen uzmanlık alanlarındaki birçok ameliyatı gerçekleştirmiş ve tıp ilmine büyük katkılarda bulunmuştur. Dahiliye ve genel cerrahide yaptığı yeniliklere bir göz atılırsa;

1- Tıp dünyasında çok dikkat çekici bir hastalık olan hemofiliyi (kanarca) ayrıntılı olarak tanımlayan ilk hekimdir.

2- Ameliyatlarda kanın akmasını önlemek için damar dikimi ile damarları birbirine birleştirmeyi, böylece bu usûlle kanamayı önlemeyi ez-Zehravî bulmuştur. Fakat ondan 6 asır sonra ( l6. asır) gelen Fransız doktoru Ambroise Pare bu uygulamayı bulduğunda büyük bir kâşif olarak lanse edilmiş ve ez-Zehravî’den ne yazık ki hiç bahsedilmemiştir.

3- Diğer bir önemli buluşu da ameliyat ipliği olarak kedi bağırsağını kullanmasıdır ki, bu uygulama günümüz cerrahları tarafından da (kat-kut diye tâbir edilir) çok yaygın olarak kullanılmaktadır.

4- Eklem iltihaplarının tedâvisini de yine ilk defa gerçekleştiren ez-Zehravî olmuştur.

5- Böbrek ve mesanede oluşan taşları ameliyatla çıkarma metodunu ilk kez ez-Zehravî bulmuştur. İdrar yollarında sonda kullanmayı gerçekleştiren de ilk o olmuştur.

ez-Zehrâvî’nin”et-Tasrif Limen Aceze Ani’t-Te’lif” adlı eserinin Latince çevirisinden bir sahife

6- Akciğer iltihaplanmaları üzerinde çalışarak, ilk kez ameliyatla göğsü yarıp dağlama yoluyla tedavi etmeyi başarmıştır.

7- İlk kez fıtık ameliyatını yapan da ez-Zehravî’dir.

8- İlk kez karaciğer hastalıklarını teşhis etmesi, ağız yaraları ve şişmeleriyle ilgili tedavilerde de başarılı olması, nereden bakılırsa bakılsın kendi dönemi için çok önemli bir çalışma olarak kaydedilmiştir.

9- O zamana kadar tek bir hastalık olarak bilinen guatr ve tiroid bezi kanserini ayrı ayrı tarif eden ve teşhis koyan da ez-Zehravî’dir.

10- Bunun yanında yaraların cerahat toplamasından, apselerin boşaltılmasından ve yüz sivilcelerinin tedavisinden de ilk bahseden kişi olmuştur.

11- Hemoroid hastalığı ve çocuğun sünnetiyle ilgili bilgileri de yine ez-Zehravî vermiştir.

12- Bunun yanında göğüs kanserinin ameliyatla nasıl tedavi edileceğini de ilk o göstermiştir.

13- Ameliyat sonrası dikiş izlerini en aza indirmeye çalışması bugünün estetik cerrahisine ışık tutmuştur. Yani ilk estetik ameliyatı yapan da ez-Zehravî’dir.

18. asırda İngiliz doktor Percival Potti, omurilik tüberkülozları ve artrit ile ilgili teşhis ve tedâvi usûllerini kamuoyuna “Potti” adı ile duyrulurken, ez-Zehravî tam 8 asır önce bunun tedavisini yapmıştır.

Zehravî’nin bu uzmanlık alanında icat edip kullandığı, orijinalliği ile de doktorların hayranlığını uyandıran ameliyat âletlerini ilk defa sterilize ettiğini de unutmamak gerekmektedir. Ayrıca bu cerrahî âletlerini ilk defa sistematik olarak sınıflayan da ez-Zehravî’dir. Meselâ “boru-bıçak” adı verilen ve ince bir boruya benzeyen âleti, kurşun kaleme benzeyen ucu biraz toparlak, pürüzsüz ve kaygan bir âleti, deriyi ameliyat anında tutmaya yarayan çok sivri ve üç uçlu uzun saplı çapaya benzeyen bir âleti, çıban ve şişlerin çıkarılmasına yarayan âleti, tırtırlı ve sivri demir testereye benzeyen âleti, eklem ameliyatları için ucu eğri bıçağa benzeyen âleti, kan ameliyatlarındaki “kürle dikişi” denen sekiz dikişi, tek ipliğe geçirilen iki iğneli dikiş usûlünü, kedi bağırsağından imal edilen ameliyat ipliğini, bütün dikişlerde ve özellikle karın boşluğu altındaki cerrahî müdahalelerde havsalanın yatakta dik ve yüksek tutulmasını ilk defa o uygulamış ve bütün bunları tıp dünyasına miras bırakmıştır. Fakat bunları 20. asır başlarında Alman cerrah Frederick Trendelenberg’in kullandığı sanılmıştır.

B- Ortopedik cerrahideki yenilikleri
1- Dünyanın ilk ortopedi cerrahı da olan ez-Zehravî, bu bilim dalında çok önemli buluşlara imza atmıştır. Buluşları tam 10 asır boyunca, yani 20. asır başına gelinceye kadar hep Batılı bilim adamlarınca yeni bir buluş diye ortaya atılmıştır. Yaptığı ameliyatlar ve geliştirdiği ameliyat usûlleri, Batı’da 500 yıl boyunca cerrahî tekniğinin en üst seviyesini temsil etmiştir. İlk dizkapağı ameliyatını gerçekleştirmiştir.

2- Çıkan omuzu yerine koyma tekniğini de o bulmuştur ve günümüzde bu teknik hâlâ aynı şekilde uygulanmaktadır.

3- Kırık ile ilgili yaraların bakım ve tedavisinde alçı sargısından bir pencere açarak yarayı tedavi ve kontrol etmeyi de ilk o geliştirmiştir.

4- Bunun yanında omurilikte meydana gelen zedelenme ve kırılmalardan dolayı oluşan felç ve kısmî felçleri de ilk defa ez-Zehravî tedavi etmiş ve dünya tıbbının ayakta durması adına mühim bir miras bırakmıştır.

C- Kadın hastalıkları ve cerrahi
Zehravî’nin dönemine gelinceye kadar cerrahiyle ilgili eser yazmaya kimse yanaşmıyordu. Çünkü ameliyatlardan sonra hastanın bakımı zordu ve ölüm oranları fazla oluyordu. Bundan dolayı, doğrusu ameliyat yapmaya da hekimler cesaret edemiyorlardı. Neticede cerrahî sahada eserler de yazılmıyordu. İşte böyle bir zamanda ez-Zehravî ortaya çıkmış ve meşhur eserini kaleme almıştır. Başta İstanbul kütüphanelerinde olmak üzere et-Tasrif’in 86 yazma ve basma nüshası vardır. Eser ilk defa 12. asırda Cremonalı Gherard tarafından Lâtinceye tercüme edilmiş, sonra İbraniceye ve Provençalcaya çevrilmiştir. Bu eser, 18. asırda Fransa’ya girmiş, yüzyıl boyunca Fransa’da tıp cerrahisine hâkim olmuş ve böylece ez-Zehravî Hipokrat ve Galen ile birlikte anılmaya başlamıştır.

1- Kadın hastalıklarıyla ilgili yeni usûller ve metotlar bulan ez-Zehravî doğumun kolay olması için ilk defa yeni teknikler uygulamıştır. Doğum sırasında bebeğin ters gelmesi ciddi bir problem olarak hekimleri endişelendirirken, ilk defa ez-Zehravî bu duruma müdahale etmeyi tavsiye etmiştir. Tavsiye edilen bu usûl, doğum için oldukça faydalı ve doğumu kolaylaştırıcı mahiyettedir. Ancak ez-Zehravî’nin tavsiye ettiği bu metodu uygulamaya tam 900 yıl sonra gelen Stuttgart’lı jinekolog Walcher teşebbüs edebilmiştir. Zehravî’nin ismini hiç kullanmadan maalesef bu buluşa da “Walcher buluşu” denmiştir.

2- Rahimlerde meydana gelen şişme ve urların tedavisiyle ameliyatını da ilk kez ez-Zehravî yapmış ve rahim kanseri ile ilgiliçok mühim bir çözümü miras bırakmıştır. Bu alanda icat ettiği ve kullandığı âletler ise; doğum ve rahim ameliyatları için makaslar, huniler, aynalar; çift uçlu, burgulu, kaşığa benzeyen ve çok ince uçlu, çatal uçlu bıçaklar; sapan ucuna benzeyen, uzun ağızlı, dişli, penseye benzeyen çatallar; yeni doğan bebeklerin idrar zorluğuna karşı, çok hassas ve ince ameliyat âletleridir.

D- Diş cerrahisindeki yenilikleri
Zehravî’nin doğduğu yer olan Kurtuba, dönemi itibariyle medeniyet dünyasının merkezi konumundaydı ve burada kaleme alınan et-Tasrif, Batı’nın Orta Çağ dünyasına tamamen hâkim olmuştu. Bütün hekimlerin bir başvuru kaynağı durumunda olan et-Tasrif, asırlarca Salerno, Montpellier ve diğer Avrupa ülkelerinde ders kitabı olarak okutulmuştu. Başta da ifade edildiği üzere İtalyan ve Fransız cerrahlar üzerinde de tesirli olan bu eser, böylece ez-Zehravî’nin ve çalışmalarının modern döneme kadar yaşamasını sağlamıştı. et-Tasrif in yapılan bu tercüme ve çevirilerle tıp kamuoyuna girmesi Batı’da daha da geniş bir yankı uyandırmasını sağlarken, Orta Çağ bilim adamlarından sayılan Fransız Guy de Chauliac’da, ez-Zehravî’den faydalandığını ifade etmiş ve eserinin en az 200 yerinde ez-Zehravî’den bahsetmiştir. Zehravî’nin ağız sağlığı ve diş bakımı ile ilgili çalışmalarına gelince;

1- Diş çürüklerinin cerrahî usûllerle çekilmesi ve çekimden sonraki tedâvi usullerini de ilk defa o bulmuştur.

2- Problemli diş meselesini, protez anlamında çözmek için iki diş arasına orta kalınlıkta bir altın ip bağlayarak halletmiş ve böylece dişlerde protez kavramını getirmiştir.

3- Aynı hizada olmayan ve deforme olmuş dişlerin problemlerini ve bunların nasıl düzeltileceğini ele almıştır.

4- Sığır dişlerinden yapay diş hazırlama ve bunlarla kusurlu olan dişleri değiştirme tekniği de ona aittir. Tıp dünyasında çok dikkat çekici bulunan bu alandaki âletleri şunlardır: Ağızda kırılan dişi ve diş köklerini çekmek için 10’a yakın âlet; dişleri törpülemek ve çekme sırasında rahat çalışmak için 7-8 çeşit âlet; toz hâlindeki ilâcı boğaz ve dişetlerine ulaştırmak için, ince ve uzun bir huniye benzeyen âlet.

E- Kulak-burun-boğaz ve göz cerrahisindeki yenilikleri
13. asır sonlarında Fransız doktor Lonfrange, ez-Zehravî’nin eserini detaylarıyla inceleyip, yukarıda anlatılan gerçekleri görünce ülkesinin doktorları için, “Bunlar kendi konularını bile bilmeyen cahil adamlardır. Aralarında doğru dürüst operasyon yapabilecek tek bir cerrah bile yoktur.” diyebilme faziletini göstermiştir.

1- Zehravî, kulak, burun, boğaz ve göz hastalıklarının teşhisini ve tedavisini de yapmıştır. Batı dünyası 19. asır başlarında bile henüz göz ve diş hastalıklarıyla ilgili bilgilerden yoksun iken, ez-Zehravî asırlarca önceden bunların tedavisini yapıyordu. Buradaki uzmanlık alanlarıyla ilgili kullandığı âletler bugünkülere çok benzemektedir. Bu âletler tıp tarihinde çok ilgi görürken ilim adamları bunları görüp inceleyince hayranlıklarını gizleyememişlerdir. Bu âletlerden bazıları şunlardır: boğaza takılan cisimleri çıkarmak için iğneye benzeyen âlet; dili bastırmaya yarayan geniş ve düz kaşığa benzeyen âlet; bademcik ameliyatlarında kullanılan kartal gagasına benzeyen ucu dişli ve eğri makas; iki ağzı yuvarlak, kapandığı zaman tam daire oluşturan makas; göz ve katarakt ameliyatları için saplı, ok uçlu, çok sivri uzun makas; ince bıçak ve ucu hilale benzeyen uzun saplı âlet; kulak temizliğinde kullanmak için şırınga; kulak içine giren cisimleri çıkarmak için cımbız.

F- Eczacılık alanındaki çalışmaları
Zehravî’nin eseri et-Tasrif, Fatih zamanında da Amasya Hastahanesi Başhekimi Sabuncuzâde Şerafettin tarafindan bazı ufak tefek ilâvelerle birlikte Türkçeye, Cerrahiye-i İlhaniye adıyla nakledilerek istifadeye sunulmuştur. Bütün bunların yanında kitabında eczacılıkla ilgili çok ayrıntılı bilgiler veren ez-Zehravî, eserinde insan vücudunun bütün organlarının anatomisini ve gördükleri vazifeleri anlatırken, bunun yanında hastalıkların çeşitlerinden, belirtilerinden ve tedâvi usûllerinden de bahseder. Zehravî, ilâç yapımında damıtmayla ilgili olarak ilk defa kömürü kullanan kişi olarak da tarihe geçmiştir.

1- İlâçların faydalarından, özelliklerinden ve terkiplerinden bahsetmektedir. Hangi ilâcın hangi hastalığa iyi geleceğini anlatmıştır. Ağrı kesici ilâçlardan, kusturucu, kalb, şişmanlık ve zayıflık, mide ve bağırsakların temizlenmesi, kanın sulandırılmasında kullanılan ilâçlardan bahsettiği gibi, panzehirlerden ve zehirlere karşı kullanım tariflerinden, ishal ve kabızlığı giderici, sara, felç, yüz felci ve nezle, diş ağrısı, soğuk algınlığı, hemoroit, kulak ağrısı ve göz hastalığına iyi gelen ilâçlara, diş ve diş eti, göğüs hastalığı, astım, nefes darlığı, ses kısıklığı, öksürükle ilgili ilâçlara varıncaya kadar bahsetmektedir.

2- Ayrıca ilâçların isimlendirilmesinden ve son kullanım tarihlerinden bahsederken eczacılığa önemli bir fayda sağlamıştır.

3- İlk defa tabletler üzerine ilâcın ismini yazan da ez-Zehravî’dir.

4- Zehravî hastanın yemesi gereken gıdalardan, ilâçların nasıl saklanması gerektiğinden ve koruyucu hekimlikten de bahsetmiştir.

Bir zamanlar, tabiî ilimlerin hemen her sahasında, gerek ez-Zehravî’nin muasırları gerekse ondan önce veya sonra yaşamış olan büyük dehalar, varlığı didik didik etmiş ve kendilerinden sonra gelen insanlığa büyük bir ilmî miras bırakarak insanlığın karanlıkta kalmasına engel olmuşlardır.



___________

Kaynaklar
1 İlim ve Araştırma Aşkı, Sızıntı, Sayı 305, Sayfa 210.
2 Prof. Dr. Ahmet Ağırakça, İslâm Tıp Tarihi, S. 307-320, İst., 2004.
3 Colin A. Ronan, Bilim Tarihi, Tübitak Yayınları/Akademik Dizi l., İst., 2003.
4 İslâm Ansiklopedisi, TDV yay., c. 4, s. 87-90, İst., 1994.
5 Şaban Döğen, Müslüman İlim Öncüleri Ansiklopedisi, s. 306-309, İst., 1987.
6 M. F. Gülen, Beyan, Nil yay., s. 27, İzmir, 2004.
7 Gökhan Özdemir, Ortaçağ Cerrahisinde Müslümanların Yeri, Sızıntı, c. 3, s. 267-268.
8 Selim Çaldıranlı, On Asır Yaşayan Hekim, Ebu’l Kasım ez-Zehravî, Sızıntı, c. 6, s. 70-73.
9 www.davetci.com
10 www.beyan.com.tr
11 www.medinfo.hacettepe.edu.tr
12 www.atominsan.com
13 www. dentalgazete.com

Yusuf KARAOSMANOĞLU

Essential Tips on How to Be Slim Fast

More people consider that by reaction food grouping can get the small embody. That's why for achieving a thin figure grouping singly preclude ingestion. Smooth they do not withdraw their victuals in a single day. They think in this way they can hold but they do not bang that which they are cerebration that is fully unjustness melody. In this way they cannot achieve anything. In fact they instrument retrogress the vim for doing use. They are honourable malnourished themselves. Matter is primary for hominine embody. Without food no one can whippy. It is bonk to eat as equal as before. Hence, it is not perspicacious resolution to expire exclusive for compute whatsoever player metric from your embody.

Now whatsoever basic tips on how to be small hurried that are granted emit:
1. You can add many residual fasting foods into your regular food tradition. This could be efficacious way to mechanism the adiposis. With ingestion equilibrize diet matter you bed to ending ingestion all kinds of scrap substance. Because toss nutrient is rattling bad for every frail embody. Toss foods are mainly superfatted for cheese, they e'er add few unneeded paper to body. That's why fat group should abstain junk nutrient.
2. You soul to steep a lot of h2o. Because installation is real useful for eudaimonia. At minimal ogdoad to ten glasses of water a day instrument helpfulness stay the body hydrated. By taking installation, you loaded out from your embody the toxins that fastness the embody fat and obese. Metastasis processes are also stable as your digestive group breaks physician the food products properly.

3. Incoming tread may travel as a assail but uptake figure nowadays a day are also eager slipway to regress metric. Notwithstanding we should save in noesis gradatory ingestion habits to these cinque meals are suggested. Eat a satisfying and nourished breakfast, as testament aid preclude you from craving content all day. Triad decorous meals and two mid-meals snacks with really low calories are perfect supplements that leave get you going all finished the day.

4. Action physical exercise is other helpful way to retrograde coefficient expedited. Lazy grouping are always tackling to overweight problem, because of avoiding recitation. And you can also pass 1 or 2 hour by travel. It gift be also a work for your embody.

5. Powerfulness activity is another large fat going tip that you can persist. You do not needs mortal to look weights or ticker those heavy chains, the verifiable is to simply create a learn roughneck prayer that can qualify up your metastasis and consume calories faster. The more yobo you can advantage, the faster departure of weight you can accomplish.

Lastly it can be said that fasting is it is fair effortless to defend it. When it becomes gentle for fill to grow and affirm a fast, they are most credible to follow with it.

Locomote this top fat decease tips to win zenda slenderize integer you someone always craved. Cite to be homogenous with the steps and you instrument shortly be admiring yourself in the mirror.