-->

Sponsor Alanı

Slider

İlgi Çeken Videolar

Sağlık

Teknoloji

Sinema

Televizyon

Ne Nedir?

En5 Konular

Ads1

Kur’ân-ı Kerim, bir bilimler kitabı değildir

Bilim Felsefesi
Kur’ân’ın Ana Maksatları ve Bilimlerin Konularına Bakışı
Kur’ân’ın dört ana maksadı vardır: Allah’ın varlığını ve birliğini izah ve ispat, Âhiret, Peygamberlik ve ibadet, adalet. O’nun bütün açıklamaları, emir ve yasakları, önceki milletlerden ve tarihî hadiselerden bahisler açması, hep bu dört ana maksadı zihinlere nakşetmek, kalblere yerleştirmek ve günlük hayata esas yapmak içindir. Yine aynı gayeye yönelik olarak ve tabiat, Allah’ın İsimleri’nin tecellî sahası, hattâ tecellîlerinin neticeleri ve dolayısıyla O’nun varlığının ve birliğinin âyetleri, yani apaçık işaretleri ve delilleri olduğundan, Kur’ân-ı Kerîm, sık sık yaratılış gerçeklerine, ‘tabiat’ hadiselerine ve, bir açıdan tabiatın bir parçası, bir diğer açıdan ise, yaratılış ağacının meyvesi ve minyatür örneği olan insana atıflarda bulunur.

Kur’ân-ı Kerim, bir bilimler kitabı değildir. Fakat, bilimler tabiatı ve insanı ele aldığı, bilim ve teknoloji insanî zekâ, gayret ve çalışmalara İlâhî bir lütuf ve dolayısıyla insan hayatının önemli bir boyutu olduğu için, "yaş, kuru her şey"i ya açıkça, ya işareten ve sembol halinde, ya ayrıntılı, ya öz olarak, ya da teşbih, temsil ve mecaz gibi san’atlar yoluyla ihtiva eden Kur’ân, bilimlere ve bilimsel gelişmelere, aynı şekilde, bazen açıkça bazen işaret ve sembollerle parmak basar. Şu kadar ki, bilimler tabiatı ve eşyayı kendi adlarına, ‘manâyı ismî’leriyle ele almalarına ve ‘nasıl’ sorusu üzerinde yoğunlaşmalarına karşılık, Kur’ân-ı Kerim, bunlara Allah adına ve sözünü ettiğimiz ana maksatları çerçevesinde temas eder. İkinci olarak, Kur’ân-ı Kerim, takip ettiği ana maksatlar temelinde insanları irşad etme, iman ve güzel ahlâk kaidelerini kalblerine yerleştirip, hayatlarına hayat yapma gayesini güder. O, belli bir kesime, belli bir zaman ve mekâna ve belli seviyelere hitap etmez. Her dönem, her zaman ve mekân, her milletten ve her seviyeden insanı karşısına aldığı ve insanların çok büyük çoğunluğu bilimlerden, bilimsel gelişme ve gerçeklerden, en azından tam ve ayrıntılı olarak haberdar bulunmadığı için, Kur’ân, hiç şüphesiz bilimlere ve bilimsel gerçeklere, bizzat bilimler gibi yaklaşmayacaktır. Ayrıca, bilim, insan için her şey demek değildir; o, insan hayatında sadece şeylerden bir şeydir. Bilim, çok büyük ölçüde insanı dünya hayatı açısından ilgilendirir ve onun faydası ancak kabre kadardır. Halbuki, Kur’ân’ın nazarında dünya hayatı, bir hadisin ifadesiyle, uzun ve ebede uzanan bir yolculuğa çıkmış bulunan insanın bir ağaç altında bir süre dinlenmesi gibidir; insanın ebed yolculuğunda bir safha, Âhiret’i, yani yolculuğun asıl bölümü için gerekli erzak ve malzemeyi toplama dönemidir ve bunda, bilimlerin katkısı hiç de abartılacak ölçüde değildir. Üçüncü olarak, Kur’ân, her şeyden önce bir irşad kitabı olduğu ve ana maksatları temelinde bütün insanları irşad etmeyi hedeflediği için, irşadda delilin tezden gizli olmaması, tam tersine, açık ve anlaşılır olması gerekir. Meselâ, Kur’ân-ı Kerim, ana maksatları çerçevesinde güneşten modern bilimlerin bahsettiği gibi bahsetseydi, sözgelimi, "güneş, şu büyüklükte, iki trilyon kere trilyon ton ağırlığındaki şu gazlardan ve daha başka şu elementlerden oluşmuş ve her milyon hidrojen atomuna karşılık 85.000 helyum atomu ihtiva eden bir kütledir" deseydi, güneş hakkında bu bilgilerin ortaya çıktığı döneme kadar yaşayıp gitmiş insanları, ayrıca, bugün ve Kıyamet’e kadar bu gerçeklerden habersiz olan, haberdar olmaları da gerekmeyen, hattâ haberdar olmaları kendilerine hiçbir şey kazandırmayacak milyarlarca insanı şaşkınlığa sevk etmiş, zihinlerini faydasız malûmat yığını ile doldurmuş ve onlara müsbet manâda hiçbir şey vermemiş olurdu. Gerekli her şeyi ve gerektiği ölçüde ihtiva ve takdim eden kesin bir vahiy olarak Kur’ân-ı Kerim, her anlayış seviyesindeki insanı muhatap kabûl eder, gizli ve esrarengiz kalmayı değil, anlaşılır olmayı ve anlaşılmanın arkasından hayata hayat yapılmayı hedefler.

İnsanların çoğu, duyularıyla elde ettiklerine inanır ve onlara göre hükmeder; dolayısıyla Kur’ân, bu noktada düşülebilecek yanlışlara kapı aralamadan ve kimseyi yanlışa da sevk etmeden, buna da saygılı davranır.

Kur’ân’ın Yaratılış Gerçeklerine Yaklaşım Üslûbu
Meselâ, Hz. Zülkarneyn’in kıssasını anlatırken, "(Zülkarneyn), güneşin battığı yere vardı ve güneşi kızgın, çamurlu bir gözede batıyor buldu" der. (Kehf: 86) Açıktır ki, güneş bir gözede batmaz; hattâ, güneş batmaz, fakat her iki yarımküredeki insanlar, onu batıyor gördükleri için, bugün de güneşin battığından söz ederiz ve bütün dünya dillerinde bu, böyle ifade edilir. Söz konusu âyet-i kerîme de, daha sonra ortaya çıkarılacak pek çok gerçeğe parmak basmanın yanı sıra, insanların duyularıyla elde ettiklerini de nazara almaktadır. Bu âyetten, her şeyden önce, Hz. Zülkarneyn’in batıya sefer yaptığını ve etrafı, en azından batı ucu suyla çevrili bir kara parçasına ulaştığını anlıyoruz. Bu yüzdendir ki, pek çok müfessir, buradaki gözeden kasdın Atlas Okyanusu olduğu neticesine varmıştır. İkinci olarak, âyet, Hz. Zülkarneyn’in, batıda fethettiği bu kara parçasının sahillerine kadar gitmeyip, ulaştığı yerden bakıldığında, karayı batı tarafından çevreleyen suyun bir göze gibi göründüğü noktaya kadar ilerlediğini açıkça ifade etmektedir. Üçüncü olarak, aynı âyetten, Hz. Zülkarneyn batı seferindeki uç noktaya vardığında mevsimin yaz ve havaların çok sıcak olduğu, dolayısıyla buharlaşma sebebiyle suyun uzaktan çamurlu gibi göründüğü sonucunu çıkarıyoruz. (Bazı müfessirler, "Kızgın, çamurlu bir göze" ifadesinden, bir krater veya volkanik göl kastedildiği manâsını anlamış, Zülkarneyn’in böyle bir gölün bulunduğu noktaya kadar ilerlediğini ifade etmişlerdir.) Dördüncü olarak, âyet, bir başka önemli ve ince noktaya daha temas eder. "Göze" olarak tercüme edilen "ayn" kelimesi, göz manâsına da gelir ve "göğün gözü" olması hasebiyle güneşe de işaret eder. Kur’ân, semavî olup, bakışının da semavî olması ve dünyayı semâdan gözleyen daha başka sayısız gözlerin bulunması hasebiyle, ne kadar büyük olursa olsun, bir okyanus, yukarda belli bir noktadan bakıldığında ancak bir göze, bir pınar kadar görünür. Âyette işarî bir başka manâ vardır ki, Allah’a inananlar, bir gün dünyanın en azından büyük bir bölümünde hâkim olacaklar ve göklere çıkarak, dünyayı yukarılardan seyredeceklerdir.

Büyük bir paragraf halinde, ihtiva ettiği bazı manâlarına değindiğimiz Kur’ânî ifade, sadece beş kelimeden oluşmaktadır. Kur’ân’ın bütün ifadeleri, bazen açık, bazen kapalı, bazen de ima ve işaret yoluyla, bazen ayrıntılı bazen özet olarak pek çok anlamı ve gerçeği birden ihtiva eder. Her dönemde her seviyeden her insan, bu ifadelerden kendini tatmin edecek hisseyi alır. Burada, bilhassa konumuz çerçevesinde vermek istediğimiz bir diğer ve aslı dört kelimeden oluşan misal de şudur: "Güneş, kendisi için (takdir edilen) bir durma noktasına doğru, (yine kendisi için takdir edilen) bir yörüngede akar gibi gitmektedir." (Ya Sîn: 38)

Bu Kur’ânî ifadenin daha başka manâ ve çağrışımlarına geçmeden önce belirtilmesi gereken bir husus var: Eskiden insanlar, yine duyularına dayanarak, yerin hareketsiz ve güneşin hareketli olduğuna inanıyorlardı. Daha sonra bilimlerde görülen gelişmeler ve yapılan gözlemler, yerin kendi ekseni etrafında ve bir de güneşin etrafında döndüğünü ortaya koyarken, güneşin ise sâbit olduğu iddiası ortaya atıldı. Kur’ân, güneş için "akar gibi gitmektedir" derken, her şeyden önce, halkın duyularla algıladığına saygı göstermekte ve takdim buyurduğu tez, yani imanî esas adına, bu algının aksine ve asırlarca tezden daha gizli kalacak ve bilimsel gelişmelerle ispatlanması gereken bir delil kullanmaya gitmemektedir. Kur’ân, burada güneşi, kâinatta Allah’ın İzzet ve İlmi’nin bir alâmeti, bir delili olarak olarak hüküm süren muhteşem sistem, düzen ve ahenge misal ve delil olarak takdim buyurur:

Kur’ân ve Güneşin Hareketi Konusunda Son Astronomi Keşfi
Bir âyettir gece onlar için; ondan gündüzü sıyırırız da, karanlığa gömülüverirler. Güneş ise, kendisi için (takdir edilen) bir durma noktasına doğru, (yine kendisi için takdir edilen) bir yörüngede akar gibi gitmektedir. Bu, Azîz ve Alîm Olan’ın takdiridir. Aya gelince, onun için de menziller takdir ettik; (bu menzillerden geçe geçe), eski hurma salkımı çöpü gibi, kuru, kavisli haline döner. Ne güneş için aya yetişmek vardır, ne de gecenin gündüzü geçmesi söz konusudur. Her biri bir felekte (kendi alanında ve bir yörüngede) yüzer. (Ya Sîn:37-40)

Yukardaki metinden ilk anladığımız, güneşin kâinatın düzeninde, evrensel sistemde hayatî bir fonksiyonu olduğudur. Kur’ân’ın bu fonksiyonu ifade için kullandığı kelime ‘müstekar’dır. Müstekar, istikrar, istikrarın sağlanma yeri, yani yörünge ve hareketten sonra varıp durulacak nokta manâlarına gelir. Buradan, güneşin kâinatın düzeninde merkezî bir mevkii olduğunu anlıyoruz. Ayrıca, müstekar kelimesinin başında kullanılan ‘li’ edatının üç manâsı vardır: için, içine, içinde. Bu durumda, yukardaki âyetlerde geçen ve "Güneş ise" ile başlayıp, "...akar gibi gitmektedir" ile biten ve aslında dört kelimeden oluşan ifadenin manâsı şu olur: "Güneş, bir yörüngede, kendisi için takdir edilen bir istikrar noktasına doğru, sisteminin istikrarı için akar gibi gitmektedir."

Son yıllarda, güneşle ilgilenen astronomlar, güneşin, modern bilimin daha önce zannettiği gibi, hareketsiz olmadığı sonucuna varmışlardır. M. Bartusiac imzasıyla, American Scientist dergisinin Ocak-Şubat 1994 sayısının 61-68’inci sayfalarında ‘Sounds of the Sun (Güneşin Sesleri)’ başlığı altında çıkan yazıda, güneşin, kendisine dokunulmuş bir gong gibi yerinde sarsılarak, silkinerek hareket ettiği ve sürekli sesler çıkardığı ifade edilmektedir. Güneşin bu silkinme veya titremelerinin, onun iç yapısı ve katmanları hakkında ve ayrıca, kâinatın yaşı konusunda yapılan hesapları etkileyici bilgiler verdiği de belirtilen yazıda, güneşin kendi içinde tam olarak nasıl dönüp durduğunun, Einstein’in genel izafiyet teorisini test etmede de çok önemli olduğu kaydedilmektedir. Yazıda şu önemli yorumlara da rastlıyoruz:

Astronominin başka pek çok önemli keşfi gibi, güneşle ilgili bu keşif de hiç mi hiç beklenmiyordu. Güneşin sarsılarak, silkinerek ve ses çıkararak hareket ettiğini keşfeden astronomlar, bütün aletleri aynı anda çalan bir senfoni orkestrasını andırdığını belirtmektedirler. Güneşin titremeleri, onun yüzeyinde zaman zaman öyle toplu bir titreme meydana getirmektedir ki, bu diğer titremelerinden binlerce defa daha güçlüdür.

Bilim, ne yazık ki, materyalist ve ideolojik saplantıları adına, kendi kendisini sınırlamakta ve insanları bazen asırlarca yanlışlarla meşgul ettikten sonra, tek tek doğrulara varabilmektedir. Oysa bilim, önce iman edip, sonra Allah adına ve imanî sorumluluğun çizdiği çerçevede yaratılış gerçeklerine yaklaşsa, ne insanların başına faydadan çok zarar getirecek, ne sürekli yanlışlardan yola çıkma zorunda kalmayacak, ne de insanları, manâsız bilim-din çatışmalarıyla meşgul etmeyecektir. Fakat bugün bilimi kullananlar, onu maddî menfaatleri ve siyasî hakimiyetleri adına en büyük bir silah olarak telâkkî ettikleri ve bu sebeple de onu materyalist ideolojinin kurbanı haline getirdikleri için, bilim, yoluna gözü kapalı ve el yordamıyla devam etmekte ve neticede insanlığın başına, saadetten çok felâket getirmektedir. Bir de, Bediüzzaman’ın güneşin hareketi konusunda, yukarıda sözünü ettiğimiz astronomik keşiften yaklaşık 90 sene önce yazdıklarına kulak verdiğimizde, söylemeye çalıştığımız hususların doğruluğu daha bir belirgin hâle gelecektir.

Güneşin Hareketi Konusunda Bediüzzaman, 90 Yıl Önce Ne Yazmıştı?
"Tecrî (akar gibi gitmekte)" kelimesi bir üslûba işaret eder; ‘müstekarrında’ ifadesi ise, bir gerçeğe parmak basar. Evet, ‘tecrî’ lafzında şöyle bir üsluba işaret vardır: Güneş, demiri altından, süslü, altın kaplamalı, zırhlı bir gemi gibi, esirden olan ve gerilmiş dalga tabir edilen semâ okyanusunda seyahat edip, yüzmektedir. Her ne kadar, istikrar bulduğu yörüngede demir atmış gibi ise de, semâ denizinde o erimiş altın kütlesi cereyan etmekte (akıp gitmekte)’dir. Fakat bu cereyan, gözün gördüğüne saygılı kalınarak, âyetteki ana meseleyle ilgili ikinci, üçüncü dereceden bir husus olarak zikredilmiştir.

İkinci olarak, güneş, yörüngesinde, mihverinde hareket halinde olduğundan, erimiş altın gibi olan parçaları dahi cereyan etmektedir. Bu gerçek hareket, yukarda ifade olunan mecazî hareketin kaynağı, belki zembereğidir.

Üçüncü olarak, güneş, yörüngesi denilen tahterevanıyla ve gezegenler denilen hareketli askerleriyle göçüp, âlem sahrasında seyr ü sefer etmesi, hikmetin gereğidir. Zira, İlâhî Kudret, her şeyi hareketli kılmıştır ve hiçbir şeyi mutlak sükun ile mahkum etmemiştir. Rahmeti bırakmamış ki, herhangi bir şey, ölümün kardeşi ve yokluğun amca oğlu olan mutlak atalet ile kayıtlı bulunsun. Öyle ise, güneş de hürdür. İlâhî kanuna itaat etmek şartıyla serbesttir. Gezebilir. Fakat, başkasının hürriyetini bozmamak gerektir ve şarttır. Evet, güneş, İlâhî emre itaat içinde ve her bir hareketi Allah’ın dilemesine uygunluk içinde olan bir çöl paşasıdır. Cereyanı, hakîkî ve bizzat olduğu gibi, ona ilâve bir özellik ve hissî bir algılama da olabilir. (Muhakemat, s. 68)

Bediüzzaman, eserlerinin bir başka yerinde, güneşin hareketi konusunda daha nettir ve kullandığı ifadeler, aynen, astronominin yukarda ifade ettiğimiz son keşfiyle tıpatıp uygunluk içindedir:

Güneş, nurânî bir ağaçtır, gezegenler ise onun hareketli meyveleridir. Ağaçların aksine, güneş silkinir, tâ ki meyveleri düşmesin. Eğer silkinmezse, düşüp dağılacaklar. Hem hayalde canlandırılabilir ki, güneş, bir zikir halkasının meczup idarecisidir. Bu halkanın merkezinde cezbeli zikr eder ve ettirir. (Sözler, 25. Söz)

Evet, güneşin meyveleri vardır, silkinir, ta ki hareketli olan meyveleri düşmesin.

Eğer hareket etmeyip dursa, cezbe kaçar, ağlar fezada muntazam meczupları.

Yukarıdaki ifadeleriyle, Bediüzzaman, güneşin hareketi konusundaki gerçeği şairane ve çok yönlü olarak ifade etmektedir. Güneş, son astronomik keşfin de ortaya koyduğu üzere, kendi içindeki müthiş hareketiyle, Bediüzzaman’ın ‘cezbe’ dediği çekim gücü oluşturmakta ve gezegenleri bu gücün tesiriyle onun etrafında dönmektedirler. Eğer güneş dursa, hareketsiz olsa, bu güç ortadan kalkar ve gezegenler bir anda boşlukta kalır ve dağılırlar.

Ali ÜNAL

El ve Ayak İzlerinde ki Şifreler

Bilim Felsefesi
Vücudumuzun hangi noktasını ele alsak mükemmellik, nizam, plân, sistem ve bir harikalık hemen gözümüze çarpıyor. Bu harika yapılardan biri de parmak izleridir. Parmak izleri ve diğer deri kabartılarına dermatoglifikler adı verilir. Bundan 50 yıl önce bilim adamları genetik bir hastalık olan Down Sendromu (mongolizm) ile avuç içindeki dört parmak çizgisi denilen bir çizgi arasında münasebet keşfettiler. Avuç içinde her zamanki enine iki çizgi yerine Down Sendromlu çocuklarda avuç içini enine kesen sadece bir tane çizgi bulunuyordu. Bunu takip eden yıllarda tıp uzmanları el ve ayaklardaki daha çok kavis, çizgi ve yaylar ile Down Sendromu ve diğer bazı hastalıklar arasında bağlantı kurmayı başardılar.

Dermatoglifik Nedir?

Derma (deri) ve glyphe (oyuk) kelimelerinden oluşan bu tabirden kastedilen, parmak uçları, avuç içi ve ayak tabanlarındaki deri çizgilerinin kıvrımlar yaparak oluşturdukları özel şekillerdir. Bu şekillerle yapılan işe dermatoglifik çalışması, bu işi yapan uzmana dermalog denir. (Deri bilimi denen dermatoloji ile uğraşanlara ise dermatolog denir.)

İlk defa eski Çin belgelerinde rastlanan parmak izlerine ait çalışmalar, günümüzde özellikle adlî tıp vakaları başta olmak üzere tıbbî araştırmalardan falcılığa kadar pek çok alanda kullanılmaktadır.

Bunlardan ayrı olarak dermatoglifikler kromozomal ve bazı irsî hastalıkların teşhisi için genetikte yaygın olarak kullanılan bir metot durumundadır.

Deri Çizgileri Ne Zaman Oluşur?

Dermatoglifikler anne karnındaki hayatımızın yaklaşık 10-18. haftaları arasında belirmeye başlarlar. Ayaklardaki desenler ellere göre birkaç hafta daha geç oluşur. 19. haftada ise Yaratıcımız'ın mührü olan, derimizin deseni hemen hemen tamamlanır. Hamileliğin yaklaşık 5. ayında bizi diğer insanlardan ayıran özel deri çizgilerimiz çizilmiş olur.

Genlerimizle kodlanmış programa göre yazılan deri kabartılarının, genetik olarak kusurlu olan durumlarda normalden farklı oluştuğu bilinmektedir.

Deri çizgilerimiz; doğumdan ölüme kadar yaşla ve çevre tesirleriyle değişmediği gibi, çok Özenle yaratılmış ince yapılan ile kişiden kişiye oldukça farklılık gösterir. Hiçbir kimsenin dermal çıkıntıları diğer bir insana benzememektedir. Parmak izimizi düşünecek olursak acaba 1 cm2'lik bir alanda yapılan tasarrufla milyarlarca insan nasıl tek tek birbirine benzemeden kodlanmıştır?

Deri Çizgilerinin Adlandırılması

Parmak ucu, avuç içi ve ayak tabanındaki dermal çıkıntılar sayı. yapı ve şekil bakımından değişik özel örnekler oluştururlar.

l) Avuç içi: Avuç içi hipotenar ve tenar bölgelerine ayrılır. Her parmağın dibinde triradivs denilen bir delta (üçgen) şekli vardır. Parmak diplerinden gelen çizgilerin bilek çizgisine yakın oluşturdukları açıya da atd açısı denir. Atd açısı yaşa bağlı olarak uzun veya dar olabilir.

2)Parmaklar: Parmak uçlarında kemer, ilmek ve düğüm yapılan vardır.

Kemer: Deri çizgilerinin kemer biçimi alacak şekilde üst üste dizilmesinden oluşur. Değişik türleri vardır.

İlmek: Bir üçgenin bulunduğu yapı.

Düğüm: İki ya da daha fazla üçgen bulunduran ve iç içe geçmiş halkalardan oluşan desenin simetrik, spiral ve çift ilmekli düğüm gibi türleri vardır. Doğu toplumlarındaki düğüm tipi desenler. Avrupalılardakinden daha fazladır.

3) Bükülüm çizgileri: Derinin daha altta bulunan dokulara tutunma yerlerini gösteren bu çizgiler cenin hayatının 6-10. haftalarında oluşur. Falcılar tarafından da kullanılan bükülüm çizgileri baş, kalp ve ömür çizgisi diye adlandırılan üç enine çizgiden oluşur.

4) Ter bezi delikleri: Parmak ucu ve avuç içinde bükülüm çizgileri üzerinde bulunan ter bezi delikleri röntgen filmi tekniği ile incelenerek değerlendirilir. Kulak zan, dudak kenan gibi derinin bir çok yerinde bulunan ter bezi delikleri vücuttaki dağılımları bakımından farklılık gösterir ve embriyonik hayatın 20. haftasında oluşmaya başlarlar. Bu deliklerin sayısı kişiden kişiye değişebildiği gibi, değişik hastalıklarla da bir münasebet göstermektedir.

5)Ayak tabanı: Ayak tabanında baş parmağın arkasındaki bölgede bulunan (hallukal bölge) deri desenleri incelenir.

Desen Çıkarma Teknikleri

Deri çizgileri incelenecek şahsın sahip olduğu deri desenini çıkarmak için değişik teknikler kullanılabilir, bunlann başlıcaları:

a)Röntgen filmi tekniği,

b)Kâğıt-mürekkep tekniği,

c)Walker-favrot tekniği,

d)Selobant tekniğidir,

Bütün metotlar genel olarak çizgilerinin kalıbı alınmak istenen yerin boyanarak veya bir kimyevî madde ile ıslatılarak izinin röntgen filmine veya kâğıda çıkarılması esasına dayanır.

Deri Çizgilerinin Kullanıldığı Yerler

En küçük noktamızın bile bir ilim, hikmet ve kudrete tercüman olduğunu başta söylemiştik. Bu durumda sahip olduğumuz deri çizgilerinin de abes olarak veya boşuna yaratıldığını kimse iddia edemez. Hiç bir atomun başıboş dolaşmadığı kâinatta, elimize ve yüzümüze çizilmiş bu çizgilerin muhakkak bir peşin ve görünen faydası olduğu gibi, bir de görünmeyen ve herkesin okuyamayacağı gizli mânâlarının olması gerekir.

Tıpta bilindiği ve uygulandığı kadarıyla;

a)İkizlerde benzerlik teşhisinde.

b)AnomaliIerin embriyonik hayat döneminde olup olmadığının belirlenmesinde,

c)Hastahk sebebinin ve ortaya çıkışının embriyonik hayatın hangi döneminde olduğunun belirlenmesinde,

d)Genetik hastalıkların teşhisinde, yardımcı metot olarak kullanılırlar.

Kimlik Kartlarımız: DNA ve Parmak İzi

Parmak uçlarımızdaki dermal çıkıntıların meydana getirdiği deseni çok eski yıllardan beri kişileri ayırmada kullandığımız gibi. son yıllardaki teknik gelişmelerle parmak izi deseni gibi, DNA desenini de suçluların tespitinde kullanmaktayız. Ayrıca ilâve olarak DNA deseni; babalık testi, doğum öncesi teşhis, gen haritalanması gibi sahalarda kullanılmaktadır.

Okuma-yazma bilmeyenlerin imza yerine parmak izlerini basmalarının sebebi de. herkesin şahsına ait hususî parmak izlerine sahip olduğunun keşfedilmesidir. Bu hususa Yüce Kitâbımız'da şu şekilde dikkat çekilmiştir. Kıyâmet sûresinin 3. âyetinde "İnsan, kendisinin kemiklerini bir araya toplanamayacağımızı mı sanıyor?" denildikten sonra, hemen arkasından 4. âyette cevabı veriliyor: "Evet, bizim onun parmak uçlarını bile aynen eski hâline getirmeye gücümüz yeter." Burada hem parmakların, en ince sanatlardan en ağır işlere kadar her türlü faaliyetteki hassasiyeti ile birlikte yapılışlarındaki mükemmeliyete dikkat çekilmiş, hem de yeniden yaratılışta insanın parmak ucundaki çizgilere varıncaya kadar herkesin hususî vasıflarıyla tekrar diriltileceği anlatılmıştır. Diğer bir anlatımla; Allah (c.c)'ın ilim ve kudretinin sonsuzluğunu nazara vermek için. "Sizin parmak uçlarınızdaki en ince detayı bile onları yaralan bilir! Çünkü herkesin bu hususî çizgileri tesadüfen değil, O'nun ilim ve kudretiyle çizilmiştir!" denilerek, dikkatimiz çekilmiştir.

Henüz DNA şifresinin bilinmediği dönemlerde el ayası, parmak ucu ve alın çizgileri insanoğlunun dikkatini çekmiş ve bunları mânâlandırmaya çalışmıştır. Her insan özel olarak yaratıldığına ve üzerinde binlerce harika sanatlar bulundurduğuna göre, bu antika sanat eserinin üzerindeki çizgilerin tesadüfi ve boşuna olduğunu söylemek, meseleyi çok basitleştirmek olur. Ama bunu mânâlandırırken de işi bir oyun hâlinde falcılığa dökmek, gaipten haberler vermek, aksine, suiistimal etmek olur. Zira bu çizgilerden tıbbî olarak istifade etmek, maddî bir ilim olsa bile, bu çizgilerin -perde arkasında gizli- mânevî yönünü okuyabilmek, falcılıkla alâkası olmayan, özel ihtisas gerektiren bir alana ait olduğundan, bugünkü tıp ilminin sahasına girmemektedir.

Kadir CAN

Kimlik

Bir tiyatro oyunu sırasında seyircilerden biri sahneye nerden bulmuşsa hıyar atar:
Hıyarı gören oyuncu:
-Beyfendi kimliğinizi düşürdünüz, der..***

Etiketler: Komik Fıkralar, güldüren fıkralar, kahkaha, komiklik, ilginç fırkalar, genel fıkra, yeni fıkra, nasrettin hoca, asker fıkrası, temel ile dursun, kayseri fırkaları, erzurum, doktor, spor, sarışın, deli fıkrası, 

Mahkumlar Kaçmış

-Amirim tüm mahkumlar kaçmış!
+Ne! Nasıl olur? Ben size bütün çıkışları tutun demedim mi ?!!
-Girişten kaçmışlar...**

Etiketler: Komik Fıkralar, güldüren fıkralar, kahkaha, komiklik, ilginç fırkalar, genel fıkra, yeni fıkra, nasrettin hoca, asker fıkrası, temel ile dursun, kayseri fırkaları, erzurum, doktor, spor, sarışın, deli fıkrası, 

Konuşan Köpek

Süslü kız köpeğini dolaştırmaya çıkarmış, köpeğiyle birlikte geziyordu. Yoldan geçen iki genç:
-Bak bak ite bak ne güzel...
-O it değil tımaam mı? Onun adı Titi.
-Aaaa it konuştu...**

Etiketler: Komik Fıkralar, güldüren fıkralar, kahkaha, komiklik, ilginç fırkalar, genel fıkra, yeni fıkra, nasrettin hoca, asker fıkrası, temel ile dursun, kayseri fırkaları, erzurum, doktor, spor, sarışın, deli fıkrası, 

Direğin Dibi

Çanakkale'de bir adam tuvalet aramaktadır.
Köylünün birini görüp sorar, vaziyet acildir ve soruya doğrudan girilir:
-Ya amca buralarda tuvalet var mıydı acaba?
-Bak şimdi yolun karşısında az biraz ileride, ha su direğin dibi!..***

Etiketler: Komik Fıkralar, güldüren fıkralar, kahkaha, komiklik, ilginç fırkalar, genel fıkra, yeni fıkra, nasrettin hoca, asker fıkrası, temel ile dursun, kayseri fırkaları, erzurum, doktor, spor, sarışın, deli fıkrası, 

Kısa Konuşma

Adamın karısı normalde telefonu eline aldı mı 2-3 saatten önce bırakmazmış.
Bir akşam yine telefon çalmış, kadın gidip açmış ama bu kez sadece yarım saat konuşmuş.
Adam şaşırmış:
-Hayrola hanım? Sen 2 saatten az konuşmazdın, bugün anlatacakların yarım saatte nasıl bitti?
Karısı cevap vermiş:
-Yanlış numaraydı...**

Etiketler: Komik Fıkralar, güldüren fıkralar, kahkaha, komiklik, ilginç fırkalar, genel fıkra, yeni fıkra, nasrettin hoca, asker fıkrası, temel ile dursun, kayseri fırkaları, erzurum, doktor, spor, sarışın, deli fıkrası, 

Hırka

Birbirini sevmeyen iki adamdan biri, diğeriyle dalga geçmek için:
-Üstündeki hırkanın erkek için olanı var mı? der.
Diğeri şöyle cevap verir:
-Niçin? Sevgiline mi alacaksın?..**

Etiketler: Komik Fıkralar, güldüren fıkralar, kahkaha, komiklik, ilginç fırkalar, genel fıkra, yeni fıkra, nasrettin hoca, asker fıkrası, temel ile dursun, kayseri fırkaları, erzurum, doktor, spor, sarışın, deli fıkrası,