-->

Sponsor Alanı

Slider

İlgi Çeken Videolar

Sağlık

Teknoloji

Sinema

Televizyon

Ne Nedir?

En5 Konular

Ads1

Resimli Son Yazılar Eklentisi ( Blogger )

blogger

Blogspot Resimli Son Yazılar Eklentisi

Etiket Bazlı Son Yazılar 

Bugün sizlere çok farklı bir eklentiyi paylaşacağım her   ne kadar klasik son yazılar eklentisi gibi görünse de farklılığını  okuyunca ve kullanınca anlayacaksınız

Bunun benzeri bir çok eklenti görmüşsünüzdür. Son yazılar eklentisi, ancak genel olarak bu eklentiler sitenize eklenen son yazıları  listeler. Bu ise istediğinzi etiketlerinize ait  eklenen son yazılarınızın listesini görünüme aktarır. 

Örnek olarak: Teknoloji etiketine sahip  yazı kategoriniz var ve  bu etikete  eklediğiniz son konuları sadece    belirlediğiniz etikete ait yazıları resimli olarak sıralamaktadır.

Yandaki resimde gördüğünüz gibi  sağlık etiketine ait konular 5 tanesini ekrana yansıtmış. Ne kadar konu gözükmesini istiyorsanız  kodlarımızın içinden "numpost" yazısının yanındaki sayıyı çoğaltarak kendinize özel yapabilirsiniz. 

Blogger kullanıcıları için harika diyebileceğim farklı  ve kullanışlı   eklenti bloglarınıza  daha profesyonel görünüm ve şıklık katacaktır.  Demosuna     sitemizin sağ  alt   tarafında bulunan  sağlık, teknoloj, webmaster, garip olaylar yazan gadgetlere göz atabilirsiniz.

Eklemeniz gereken kod aşağıda.  Renkli olarak belirttiğimiz yerleri kendinize göre özelleştirebilirsiniz. Renkli bölümlerle ilgili gerekli açıklama aşağıda yapılacaktır.

Yerleşim > Gadget Ekle > HTML/JavaScript gadget bölümünden aşağıdaki kodu ekleyerek kayıt edin.

<link rel="stylesheet" type="text/css" href="https://dl.dropboxusercontent.com/u/60346665/bh-son-yazilar-css.css" />  <script src="https://dl.dropboxusercontent.com/u/60346665/bh-son-yazilar.js"></script>  <script type='text/javascript'>var numposts = 5;var showpostthumbnails = true;var displaymore = false;var displayseparator = true;var showcommentnum = false;var showpostdate = false;var showpostsummary = true;var numchars = 100;</script>   <script type="text/javascript" src="http://ibrahimfirat.net/feeds/posts/default/-/Sağlık?published&alt=json-in-script&callback=labelthumbs"></script>

Kendinize özel düzenlemeleri yapabileceğiniz renklendirişmiş bölümlerin açıklamaları:

Showpostdate = eklentinizde konuların altında yazılış tarihinin  gösterilip gösterilmeyeceğini belirler. Şuan false şeçili olduğundan     yazı tarihleri gösterilmeyecektir.  Gösterilmesi için true yapmanız yeterlidir.

Numpost = Ne kadar konunun gösterileceğini ayarlamanızı sağlar.  Maximum 25  tane konu listeleyebilirsiniz.

Displaymore = Devamını oku bağlantısını  açıp kapamaya yarayan koddur. görünmesini istiyorsanız true yapınız

Numchars = kaç karakter göstereceğini belirler

Showpostsummary = Konunuzun bir kısmının gösterip gösterilmeyeceğinin ayarını yapmanızı sağlar false - true

Kırmızı bold şekilde belirtmiş olduğum en önemli  yer; Sağlık yazan bölüm hangi etikete ait konunun  gösterilmesini istiyorsanız o bölüme  herhangi bir etiketi girmeniz yeterli olacaktır.

Ve son olarak www.ibrahimfirat.net yazan bölüme kendi  site adresini yazınız.

Karne hediyesi bahane, ailece eğlenmek şahane!

Türk Telekom’lu aileler, çocuklarının zorlu ve yoğun bir yılı geride bırakmasını ailece eğlenerek kutluyor. Çünkü XBOX 360 Türk Telekom abonelerine özel fiyatlarla onları bayilerde bekliyor.

Tüm dünyayı kasıp kavuran XBOX 360 oyun konsolu, 31 Ekim 2013 tarihine kadar yapacağınız başvurular için ayda yalnızca 34 TL’den başlayan taksitlerle Türk Telekom ofis ve bayilerinde sizleri bekliyor. Üstelik tüm beden hareketlerinizi algılayarak konsolu ve oyunları kontrol etmenizi sağlayan Kinect’in yanında Disneyland, Adventures ve PES 2013 oyunları hediyesiyle.

Siz de karne hediyesini paylaşmaya niyetli Türk Telekom’lulardansanız, hem çocuğunuzu hem de bütçenizi sevindirecek bu müthiş fırsatı kaçırmayın.


turk-telekom-xbox

Türk Telekom XBOX 360 kampanyasıyla ilgili detaylı bilgi için tıklayınız.

www.facebook.com/TurkTelekom
https://twitter.com/Turk_Telekom

Şerafettin Ali Bin İsa

iF
-Batı dünyası onun göz hastalıklarıyla alâkalı ortaya koyduğu bilgileri kavramak için tam 800 sene beklemişti.-

Göz hastalıkları (oftalmoloji) dalı, Türk-İslâm coğrafyasındaki tıbbî çalışmalarda oldukça önem verilen bir tıp sahasıdır. Dolayısıyla İslâm dünyasında göz doktorları (oftalmolojistler, kehhaller), diğer doktorlara nazaran daha hususi bir konuma sahip olmuşlardır. 10 ve 11. yüzyıllar oftalmoloji sahasında büyük çalışmaların yapıldığı ve eserlerin verildiği bir dönemdir. Lâtincedeki oftalmoloji ile ilgili teknik terimlerin çoğunun Arapçadan geçmiş olması, İslâm dünyasında çalışmaların bu sahadaki tesirinin ne kadar kuvvetli olduğunu göstermektedir. Bu sahaya çalışmaları ve eserleriyle katkı sağlayan ilim adamlarından biri de, Şerafeddin Ali bin İsa'dır.

Hayatı
Bir ilim ve kültür şehri olan Bağdat'ta doğan Şerafeddin Ali bin İsa el-Kehhal, 11. yüzyılda İslâm dünyasının göz hastalıkları sahasında yetiştirmiş olduğu en büyük hekimlerden biridir. İslâm dünyasında Kehhal, Batı dünyasında ise Jesu Haly olarak meşhur olan Ali b. İsa'nın hayatı ile alâkalı bilgi maalesef çok azdır (doğum tarihi bile tam olarak bilinmemektedir). Kaynaklar onun 1039'da Bağdat'ta vefat ettiğinde birleşmektedir. Tahsilini ve meslekî çalışmalarını Bağdat'ta yapan Ali bin İsa'yı İslâm dünyasında ve Ortaçağ Avrupa'sında meşhur eden hususiyet, onun birçok yerde okutulmuş ve değişik dillere tercüme edilmiş eseridir.

Çalışmaları ve eseri
Ali bin İsa, göz hastalıkları sahasında yaptığı ciddi çalışmalarla oftalmolojinin kurucusu kabul edilmiştir. Ali bin İsa'nın yazdığı, dünyaca meşhur Tezkiretü'l-Kehhalin fi'l-Ayn ve Emraziha, göz yapısından ve hastalıklarından bahseden en eski ve en değerli eserler arasında yer alır. Bu eserde, göz hastalıkları uzmanlarına ve göz cerrahlarına, güncelliğini hâlâ koruyan önemli tavsiyeler mevcuttur. Kitapta, gözle alâkalı hususlar detayları ile işlenmiştir. Bu yönüyle eser, göz hekimlerinin gerek teorik, gerekse de pratik olarak istifade edebileceği bir hususiyet arz eder. Tıp tarihinde göz hastalıklarıyla alâkalı birçok hususu ilk olarak ele alan bu eser, yazıldığı 11. yüzyılın başlarından itibaren büyük ilgi görmüş ve eserin tamamının veya bazı bölümlerinin çeşitli şerhleri ve tercümeleri yapılmıştır. Tıp tarihçilerine göre eser, 19. asrın ortalarına kadar orijinalliğini korumuştur. Ali bin İsa eserini yazarken devrin tıp âlimlerinden, araştırmalarından, hekimlik yaparken kazandığı tecrübelerden faydalandığını belirtmiştir. Tezkiretü'l-Kehhalin, üç bölümden ve 122 alt başlıktan oluşmaktadır. Eserin en orijinal yerlerinden biri, Ali bin İsa'nın göz ameliyatları esnasında lokal anesteziyi ilk nasıl yaptığını ve özellikle adamotu ve afyon bitkisini bu iş için nasıl kullandığını anlattığı yerdir.

Eserin birinci bölümü; 21 ayrı kısımdan oluşur ve gözün anatomi ve fizyolojisinden bahseder. Yani bu bölümde gözün tabakaları, damar ve sinirlerinin incelenmesi, her bir tabakanın başlangıç ve sonu, sağladığı faydalar ve beslenme kaynakları anlatılmaktadır.

74 ayrı kısımdan oluşan eserin ikinci bölümünde, göz doktorlarının kolaylıkla teşhis edebileceği hâricî hastalıklar ile onların tedavileri hakkında bilgiler verilmektedir. Gözde arpacık çıkmasından göz kapağı büyümesine, göz kapağı bozukluklarından gözyaşı bezlerine ve trahom hastalığına kadar pek çok konu bu bölümde ele alınmıştır. Eserde ayrıca katarakt ameliyatı; kornea (saydam tabaka), üvea (damar tabaka) hastalıkları ve bu hastalıkların tedavileri ile alâkalı bilgiler verilmiştir.

27 kısımdan oluşan üçüncü bölümde ise, göz temizliğinden, 141 basit ilâcın göze tesirlerinden, göz sağlığının korunması ile alâkalı hususlardan, göz doktorunun ilk bakışta anlaması mümkün olmayan 133 hastalık -miyop, hipermetrop, gece körlüğü, şaşılık, görme siniri ve retina (ağ tabaka) rahatsızlıkları vs.- ile bunların belirti ve tedavilerinden bahsedilmektedir.

Tezkiretü'l-Kehhalin başka dillere tercüme edilmesi
Tezkiretü'l-Kehhalin'in yazma nüshaları İstanbul, Riyad ve Londra Üniversitesi kütüphanelerinde, Dımaşk ez-Zahiriyye ve Tunus Mektebetü'l-Vataniyye kütüphanelerinde, Ayasofya, Fatih, Şehit Ali Paşa, Nuruosmaniye, Velüyiddin ve Millet kütüphanelerinde bulunmaktadır.

1- Tezkiretü'l-Kehhalin; 15. yüzyılda Arapçadan İbranice ve Lâtinceye tercüme edilmiş, daha sonra 1497, 1499 ve 1500'lerde Lâtinceye tekrar tercüme edilmiş ve Venedik'te basılmıştır.

2- Eser, 1845'te K. A. Hill tarafından Lâtinceye; 1903'te Paris'te İbranice ve Fransızcaya tercüme edilmiş; 1904'te de Prof. J.Hürscberg, J. Lipper ve E. Mittwoch tarafından kısmen Almancaya çevrilmiştir. 1936'da ise, Casey Wood tarafından İngilizceye tercüme edilmiştir.

3- Kitabın anatomi ile ilgili bölümü 1903'te Emir Arif Arslan tarafından Fransızcaya tercüme edilmiştir.

4- Max Meyerhof, "Ortaçağ'da Antik İslâm Göz Hastalıklarının Tedavî Tarihi" adlı makalesine eserin bazı kısımlarını (4, 10, 11, 45) eklemiştir.

5- Eser, 1964'te Haydarabat'ta ilim dünyasına yeniden kazandırılmıştır.

6- Eser Türkçeye de tercüme edilmiş; fakat yayımlanmamış, yazma eser olarak kütüphane raflarında kalmıştır.

Tezkiretü'l-Kehhalin hakkında söy­lenenler
Eser üzerine gerek İslâm gerekse Batı dünyasında pek çok akademik çalışma yapılmıştır. Araştırmacılar eser hakkında çeşitli fikirler beyan etmişlerdir: Hirschberg: "Bizler Avrupa'da 18. yüzyıla kadar göz hastalıkları sahasında bu eser seviyesinde bir esere rastlayamıyoruz." demektedir. İbrahim Kıfti (1172–1248) ise, göz hekimlerinin çalışmalarını bu kitaba göre yaptıklarını belirtmiş, daha sonra bu konuda eser verenlerin Ali b. İsa'nın eserinin birçok bölümünü olduğu gibi almak zorunda kaldıklarından bahsetmiştir. Tıp tarihi uzmanlarından, göz hekimi Max Meyerhof (1884–1951 ) ise: "İlim dünyası sadece Doğu'da değil, Batı'da da ondan daha iyisini yazabilmek için, 19. asrın ortalarına kadar beklemek mecburiyetinde kalmıştır." itirafını yapar. İbn-i ebi Usaybia da, Tezkiretü'l-Kehhalin fi'l-Ayn ve Emraziha'yı bütün göz doktorlarının mutlaka ezberlemesi gerektiğini belirtir.

Evet, görüldüğü gibi, "Hakikî ilim; aydınlığa koşan, hakikat soluyan ve kişiyi sırat-ı müstakîme götürebilen bir ışık kaynağıdır." ve bu ilim; "fizik, kimya, astronomi, tabâbet ve daha çeşitli dallarıyla insanlığın hizmetinde ve her gün ona yeni yeni armağanlar vermektedir."

Kaynaklar
- M. Fethullah Gülen, Prizma 4, Nil yay., İst., 2003, s. 96–97.
- Sızıntı, Başyazı, Ağustos 1980, Cilt 2, Sayı 19.
- Prof. Dr. Ahmet Ağırakça, İslâm Tıp Tarihi, İst., 2004, s. 227-228.
- Seyyid Hüseyin Nasr, İslâm ve İlim, Türkçesi: İlhan Kutluer, İnsan yayınları 1989, s. 166–178.
- Ali Haydar Bayat, TDV İslâm Ansiklopedisi, cilt 2, s. 401.
- Şaban Döğen, Müslüman İlim Öncüleri Ansiklopedisi, s. 27–28.
- Yeni Rehber Ansiklopedisi, cilt 2, s.24–25.

Yusuf KARAOSMANOĞLU

Fatma Hanım

iF
yılında, Balkanlarda, Türklerin de yaşadığı bir bölgede, Bulgar bir ailenin kızı olarak dünyaya gelir. Çevresindeki Müslümanların yaşayışları, hayat tarzları ona oldukça tesir eder. Nakış ve örgü öğrenmek üzere yanlarına gelip gittiği yakın komşularından yaşlı bir Türk karı-koca ona İslâm'ı anlatır. Fatma Hanım, 14–15 yaşlarında iken Müslüman olur ve ailesinden gizli olarak İslâm'ı yaşamaya başlar. Ramazan ayında kardeşinin getirdiği yemekleri dökerek oruçlu olduğunu gizler. İsmini Fatma olarak değiştirir. 1900'lü yıllarda, Türklerin Bulgaristan'da çok sıkıntı çektiği dönemlerde, Fatma'ya İslâm'ı anlatan Türk aile Türkiye'ye dönme plânları yapmaktadır. Fatma Hanım durumu fark edince bu yaşlı aileye; "Eğer beni buralarda bırakırsanız iki elim yakanızda olur, Allah huzurunda kendinizi kurtaramazsınız" der. Aile, Fatma'yı da götürebilme plânları yapar. Fatma'nın Edirne'de akrabaları vardır. Yaşlı aile şöyle düşünür: "Ailesinin izniyle Fatma'yı Edirne'ye göndeririz. Orada akrabalarının yanında değil, bizim tanıdıklarımızın yanında kalır. Edirne'ye gittiğimizde de durumu Türk makamlarına bildirir ve Fatma'nın Müslümanlığını ilân ettiririz."

Türk ailenin beyi, Fatma'nın babasına; "Edirne'de akrabalarınız var. Kızınız buralarda çok sıkıldı, onu akrabalarınızın yanına gezmeye gönderseniz?" diyerek konuyu açar. Fatma'nın ailesi bu teklifi kabul edince, Fatma Edirne'de kendisine verilen adrese yerleşir ve gizlenmeye başlar.

Türk aile Edirne'ye dönüş plânları yapmaktadır. Bulgar aile ise, Türk ailenin hareketlerinden endişe duymaktadır. Türk ailenin gittiğini fark edince, endişeleri iyice artar ve hâdiseyi polise bildirirler. Polis ailenin peşine düşer. Türk aile, kaçtığı gün trene yetişemediğinden, polis trende arama yapmasına rağmen aileyi bulamaz. Ertesi gün aile, trenle Edirne'ye gelir.

Fatma'nın Müslüman olduğu ve Osmanlı tabiiyetine geçmek istediği ilgili makamlara iletilir. Ancak o dönemde din değiştirenler, Hristiyan rahiplerin huzuruna çıkarılır ve zorla Müslüman olmadıkları, bilakis kendi istekleri ile Müslümanlığı tercih ettikleri tescil ettirilirdi. Bu işlem belli günlerde yapıldığından, halk buna büyük ilgi gösterir ve hâdiseyi, kilise dışından takip ederdi. Müslümanlığı benimseyenler, dışarı çıktıklarında halk tarafından sevgi gösterileri ile karşılanırdı. Fatma, bir kilisede papaz karşısına çıkarılır. Papaz: "Kızım ne için Müslümanlığı seçtin? İsteklerini yerine getirelim. Sana istediğin kadar altın verelim. Maddî imkânlar sağlayalım." şeklindeki sözlerle Fatma'yı İslâm'dan döndürmeye çalışır. Ancak Fatma, papaza İslâm'ın Hak din olduğunu söyleyerek, papazı da Müslümanlığa davet eder. Papaz, başa çıkamayacağını anlayınca Fatma'yla uğraşmaktan vazgeçer. Fatma, Papazın yanından çıktığında, dışarıdaki halk sevgi gösterileriyle onu bağrına basar.

Yaşlı aile ile Fatma Hanım bir süre Edirne'de kalırlar. Bu süre zarfında Fatma'nın annesi Edirne'ye gelir ve kızını ikna etmeye çalışır. Hangi yolu denedi ise, onu ikna edemez. Bulgar anne, kızına; "Bu son akşam, artık ayrılıyoruz. Bu geceyi birlikte geçirelim." der. Ancak Fatma bazı şeylerden endişelenmiş olsa gerek ki; "Sen Müslüman değilsin, ben seninle kalamam." deyince, Türk ailenin hanımı: "Aranıza ben yatarım." der. Geceleyin Fatma'nın annesi kalkıp kızını seyreder. Bu, Fatma'nın, annesi ile son görüşmesi olur. Türk aile bir süre sonra Edirne'den İstanbul'a gelir. Orada Sultan Abdülhamid Han'ın tahttan indirilişine şahit olurlar. Türk aile, İstanbul'da Fatma'yı evlendirir. Savaş yılları olduğu için Fatma Hanım'ın eşi kısa bir süre sonra askere alınır ve savaşlara katılır. İlk eşinden çocuğu olmaz.

Fatma Hanım için, İstanbul'da yalnız ve çileli günler başlar. Bu sırada karşısına bir pîr-i fânî çıkar ve ona; "Kızım hiç korkma, bir ihtiyacın olursa, ben sana yardımcı olabilirim." der. Bu konuyu komşusuna anlattığında, komşusu tepki gösterir. O anda komşusunun evinin camları enteresan şekilde kırılır. O günlerde, babasının -büyük ihtimalle kızının ihtidasından dolayı- kendini astığı haberini alır. Bir süre sonra da, eşinin şehit düştüğü haberi gelir Fatma'ya... Bunun üzerine Fatma Hanım, eşinin memleketi olan Balıkesir'in Manyas ilçesi Börülceağaç köyüne gelir. Burada da sıkıntılı günler başlar. Ülke işgal altındadır. Manyas'ın Çavuş köyünden Hasan Özen adlı yaşı kendinden oldukça büyük bir şahısla evlenir. Hasan Özen'in vefat etmiş ilk eşinden dört çocuğu vardır. Hasan Özen'den Fatma'nın bir oğlu (Mehmet Özen) bir kızı (Sabriye Şahin) olur. Evlenmekle de dertleri bitmez Fatma'nın. Ülke Yunan işgalinde olduğundan yönetim yabancılardadır. Köyden birisi Yunanlılara, Fatma'nın sonradan Müslüman olduğunu haber verir. Yunanlılar evin etrafını sararak, Fatma'nın geri götürüleceğini söylerler. Fatma Hanım kimsenin kendini bir yere götüremeyeceğini, burada öleceğini, isterlerse kurşuna dizebileceklerini söyleyince, Yunan komutan çok şaşırır. Köy muhtarı kendisine destek olur. Bandırma'daki Yunan karargâhına götürülüp ifadesinin alınmasına karar verilir. Fatma Hanım, muhtarla birlikte Bandırma'ya giderek ifade verir. Durum incelenir ve geri götürülemeyeceğine karar verilir.

Bundan sonraki süreçte Fatma Hanım iki çocuğuyla birlikte hayatını burada geçirir. 1940 yılında ikinci eşi de vefat eder. Çocuklarına '63 yaşında vefat edeceğini' söyler. 1951 senesinin yaz aylarında rahatsızlanır. Hastalığı Ramazan ayında da devam eder. Hastalığı artınca çocukları geceleri de başında beklerler. Ancak o 'yatsı ezanı arasında vefat edeceğini' söyler. Cenazesinin evde bir gece misafir kalacağını, ertesi gün defnedileceğini belirtir. Fatma Hanım, hasta yatarken, oğlu Mehmet Özen'in hanımı Hediye Özen'e; 'eğer korkmazsa gördüklerini anlatabileceğini' söyler. Hediye Hanım korkmayacağını ifade edince Fatma Hanım; odada bulunan Melâike-i Kirâm'ın yerlerini, kapı üzerinde bir kızılcık dalı gördüğünü, Peygamber Efendimiz'in (sas) de geleceğini, O (sas) gelmeden de, vefat etmeyeceğini anlatır.

Akşam ezanı okunmuş, oğlu ve gelini iftar etmektedir. Camdan bir ses gelir. Oğlu taş atıldı düşüncesiyle dışarı çıkarken Fatma Hanım: "Oğlum buraya gelin, ben gidiyorum. Hakkınızı helâl edin." diye seslenir. Çok mutlu olduğunu belirtir ve Kelime-i Şehadet getirerek vefat eder. Allah rahmet eylesin.

* Bize bu gerçek hayat hikâyesini gönderen Yılmaz Şahin Bey, Fatma Hanım'ın kızı Sabriye Şahin'in oğludur. Yılmaz Bey, özel bir dershanede öğretmendir.

Safvet Senîh

Şam-Şerif

iF
İnsanlık tarihine adını yazdıran şahsiyetlerin buluştuğu, birçok medeniyete beşiklik etmiş bir şehir olan Şam, yeryüzünün en eski yerleşim merkezlerindendir. Arap şairleri onu; "Yeryüzünün güzellik timsali, cennetin tavus gerdanlığı..." diye tasvir ederler. Ülkemize bir kuş uçuşu mesafede bulunan bu şehir, bir asra yakın zamandır, nedendir bilinmez, bizlere oldukça uzak göründü.

Şam'ın tarihi insanlık tarihiyle başlar. Hz Âdem'in (aleyhisselâm) oğulları Habil ile Ka­bil'in arasında cereyan eden hâdisenin burada yaşandığı rivayet edilmektedir. Mevcut işaretlerden hareketle insanlarda, Kabil'in, Habil'i Kasiyun Dağı'nda şehit ettiği kanaati hâkimdir. Habil'in mezarı olduğu belirtilen yer, ziyarete açıktır. Ayrıca Şam, Hz. İsa'nın (aleyhisselâm) nezîhe annesi Hz. Meryem ile hicret ettiği, on yıl kaldığı ve peygamberlik gibi ulvî ve ağır vazifeyi omuzlarına alıp tekrar Kudüs'e hicret ettiği mekândır.

Bizanslı idarecilerin yaşadığı gelişmiş bir kale şehri, Emevilerin ise, ilk başşehri olan Şam, peygamberlerin (aleyhimüsselâm), sahabe efendilerimizin (ra) ve âlimlerin uğrak yeri olmuş; bu yönüyle de İslâmiyet'in en şerefli şehirlerinden biri olma unvanını almıştır. Şam bizim için asıl mânâsını, insanlığın iftihar tablosu Hz. Muhammed Mustafa'nın (sallallâhü aleyhi ve sellem) iki defa bu beldeyi şereflendirmesinden alır. Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem), Şam'a ilk seyahatlerini on iki; ikincisini ise, yirmi beş yaşındayken gerçekleştirmiştir. İslâm tarihi kaynakları, Şam'a Allah Resulü'nün (sallallâhü aleyhi ve sellem) on bin sahabesinin geldiğini yazar. Bu güzel beldede, bir zamanlar tebliğ ve irşad vazifesini yerine getiren Saadet Asrı'nın bâni ve temsilcilerinin; Mekke'den Medine'ye hicretten sonra ikinci hicrete talip olan adanmışların; hakikat yolunun rehberleri, ilmiyle âmil âlimlerin; mürşitlerin; yendikleri orduların değerlerine saygı gösteren âbide komutanların bıraktıkları izlerle ve ecdadın inşa ettirdiği mekânlarla karşılaşıyoruz.

Şam Süleymaniye Camii ve Külliyesi
Şam'da ilk görülecek yerlerden biri, Kanunî Sultan Süleyman'ın emri üzerine, Mimar Sinan tarafından plânlanan, Sinan'ın yardımcılarından birinin nezaretinde inşa edilen Süleymaniye Camii ve Külliyesi'dir. Sinan'ın 'kalfalık dönemi eseri' olarak da değerlendirilen bu eser, İstanbul'daki Süleymaniye kadar olmasa da, onun küçük bir numunesi olarak, ziyaretçilerini kısa süreli de olsa, İstanbul'a alıp götürüyor.

Külliye, Hac kafilelerine hizmet sunacak bir menzil olarak düzenlenmiş. Külliye; medrese, cami, aşhane, kervansaray ve tabhane* gibi bölümlerden oluşmakta. Tabhane bölümü, bugün askerî müze olarak kullanılmakta. Caminin avlusunda bulunan büyük havuz, Hacı adaylarının abdest almaları maksadıyla yapılmış. Şam Süleymaniye Külliyesi'nin bir parçası olan medrese, İstanbul'dan gönderilen âlimlerin ders verdiği önemli bir eğitim merkezi olarak kullanılmış.

1550 yılında Kanunî Sultan Süleyman'ın isteği üzerine inşasına İstanbul'daki Süleymaniye Camii ve Külliyesi'yle eşzamanlı başlanan Şam Süleymaniye Camii ve Külliyesi, Sinan'ın İstanbul'dan gönderdiği yardımcılarından Muslihiddin Halife'nin nezaretinde inşa edilmiş. Cami, üslûp açısından Osmanlı klâsik mimarisini yansıtmakta; çift revaklı stiliyle Sinan'a ait bir eser olduğunu gözler önüne sermekte. Kanunî Sultan Süleyman'ın adını taşıyan ve Arap coğrafyasında inşa edilen klâsik Osmanlı mimarisinin ilk örneği bu eser, Şam halkı üzerinde büyük bir tesir meydana getirmiş olmalı. Caminin içerisinde Kültür Bakanlığımızca başlatılan restorasyon çalışmaları devam ediyor.

Caminin kıble tarafının sağında, son Osmanlı padişahı Sultan Vahdeddin'in ve son dönem bazı Osmanlı padişahlarının (Sultan Abdülaziz, 2. Abdulhamid, 5. Murad) torun ve oğullarının mezarları yer almakta. Mezarlığın bakım ve onarım masrafları ülkemiz tarafından karşılanmakta.
Sultan Vahdeddin 1926'da İtalya'nın San Remo şehrinde vefat ettiğinde, borcundan dolayı cenazesine haciz konur. Sultan, Müslüman bir ülkeye defnedilmeyi vasiyet ettiğinden, borçları dönemin Suriye Devlet Başkanı Ahmet Naim tarafından, Şam'da yaşayan Türk asıllı esnafların himmetleriyle ödenmiş ve sultanın cenazesi gemiyle önce Beyrut'a sonra da Şam'a getirilmiştir. Halk tarafından cenaze namazı kılındıktan sonra, sultanın nâşı atalarının malı olan Süleymaniye Camii'nin bahçesine tekbirlerle defnedilmiş.

Muhyiddin Arabî Camii
Sultan Selim, Mısır Seferi'ne çıkmadan önce, Muhyiddin-i Arabî Hazretleri'nin bir risalesinde (Şeceretü'n-Numaniye fi Devleti'l-Os­maniye) okuduğu "İza cae's-sinu dahale'ş-şine uz­hi­ra bi merkadi'l-mim" ibaresinin ne mânâya geldiğini Şeyhülislâm Kemalpaşazade'ye sorar. Kemalpaşazade, 'Sin'den kasdın Selim, Şın'dan kasdın Şam, Merkad-i Mim'den muradın da, Muhyiddin'in kabri olduğunu' sultana açıklar. Sultan Selim, rüyasında Şeyh-i Ekber'i görür. Hazret ona; "Ya Selim, senin gelmeni beklemekte idim. Safa geldin, Mısır gazan kolay olacak, sana müjdelerim. Beni bu çöplükten kurtar. Salihiye'yi onar ve bana türbe, cami, medrese, imaret yaptır." der. Selim Han hemen uyanır ve atına binerek Salihiye'ye ulaşır. Atı bir çöplüğün üzerine çıkıp eşinmeye başlayınca, atından iner. Hayvanın eşindiği yerde büyük bir taş görünür. Sultan, taşta celî kûfî hatla "Haza kabrü Muhyiddin" yazısını okur. Sultan Selim, hemen kabrin etrafını temizlemeye başlar. Askerlerin yardımıyla ortam kısa sürede temizlenir. Sultan, kışı Şam'da geçirir. Yavuz, Şeyh-i Ekber'e bir türbe yaptırır, türbenin yanıbaşına da büyük bir cami yapılmasını emreder.

Şamlı Mimar Şahabeddin Ahmed önderliğinde yapımına başlanan bu cami ile hem bölgede Osmanlı varlığının temeli atılmış, hem de büyük mütefekkirin hatırası yâd edilmiş olur. Halkın 'Şeyh Camii' de dediği bu eserin hemen karşısındaki imarette, ihtiyacı olanlara Devlet-i Âli Osman adına yüzlerce yıl yemek ve içecek ikram edilmiş. Şimdilerde ise bu mekânda, Devlet-i Âli Osman adına olmasa da, hâlâ hafta sonları yemek verilmekte. Muhyiddin-i Arabî'nin Türbesi, caminin avlusunda bulunan havuzun tam karşısında. Türbeye ulaşabilmek için, yaklaşık on basamak aşağı iniliyor. Türbenin sandukası, gümüş işlemeli yeşil atlasla örtülü. Türbeyi kadın ve erkekler ayrı ayrı yerlerden ziyarette bulunuyor. Türbenin dış avlusunda, yeniden düzenlenen Türk mezarlığı var.

Şam İstasyonu ve Şam Mevlevihânesi
Eski Hicaz Demiryolu Hattı üzerindeki Şam İstasyonu son derece bakımlı ve göz alıcı. Hemen önünde duran lokomotif, bir an, Hicaz yolunun yeniden açılacağı intibaını uyarıyor zihinlerde. Bugün tekrar hayata geçirilmeye çalışılan Hicaz Demiryolu Hattı Projesi'nin ilk sahibi 2. Abdülhamid Han'dır. Osmanlı'nın, Medine topraklarına girdiğinde, Allah Resulü (sallallâhü aleyhi ve sellem) rahatsız olmasın diye, raylarına keçeler bağlandığı rivayet edilen Hac tren katarlarının önemli duraklarından biri olan Şam istasyonu, Anadolu'daki örneklerinden farklı olmayan azametli bir Osmanlı eseri. Bu esere baktıkça, hayalimizde tarihimizin hüzün dolu bir sayfası canlanıyor: 1. Dünya Savaşı sonrasıdır. Mütareke gereği, son defa Anadolu'ya gidecek ve belki de bir daha sefere çıkamayacak trende, Anadolu'ya dönen yaralı Osmanlı askerleri vardır. Tren bir türlü hareket edemez. Dışarıdan uğultular gelir. İçeridekiler merak ederler. Bölük komutanı, Şam'ın son Selâhaddin'i, Selâhaddin Günay (1890–1956), trenin penceresinden dışarı bakar. Trene sarılmış binlerce insan, hıçkıra hıçkıra ağlamaktadır. İçlerinden biri trenin önüne atılır ve şöyle haykırır: "Bizleri kime bırakıp gidiyorsun Türk!" İşittiği bu söz üzerine komutan, toz toprak içindeki yanaklarına süzülen gözyaşlarını saklamak için, kompartımana geri döner.

Tren istasyonunun karşı sağında Şam Mevle­vihânesi'nin camisi bulunmaktadır. Bu eser, hamuşanı** ve tekkesiyle dikkat çekici bir yapıdır. Bu önemli merkezde de, 1585 yılında bir Mevlevihâne tesis edilmiş. Dergâhın bânisi, Arap kaynaklarına göre Lala Mustafa Paşa'dır. Dergâhın ilk şeyhi, tekkenin içindeki mescidin kuzey duvarı dibinde türbesi bulunan Karamanlı Derviş Kartal Muhammed Dede. Burası, ecdat tarafından Bilâdü'ş-Şam bölgesine geçiş noktası olarak da kullanılmış. Bu yönüyle tarih boyunca birçok dervişi ağırladığı gibi, 1. Dünya Savaşı'nda Kanal Harekâtı'na katılmak için Şam ve Filistin'e geçecek Gönüllü Mevlevî Alayı'nın uğrak yeri de olmuş. Bu mekân, Remzi Dede'nin şeyhliği döneminde, Türk askerinin mühimmat deposu olarak da kullanılmış. Bu tür dergâhlar sayesinde, Osmanlı örf ve âdetleri, kültür ve sanatı bu bölgelerde yayılma imkânı bulmuş. Buralarda çeşitli milletlerden, Mevlevîliğe intisab eden birçok mutasavvıf, musikişinas ve sanat erbabı yetişmiş.

Şam'a gelen yabancıların yoğun olarak alışveriş yaptığı Hamidiye Çarşısı, 1. Abdülhamid döneminde inşa edilmiş. Çarşı, 2. Abdülhamid döneminde, 1863 yılında, elden geçirilerek son hâlini almış. Çarşıda dünyanın en eski ve görkemli mâbetlerinden Emeviye (Ümeyye) Camii, dimdik ayakta. Emevi Camii, 1911 yılında 35 yaşlarında ilmiyle, takvasıyla kendini İslâm coğrafyasına kabul ettirmiş olan Bediüzzaman Said Nursî'nin de "Hutbe-i Şamiyye" olarak bilinen, hutbesini irad ettiği yerdir. Bediüzzaman Hazretleri, Şam seyahati sırasında Cuma namazı için Emevi Camii'ne gelir. Bir süre sonra, "Bediüzzaman aramızda!" diye bir ses işitilir. Cemaatte izdiham olur. Bediüzzaman, yüzden fazla âlimin ısrarı ile on binin üzerindeki bir cemaat karşısında 'Hutbe-i Şamiyye' olarak tarihe geçen meşhur hutbesini irad eder. Hutbe-i Şamiyye'de Bediüzzaman: "Yeis en dehşetli hastalık ki, İslâm âleminin kalbine girmiş. İşte o yeistir ki, bizi öldürmüş gibi. Garpta bir-iki milyonluk küçük bir devlet, Şark'ta yirmi milyon Müslüman'ı kendine hizmetkâr ve vatanlarını müstemleke hükmüne getirmiş." sözleriyle Müslümanların maruz kaldıkları hastalıkları (en önemlisinin yeis-ümitsizlik- yani artık bizler eski ihtişamlı günlerimize dönemeyiz inancının yerleşmesi) bir doktor gibi teşhis edip, Kur'ân eczanesinden çareler teklif eder.

Emevi Camii avlusunda, kıble istikametinin tam arkasında, dertli şairin "Şarkın En Sevgili Sultanı" şeklinde tavsif ettiği Selahaddin-i Eyyubi'nin türbesi ve Türk Hava Şehitliği bulunmaktadır.

Paşalar şehri
İstanbul 'paşalar şehri' olarak bilinir. Caddelerin, sokakların, camilerin, konakların, han ve hamamların isimlerine baktığımızda Şam'ın İstanbul'dan hiç de aşağı kalır yanı yok gibi. Hamidiye Çarşısı'nın Hicaz Demiryolu İstasyonu yönündeki çıkışında bulunan Muaviye Caddesi üzerinde, Şam Beylerbeyi Es'ad Azim Paşa tarafından 1700'lerde yaptırılmış Azim Sarayı bulunmakta. 17 odalı, taş duvarlı, görkemli bu eser, bugün Suriye Etnografya Müzesi olarak hizmet vermekte.
Hamidiye Çarşısı'na uzanan Mithat Paşa Caddesi'nin yakınında, bir Osmanlı paşasının adını verdiği bir cami durmakta. Şam Beylerbeyi Sinan Paşa tarafından yaptırılan ve İstanbul Beşiktaş'taki Sinan Paşa Camii'yle aynı adı taşıyan bu eser, yeşil minaresiyle şehre ayrı bir güzellik katıyor. Bu eserin tam karşısında Şam Beylerbeyi Derviş Paşa tarafından 1574'te yaptırılan Dervişiye Camii durmakta. Bu eserlerin bulunduğu mekân, Türklerin yaptırdığı eserlerle küçük bir Türk mahallesine dönüştürülmüş.

1517 yılında Yavuz Sultan Selim vasıtasıyla Şam'a üflenen Osmanlı ruhu, günümüzde de mazinin ihtişamını ziyaretçilerine fısıldamaya devam ediyor.

* Tabhane: İçinde dinî ilim öğretilen, fakirlere ve misafirlere yiyecek dağıtılan mekân.
** Hamuşan: 'Susanlar yurdu, susanlar' mânâsında Farsça bir kelime. Mezarlık mânâsında da kullanılmaktadır.

Habip BALCI

Ebû Mervan İbn Zühr

biyografi
Islâm dünyasında İbn Zühr (1091-1161), Batı'da ise, Avenzoar ismiyle bilinen Abdülmelik bin Ebi'l-Âlâ Zühr (künyesi Ebû Mervan), Endülüs'te yetişen ünlü bir tıp âlimidir. İbn Zühr, İslâm'ın altın çağının en büyük hekimlerinden ve klinikçilerinden biridir, hattâ bazı tarihçiler tarafından bunların en büyüğü kabul edilir. Batı'da 'father of the experimental medicine' (tecrübî tıbbın babası, kurucusu) olarak tanınmaktadır. İbn Zühr, çağının diğer Müslüman âlimlerinin aksine, sadece tıp sahasında eser vermiş, bunlar Lâtince ve İbraniceye çevrilmiş ve 18. yüzyıla kadar Doğu ve Batı'da revaçta kalmıştır.

1091 senesinde Endülüs'ün İşbiliyye (Sevilla) şehrinde doğan İbn Zühr, altı nesil boyunca tabiplik yapan bir aileden gelmektedir. Küçük yaşta ilim öğrenmeye başladı. Fıkıh, edebiyat ve din ilimlerini tahsil etti. Tıp ilmini babasından öğrendi. İbn Rüşd'le görüştü. İlim öğrenmek için Kayrevan ve Mısır'a gitti. Dönüşünde İşbiliyye'ye yerleşti ve burada vefat etti.

Tıp, cerrahî ve eczacılığı birlikte ele alan İbn Zühr, tedavi metotlarının belirlenmesinde insan tabiatına büyük önem vermiş; deney ve gözlemi mesleğin temeli kabul etmiştir. Değişik ilâç ve uygulamalarını insanlardan önce hayvanlarda tecrübe etmiştir. Kendinden önce güvenilirliği tartışılan üst solunum yolu tıkanmalarında hava yolu açma işlemini (traketomi), keçiler üzerinde yaptığı çalışmalarla güvenli ve standart cerrahî teknik hâline getirmiştir. Ayrıca koyunlarda ölüm sonrası yaptığı zatürre (pnömoni) ile ilgili araştırmaları, bugünkü çalışmalara ışık tutacak niteliktedir ve günümüz tıp literatürüne girmiştir.

İbn Zühr, cerrahların anatomi bilgilerinin çok iyi olması konusunu ısrarla vurgulamıştır. Ayrıca cerrahların yetiştirilip bağımsız olarak tek başlarına ameliyat yapabilmeleri için çok iyi oturmuş bir eğitim programının gerekliliği konusunda da ısrarcı olmuştur. Bunun yanında cerrahî bir hastalığı tedavi etmeye çalışan bir hekimin nerede durması gerektiğine dâir kırmızı çizgileri belirlemiş ve hastayı zamanında bir cerraha yönlendirmenin önemini vurgulayarak cerrahinin, tıbbın ayrı bir dalı olduğuna dikkat çekmiştir. Dr. Neuberger, 'Tıp Tarihi' isimli eserinde, İbn Zühr için: "İnsan anatomisi ve kadavrada teşrih (diseksiyon) konusundaki en ince detaylara vâkıftı ve cerrahî tekniği mükemmeldi." ifadesini kullanmıştır. İbn Zühr, İslâm dünyasında El-Râzi'den sonraki en iyi klinisyenlerden biri olarak kabul edilmektedir.

BULUŞLARI
Peritonit (karın zarı iltihabı) ve perikarditi (kalb zarı iltihabı) akciğer hastalıklarından ayıran İbn Zühr'dür. Uyuz hastalığını ve uyuz böceğini doğru olarak tarif etmiştir. Bu yüzden ilk parazitolog olarak da kabul edilir. Normal beslenmenin mümkün olmadığı durumlarda, yutaktan ve yemek borusundan veya makattan doğrudan beslemeyi uygulamıştır. Bunun yanında mediyastinal (orta boşlukla ilgili) tümörleri, bağırsak veremi ve orta kulak iltihabını tarif etmiştir. Ayrıca, idrar yolu hastalıklarında koruyucu hekimliğe inanmış ve bu konuda diyetin ehemmiyetini vurgulamıştır.

ESERLERİ
Eserlerinden sadece üçü günümüze ulaşmıştır. İbn Rüşd'ün (Averroes) isteği üzerine yazmış olduğu 'Kitabü'l-Teysir Fi'l-Mudavat ve't-Tedbir' (Tedavi ve Koruyucu Hekimliği Kolaylaştırma Kitabı), en önemli eseridir. Bu kitapta baş, boyun, göğüs ve karın bölgesiyle kemiklere ait klinik durumlar ve ateşli iltihabî hastalıklar hakkında hastalara, yakınlarına ve tıp ilmine yabancı olan kişilere bilgiler verilmektedir.

'El-İktisad fi Islahi'l-Enfusi ve'l-Ecsad' (Nefisler ve Bedenlerin Islah Edilmesine Dâir Orta Yol Kitabı) adlı eseri ise, beden, sinir ve akıl hastalıklarının teşhis ve tedavileriyle alâkalıdır. Göğüs, sırt, karın bölgesi, bacaklar, dil, ağız, ses, göz ve kulak-burun-boğaz hastalıkları ile tedavi usullerinin anlatıldığı bu eserde ayrıca, baş, saç, kaş ve kirpik incelemeleri yer almakta, insan yüzünün aldığı renklere göre, sıhhat veya hastalıkların teşhis edilebileceği belirtilmektedir. Son bölümde humma, zatürre ve zatülcenb gibi hastalıklar izah edilmiş, hijyene vurgu yapılmıştır. Eserin yazma nüshası, Paris Bibliothèque Nationale 2959 numarada kayıtlıdır. Diğer bir nüshası ise, Madrid Escurial Kütüphanesi 834 numarada mevcut olup, Paris nüshasından daha sağlamdır.

İbn Zühr'ün yazdığı eserlerden bazıları şunlardır:
Kitabü'l-Ağziye: Gıda ile ilgili olan bu eseri Muvahhidiler hükümdarlarından Abdülmü'min bin Ali'ye ithaf etmiştir.

Taiyye Kasidesi: Hastalıkların teşhisiyle ilgili çok önemli bir eserdir. Makaletün fi İleli'l-Külliyye: Yaygın ve bulaşıcı hastalıkların tetkikine dâirdir. Risaletün fi İlleti'l-Baras ve'l-Behek: İlaçlârla ilgili bir eserdir.

İbn Zühr'ün ayrıca 'Kitabü'z-Ziynet' ve 'Tezkiretün fi Emri'd-Devai'l-Müshil ve Keyfiyeti Anzihi' adlı eserleri vardır.

İsmi hâlen milletler arası cerrahî dergilerinde geçen, tıp tarihi araştırmalarında kendisine atıfta bulunulan İbn Zühr gibi geçmişin kıymetli âlimlerini, nesillerimizin sadece tarihî bir şahsiyet olarak değil, ilim ciddiyeti, araştırma aşkı, takip fikri gibi insan ahlâk ve karakteriyle ilgili hususlar itibariyle de tanımalarını ve örnek almalarını dileriz.

Kaynaklar
- Bynum, WF & Bynum, Helen (2006) Dictionary of Medical Biography. Greenwood Press.
- Rabie E. Abdel-Halim (2005), "Contributions of Ibn Zuhr (Avenzoar) to the progress of surgery: A study and translations from his book Al-Taisir", Saudi Medical Journal 2005; Vol. 26 (9): 1333-1339.
- Nahyan A. G. Fancy (2006), "Pulmonary Transit and Bodily Resurrection: The Interaction of Medicine, Philosophy and Religion in the Works of Ibn al-Nafis (d. 1288)", Electronic Theses and Dissertations, University of Notre Dame.
- Haddad F.S. (2004) Ibn Zuhr and Experimental tracheostomy and tracheotomi. Journal of American College of Surgeons.

Yrd. Doç. Dr. Barış SEVİMLİ

Cabir Bin Hayyan

biyografi
Batıda Geber olarak bilinen Cabir bin Hayyan (721–815), başta kimya olmak üzere, tıp, eczacılık, metalürji, astronomi, felsefe, fizik gibi ilim dallarına katkılarıyla bilim tarihçileri tarafından tanınan Müslüman bir âlimdir. Kûfe'de eczacı bir babanın çocuğu olarak doğmuştur. Maddelerin altına dönüştürülmesi (transmutasyon) için metotlar geliştirmeyi hedefleyen simya ilminin babası olarak bilinen Cabir bin Hayyan, geliştirdiği element anlayışı, denge teorisi yaklaşımı, tatbikatları, icat ettiği âlet ve düzeneklerle kimyanın babası kabul edilmektedir.

Ünlü Fransız bilim tarihçisi M. Berthelot'in onun hakkındaki düşünceleri şöyledir: "Aristo'nun mantık ilmindeki yeri neyse, Câbir bin Hayyân'ın kimya ilmindeki yeri de odur. Aristo, mantığın kurucusu ve üstadı olarak kabul edildiği gibi, Cabir bin Hayyan da kimyanın kurucusu ve üstadıdır." Julius Ruska, Lâtin kimyasının temellerini Yunanca değil, bilakis Arapça orijinal eserlerin tercümelerinin sağladığını belirtmektedir.1 Yaşayan ilim tarihçimiz Fuat Sezgin de, tıp, fizik, astronomi, felsefe alanında birçok eser kaleme alan, âlemde görülebilen veya görülemeyen her şeyin belli bir düzenin neticesi olduğunu belirten Cabir bin Hayyan'ın, genetik ilmine işaret eden şu sözlerini nakletmektedir. "Allah bize fizikî kanunlar vermiştir. Bunlarla bitki, hayvan hattâ insanın benzerini yapabiliriz. Allah beşere öyle kabiliyetler bahşetmiştir ki, beşer, kâinattaki bütün sır perdelerini bununla çözmeye muktedirdir."

Eserleri
Cabir bin Hayyan; uygulamalı fizik-kimya, teorik fizik-kimya, madenler fizik-kimyası, matematik, astronomi, felsefe ve dinler tarihi gibi çok değişik alanlarda sayıları yüzlerle ifade edilen eser kaleme almıştır. İlim tarihçisi İbn Nedim, Cabir'in çalışmalarını şu şekilde tasnif eder: Gökyüzü, Yerküre, Ay, Güneş, Taşlar, Tuzlar, Mürekkep (Bileşik), Hayvanlar, Bitkiler, Gizli Mineraller, Kırmızı Boya, Mayalanmış Sıvılar (Büyük ve Küçük Kitap), İç Amalgamlar, Dış Amalgamlar, Civa Ruhu, Yumurtalar, Kan, İdrar, Mayalanmış Sıvıların Kalıntıları, Mürekkep (ikinci kitap), Cevherler (kıymetli taşlar), Boyalar, Parfümler, Kokular, Çamur, Yaradılışın Unsurları (1 ve 2), Mükemmellik, Tek (İlâhî birlik hakikatini ele alan büyük ve küçük olmak üzere iki kitap), el-Rükn, Açıklama, Nizam, Işık, Akıl Yürütme Üzerine Temellenmiş Süreçler, Kabaran Deniz, İcra Etme, Müdafaa Edilmiş Akıl, Mücerretler (Cismanî olamayanlar mânâsında).1

Batılı âlimlerin Cabir'in birçok eserini tercüme ederek sahiplendiği bir gerçektir. Meselâ Summa Perfectionis adıyla yayımlanan eserin büyük ölçüde Cabir'in Yetmişlik Kitabına dayanılarak yazıldığı ortaya çıkmıştır.2 Bu eser, Avrupa'da kimya ile ilgilenenler tarafından el kitabı olarak kullanılmıştır.

Cabir'in Batı'daki tesiri daha 14. yüzyılda başlamakla birlikte, asıl kıymeti Kitabu's-seb'ûn (Yetmiş Kitap) adlı eserinin Book of Seventy adıyla İngilizceye çevrilmesiyle anlaşılacaktır. Ayrıca, Kitab el-Usûl isimli eserin Liber radicum Rasis de alkimia adıyla Lâtince tercümesi günümüze ulaşmıştır.2

Geliştirdiği âletler, yöntemler ve kimyevî maddeler
Teorisiz pratiğin hiçbir yere varamayacağını belirten2, Doğu ve Batı ilmine önemli ölçüde tesir eden ve Roger Bacon tarafından ustaların ustası olarak da anılan Cabir bin Hayyan'ın ilk defa elde ettiği birçok kimyevî bileşik ve madde vardır. Bunlardan bazıları, saf kükürt tuzları, nişadır (NH4Cl), üstübeç [2PbCO3.Pb(OH)2], cehennem taşı (AgNO3), kezzap (nitrik asit, HNO3), zaç yağı (sülfürik asit, H2SO4), güherçile (hint) (KNO3), sirke asidi (CH3COOH), süblime (HgCl2) ve kurşun şekeri [Pb(CH3COO)2], sülügen (civa oksit), arsenik oksit, şap ve hidroklorik asittir (HCl).1,2,3 Cabir ayrıca nitrik asitle hidroklorik asidi birleştirerek o gün için altın ve platini çözen tek madde durumundaki yeşilimsi bileşiği (kral suyu) elde etmiştir. Paslanmayı önleyen madde geliştirmiş, Razi'ye etanolü bulması yolunda ipucu vermiştir.4 Batılı bazı bilim adamları optik ve mercekler kanununun keşfini de Cabir bin Hayyan'a dayandırır.

Organik maddelerin distilasyonuna büyük önem veren2 ve dünya üzerindeki ilk kimya lâboratuvarını kuran Cabir bin Hayyan, tabiattaki maddelerin saf olmadığını belirtmiş ve bunları saflaştırarak saf elementler elde etmeye çalışmıştır. Meselâ suyu tekrar tekrar damıtarak saflaştırmıştır. Cabir, kimyevî işlemlerde kullanmak üzere tasarlamış olduğu âletlerle kimyaya büyük katkılarda bulunmuştur. Bunlar arasında en dikkat çekenlerden biri, damıtmayı kolaylaştıran, daha verimli ve güvenli bir şekilde yapılmasını sağlayan imbiktir.

İmbik: Arapça El-inbik kelimesiyle ifade edilen bu araç, içine konulan maddelerin ısıtılarak damıtılmasını veya ayrıştırılmasını sağlar.

Still Damıtıcı: Bu damıtıcı, karışabilen veya karıştırılamaz sıvıların karışımının ısıtılarak buharlaştırılıp yoğunlaşmasını sağlayan bir sistemdir. Parfüm, ilâç vb. üretiminde kullanılır.

Cabir bin Hayyan oksidasyon (metallerin yüksek sıcaklıkta ısıtılarak oksitlerine ayrıştırılması), bunun tersi olan redüksiyon, buharlaştırma, süblimleştirme (saflaştırma-tasfiye), eritme, süzme, damıtma, kristalleştirme (billurlaştırma) gibi yöntemler geliştirmiştir. Çeşitli metal ve çelik üretim usûllerinin geliştirilmesi, deri ve bez boyalarının hazırlanması, kükürtlü bileşiklerden arsenik ve antimuan, bitkilerden yağ elde edilmesi, metallerin saflaştırılması, kumaşın boyanması, su geçirmez elbiselerin cilâlanması, manganez dioksitin cam yapımında kullanılması ve günümüzde hâlâ kullanılan camın renklendirilmesi gibi buluşları da gerçekleştirmiştir.1,3,4,5 Cabir bin Hayyan ve diğer İslâm âlimleri vasıtasıyla Avrupa dillerine geçmiş kimya ile ilgili bazı tâbirler de vardır. Alkol (el-Kuhl, Alcohol), üstün tasfiye âleti (el-İnbik, Alembic), alkali (al-kali, alkali), ismid (Antimony), aludel (kap-kacak), çinko asidi (tutti), mağara tuzu (Rec-ül-gar, realgar) bunlardan bazılarıdır.5 Bu tâbirler ve yöntemler günümüz kimyasında hâlen kullanılmaktadır. Bunlardan bazıları kireçleştirme (calcination), kristallendirme, filtreleme, sıvılaştırma ve arıtma olarak, modern kimyanın hâlen kullandığı ve vazgeçemediği tekniklerdir.

Atomun bölünebilirliği konusundaki fikri
Cabir, atomun parçalanabilirliği konusunda şunları söylemiştir: "Madde yoğun enerjidir. Bu yüzden Yunan fizikçilerinin maddenin bölüne bölüne parçalanamaz en küçük bir parçayla son bulduğuna ve maddenin bu sayısız parçalanamayan kısımlardan meydana geldiğine dâir iddiaları yanlıştır. Onların parçalanamaz en küçük parça, yani atom olarak tâbir ettikleri bu nesne parçalanabilir ve bu parçalanma neticesi büyük bir enerji hâsıl olur. Bu öyle bir enerjidir ki, bir habbeciğin (taneciğin) bir şekilde parçalanması, Allah saklasın, Bağdat gibi büyük bir şehri yok edebilir." Bu da gösteriyor ki Cabir bin Hayyan başta Niels Bohr, Albert Einstein ve John Dalton olmak üzere Batılı bilim adamlarından 1.000 yıl önce atomla ilgilenmiş ve bu konuda fikirler ileri sürmüştür.

Eğitim felsefesiyle de ilgilenen Cabir bin Hayyan, kişiye kabiliyetine uygun bir eğitim verilmesi gerektiğini belirtmiştir. Fuat Sezgin; Cabir bin Hayyan ve onu takip eden er-Râzi gibi İslâm âlimleri tarafından yüz yıllar boyunca geliştirilmiş kimya ilmine bu ölçüde katkıda bulunmuş hiçbir âlimin olmadığını belirtmektedir.2

Dipnotlar:
1. Modern Kimyanın Kurucusu Cabir b. Hayyan, Prof. Dr. Esin Kahya, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları No:183, Ankara, 1995.
2. Prof. Dr. Fuat Sezgin, "İslâm'da Bilim ve Teknik", Sayfa 97–108, Çev. Abdurrahman Aliy, TÜBA Yay., Ankara, 2007.
3. Bilim Tarihi, Colin A.Ronan, Tübitak Yayınları, Editör Prof. Dr. Ergün Türkcan.
4. Müsbet İlimde Müslüman Âlimler, Mahmut Karakaş, Kültür Bakanlığı Yayınları No:1289.
5. Müslüman İlim Öncüleri Ansiklopedisi Sayfa 64–71.

Ahmet IŞIK

Muzaffereddin Gökbörü

iF
Hicretten kısa bir süre sonra İslâm'la şereflenen Ortadoğu coğrafyasında milletler, asırlarca Efendimiz Hz. Muhammed'e (sallallahü aleyhi ve sellem) olan muhabbetini çok çeşitli şekillerde ifade etmiştir. Bu ifade, bazen canını vererek şahadetle; bazen mimariye, taşa, tuğlaya şekil vererek sanat eserleriyle; ama her zaman insan odaklı hizmetler sunarak olmuştur. Bu konuda, bu coğrafyada karşımıza çıkan en güzel örneklerden biri de, Erbil Hükümdarı Selçuklu Atabeyi Sultan Muzaffereddin Gökbörü'dür.


Muzaffereddin Gökbörü, 1154 yılında Musul'da doğmuş, 1233 yılında Erbil'de vefat etmiştir. Büyük komutan Salâhaddin Eyyûbî (ra) ile beraber haçlılara karşı çok büyük bir mücadele vermiştir. Salâhaddin'in kız kardeşi Rabia Hatun'la evlenerek sultanın eniştesi olmuştur. İbn Esir'in ifadesine göre Kudüs'ün fethini netice veren ilk zaferin ateşini yakan da Gökbörü'dür. Akka'yı alarak Kudüs'ün fethine giden yolu açmış ve Salahaddin Eyyübi'ye çok büyük moral ve destek olmuştur. Yaptıklarına karşılık Urfa-Harran kendisine verilince, bunların yerine Salâhaddin'den Erbil'in ikta' edilmesini istemiş, bu isteği kabul edilmiştir. Çünkü burası, babası Zeyneddin Ali Küçük'ün memleketidir. Erbil, Muzaffereddin Gökbörü zamanında devrinin en önemli ilim, ticaret, siyaset ve sanat merkezi olmuştur. Dönemindeki Erbil kervansarayları ve misafirperverliği ise yapılanların tam bir ibadet aşkıyla yapıldığının ve İslâm'ın hayata kattığı mânâ ve değerin en güzel örneğidir.

Halka hizmet, Hakk'a hizmettir anlayışı
"Vefayatü'l-Ayan" adlı eserde bu mânâ ve değer şöyle anlatılmaktadır: Dünyada Sultan Muzaffereddin'e sadaka ve hayırdan daha tatlı gelen bir şey olmamıştır. Beldenin birçok yerinde her gün binlerce ekmeği ihtiyaç sahiplerine dağıtırdı. Evine gelen kimseleri boş döndürmez, mevsimine göre elbiseler veya altın ve dinar verirdi. İlâhî bir emir olan mesuliyet duygusunun çok güçlü olduğu bu devirde o, müzmin hastalar ve körler için bütün ihtiyaçları tarafından karşılanmak üzere dört hangâh yaptırmıştı. Kendisi sıkça onları ziyaret ederek dertlerini dinler, gönüllerini hoş tutardı. Dul kadınlar, yetim ve çocuklar için de ayrı evler yaptırmıştı. Anneleri ölmüş çocuklar için de sütanneler tutar, çocuk ve sütannenin masraflarını karşılardı. Hastaneleri de zaman zaman ziyaret ederdi. Beldeye gelen âlim, sûfi, fakir ve yolcular için misafirhaneler yaptırmıştı. Gece ve gündüz o misafirlerle ilgilenen görevliler vardı. Misafirler buradan ayrılırken, onlara yolda lazım olacak nafaka ve eşyaları da temin edilirdi. Medreseler ve zaviyeler yaptırmıştı. Hanefi, Şafi âlimlerini ve sûfileri de oralarda görevlendirmişti. Bazı mevsimler o kadar insan gelirdi ki, bunların çokluğu görenleri şaşırtırdı. Bunlar için vakıflar kurdurmuş ve bütün ihtiyaçlarını karşılamıştı. Her vakit kendisi de oraya gelir, ilim meclislerine katılır, bazen geceyi orada geçirirdi. İlim adamlarının gönüllerini hoş etmek için hediyeler dağıtırdı.

Hac dâhil, yolculuğa çıkacakların bütün ihtiyaçları karşılanırdı. Ayrıca Mekke ve Medine'ye de hediyeler yollar, oradaki görevlilere ve hizmet edenlere binlerce dinar infak ederdi. Burada belirtmek gerekir ki, Sultan Muzaffereddin Arafat'a su yolları yaptıran ilk isimdir. Dağda su içecek yerler yaptırdı, oralara su çektirdi. Çünkü Vakfeye durulunca su yokluğundan hacılar çok zorluklar yaşıyordu.

Senede iki defa haçlıların elinde bulunan sahil beldelerine adamlarını gönderir, bu adamlar onların ellerindeki Müslüman esirleri satın alır, hürriyetlerine kavuştururdu. İbn Esir, onun kurtardığı esir sayısını 60.000 (altmış bin) olarak verir.

Erbil ve kutlu doğum merasimleri
Erbil tarih boyunca, Efendimiz'in (sallallahü aleyhi ve sellem) doğum ayında yapılan merasimleriyle de meşhurdur. Bu konuda İslâm Ansiklopedisi'nde şu bilgiler verilir: "Hayır sever bir devlet adamı olan Gökbörü'nün Hz. Peygamber'in doğum yıl dönümlerinde mevlit merasimleri düzenlemesi ona İslâm dünyasında ün kazandırmıştır. Mevlit merasimleri ilk defa Fâtımîler zamanında Kahire'de yapılmaya başlanmış olmakla beraber, Gökbörü'nün tertiplediği muhteşem mevlit merasimleri Fâtımîler devrindeki merasimleri gölgede bırakmıştır. İlk defa onun başlattığı eğlenceli merasim ve anma merasimleri, sonraları diğer İslâm ülkelerinde de bir âdet hâline gelmiştir."

İbn Halikan ise, Erbil'de gerçekleştirilen bu mevlit merasimleri hakkında şöyle der: Sultan Muzaffereddin'in inancının sağlamlığını ve güzelliğini bütün bölge ahalisi işitmiştir. Erbil'in dışında Musul, Cezire, Sincar, Nusaybin ve daha başka yerlerden sûfiler, bilginler, şairler, vaizler her sene Erbil'e gelirlerdi. Mevlit merasimleri Muharrem ayında başlar, Rebiyülevvel ayının başına kadar sürerdi. Doğum günündeki ihtilâftan dolayı merasimler bir sene ayın sekizinde, diğer sene ayın on ikisinde yapılırdı. Mevlit merasimleri akşam namazından sonra kalede semalarla, zikirlerle başlardı. Mevlit merasimleri sırasında Erbil'de hayat sanki durur, herkes Efendimiz'i (sallallahü aleyhi ve sellem) anma merasimlerinde O'nu hatırlar, hayatını öğrenir, duygulanır ve O'nu kendisine ideal bir örnek olarak alırdı. Bu süre içerisinde, her şey bu merasime göre tanzim olunurdu. Akşamları insanlar, ellerinde taşıdıkları meşaleler, lâmbalarla sokaklarda dolaşırdı. Sabah olunca sûfilerden her biri elinde hediyeler ve elbiselerden oluşan bohçalarla kaleden sokaklara iner, ev ev dolaşarak ahaliye bunları dağıtırdı. Sonra ileri gelen insanlar hangâhlarda toplanır, vaizler için kürsüler konurdu. Çok geniş ve düz bir alan olan bu meydanda ordular toplanır ve resmigeçit yapılırdı. Ayrıca burada çeşitli meyveler ve yiyeceklerin bulunduğu umumi sofralar kurulurdu. İbn Kesir böyle bir mevlit merasiminde, "...5.000 baş hayvan, 10.000 tavuk kesilir, tonlarca kaymak ve tereyağı harcanır, 30.000 sahan helva konurdu." demiştir.

Bu güzel merasimleri yaptıran Sultan Muzaffe­reddin Gökbörü, vefat ederken Mekke'ye gömülmeyi vasiyet etmiş, götürülürken yol emniyeti olmadığından cenazesi Kûfe'ye defnedilmek zorunda kalınmıştır.

Bugünkü Erbil, Selçuklu medeniyetinin maddî ve mânevî eserleriyle doludur. Günümüzde Erbil'de hangi evin kapısını çalsanız sizi hoşamediyle karşılarlar. "Kimsin? Niye geldin?" demezler. En güzel yiyeceklerini ikram ederler. Yine hâlâ Ramazan ve Mevlit günlerinde, ikindi namazından sonra minarelerden Kuran ziyafeti verilir, ilâhiler okunur. Erbil'in seması âdeta lâhutî bir havaya bürünür, insanın içi huzurla dolar.

Kaynaklar
- İbn Esir, el-Kamil fi Tarih, I-IX, Beyrut, 1994.
- İbn Hallikan, Vefayatül Ayan, Beyrut, 1990.
- İbn Kesir, el-Bidaye ven Nihaye, Beyrut,1979.
- İslâm Ansiklopedisi, DİA, Kökbörü ve Mevlit maddeleri.
- Ahmet Tuleymad, Emiru Erbil Sultan Muzeffereddin Gökbörü, Mısır, tarihsiz.
- Nihat Sami Banarlı, İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsü Dergisi, cilt 1.

Muammer TÜRK