Bonzai ve Zararları Nedir? yangın kapısı eskişehir vinç renkli saç boyası sinema

Bediüzzaman'ın Barla Ziyareti

ibrahim fırat | Çarşamba, Ağustos 19, 2015 | 0 yorum

Bediüzzaman'ın Barla Ziyareti
Nur Risalelerinin ilk dershanesi Barla'dan ayrılalı yirmi yıla yaklaşmıştı. Bu yirmi yıl zarfında belki yirmi şehir daha gezdirmişlerdi. 


İnkılap silindiri memleketi bir baştan bir başa ezip geçmişti. Ama o hür başıyla, beyaz sarığıyla bütün inkar dünyasına karşı meydan okuyordu. Başlattığı maneviyat harekatını, çeşitli engellere, manialara rağmen başarı ile yürütüyordu. 


Barla'yı çok özlemişti. Ana ocağı, baba yuvası gibi hasret duymuştu Yeşil Barla'ya...


"Nurs karyesine karşı olan sıla-i rahimden daha ziyade bir saikle geldim" diyordu. Yediden yetmişe Barla'lılar "Hoca efendi gelmiş" diye koşa koşa karşılamaya çıkmışlardı.


Gençler, ihtiyarlar, çocuklar, kadınlar hepsi ayaklanmış Üstadı Hocayı karşılıyorlardı. Üst yoldan, belediye binasının önündeki meydana girmişti arabası. Sevgi dolu, şefkat dolu gözlerle süzüyordu etrafı.... İki kolunda iki sevgili talebesi vardı: Zübeyir Gündüzalp ve Tahiri Mutlu...


Dik ve taş yokuşu yavaş yavaş iniyorlardı. Baharın gülleri açmış, mis gibi kokuyordu etraf....


Barla'ya ilk geldiği günler, O'nun yardımına koşanlardan Mustafa Çavuşlar, Muhacir Ahmetler ebediyet alemine göçmüşlerdi.


Bunlardan dik yokuşu inerken, Mustafa Çavuş'un evinin önünden geçerken, kapıda asılı duran koca kilite gözleri takılınca, o şehla gözler yaşlarla doldu. Ağlıyordu Koca Bedi.... Dostları düşünerek ağlıyordu... Hayali yıllar öncesine gitmişti. 


İki kolundaki, iki sevgili talebesiyle iniyordu... Yavaş yavaş dershanesine doğru.  Yıllar çabuk geçiyordu. Bugün hiçbirisi maddeten yok aramızda. Yıllar önce Zübeyir Gündüzalp'i ve Tahiri Mutlu'yu yolcu ettik, bunlar aramızda artık maddeten yoklar ama manen, ruhen yanımızdalar. 


Şair kardeşimiz Ekrem Kılıç, Tahiri Mutlu ağabeyimizin ardından bir vefat haberi düşmüştü.




Dosta Giden Yol


Oruçlu günlerin sonu yaklaşıyordu. Sevinç ve sürur günü bayrama pek az kalmıştı. Bayram hilali doğmaya hazırlanıyordu. Hilalin doğması bir sevinç, bir bayram başlangıcıydı. Fakat hilal güneşin gurubuyla doğacaktı.


Mevsim bahardı, güllerin açması yaklaşmıştı. Güller beldesinden göç vardı. Güller ülkesinden rıhlet ve hicret vardı. Gül şehri Isparta'dan ayrılık işaretini vermişti.


"Nereye?..."


Dedikleri zaman doğuyu, doğduğu toprakları, doğunun yalçın doruklarını göstermişti. Yarım yüzyıl sonra sılaya dönüyordu. Daüssıla tabir edilen, vatan hasreti, memleket özlemi onu doğduğu topraklara sevkediyor sandılar.



Tam otuz dört yıl önce yine böyle bir gül mevsiminde gelmişti. Dönüyordu artık, hemde gelmemek üzere... Bayram arefesinde dönüyordu. Bu dönüş dönülmez akşamların hüznüne benziyordu. Gönüller buruk gözler bulutlu, hisler rakik ve inceydi. Dostları ile vedalaşıyor, yakınları ile helalleşiyordu. Bu vedayı bile gizli yapıyordu. Kapıda bekleyen silahlı nöbetçiler bu sılaya razı olmuyorlardı. Elli yıldır devam eden takip ve takyid hala sona ermemişti. Halbuki O elveda diyerek hakiki dosta, gerçek sılaya, Hakka vuslata gidiyordu. Fanilerin, Fenaların takipleri sona erecekti.


Arabanın tamire muhtaç olduğunu söyleyen talebelerine cübbe ve bazı eşyaların satılıp, yeni bir araba kiralanmasını istiyordu. Hedef olarak Urfa'yı göstermişti.


Mart ayı cilvesini gösteriyordu. Kar, tipi, yağmur baştan başa vatan sathını kaplamıştı. Gökyüzü, sis ve dumanla örtülmüştü. Kiremit renkli göklerden toprak yağıyor, çamur yağıyordu.


Evet.. evet çamur yağıyordu. Anadolu'da maddi-manevi kış hüküm sürüyordu.  Herkes hayret içindeydi.

Bu ne hal?


"Bir mevsim-i baharına geldik ki alemin Havuz tehi, bülbül hamuş, gülistan harap" diyen şairi hatırlamamak elden gelmiyordu. Sabahleyin yatağından kalkanlar şaşırıp kalmıştı. İhtiyarlar bu yağmur ve çamur hadisesini pek hayra yormuyorlardı. 


Gazeteler "Çamur yağıyor!" diye birinci sayfalarında hadiseyi iri puntolarla duyurmuşlardı. Bizim melal yüklü arabamız Urfa dağlarını tırmanıyordu. Asrımızın sahibi, şefkatli sultan sula ile vedayı birleştirmişti. Urfa yollarında dökülüp kalan vasıtalar:

      Urfa dağlarında gezer bir ceylan

      Gezme ceylan bu dağlarda seni avlarlar

      Anandan babandan yardan ayrı koyarlar

Diye dertlenen yanık kalbi Urfa'lıya hak vermişti.


Urfa dağlarının ceylan gözlü misafiri, bir asıra ulaşan uzun ömrünü anadan, babadan, sıladan ayrı geçirmişti. Fakat Yar ile beraberdi. Dost ile hemdemdi. Çünkü: "Dost istersen Allah yeter." Evet O dost ise, herşey dosttur.


Yaran istersen Kur'an yeter. Evet, ondaki enbiya ve melaike ile hayalen görüşür ve vukuatlarını seyredip ünsiyet eder. Yüce gerçeğinin idraki içindeydi.


Urfa yolundan, İbrahim Halilullah'ın dergahından, dergah-ı ilahiyeye geçmek istiyordu. Mübarek ve bereketli ömründe meslek olarak da Halilullah'ın yolunu seçmişti. Hıllet ve dostluk mesleği..


"Mesleğimiz haliliye olduğu için, meşrebimiz hillettir. Hillet ise en yakın dost ve en fedakar arkadaş ve en güzel takdir edici yoldaş ve en civanmert kardeş olmak iktiza eder." Elimdeki arşivimi tertip-tanzim ederken, Üstad Bediüzzaman'ın Emirdağ Sorgu Hakimliğine hitaben yazılarak Isparta sorgu hakimliğine gönderilmek üzere verilen iki sayfalık bir not elime geçti. Okumaya çalıştığım bu müracat ifadesinin Emirdağ Lahikaları kitabında olmadığını müşahede ettim. Bu sebepten elinizdeki kitabın içine, hiç yayınlanmamış bir Nur Mektubu olarak koymayı düşündüm. 


Nur Üstad için rahmet ve mağrifetlere vesile olmasını niyaz ederek aziz okuyucuların nazarlarına arzediyorum:


Isparta Sorgu Hakimliğine Gönderilmek Üzere Emirdağ Sorgu Hakimliğine

Isparta C.M.U.nin 25 Mart 1956 tarih ve 18/331 sayılı esas hakkındaki iddianemesini kanuni müddet zarfında itirazımdır. 


Muhterem Hakim! Bana isnat olunan suç laikliğe aykırı devletin içtimai, iktisadi, siyasi veya hukuki temel nizamlarını dini esas ve inançlara uydurmak amacı ile gizli cemiyet tesis etmek tanzim, sevk ve idare etmek ve T.C.K. 163. maddesine göre cezalandırılmam talep olunmaktadır.  Şimdi hak ve nisbet kaideleri içerisinde bir an düşünelim. 


Bana isnat olunan bir suç dolayısıyla  beş defa Ağır Ceza Mahkemelerinden beraat kararı almış bulunmaktayım hemde üç sene evvel Malatya hadisesi münasebeti  alakadar olan yirmi mahkeme suç yoktur diye hüküm etmişler ve hem 30 sene içinde hiçbir mahkeme cemiyetçiliğe dair en küçük bir delili dahi bulamamış ve temyiz mahkemesi verilen beraat ve Risale-i Nur kitaplarının iade kararlarını tasdik etmiş ve bu mesele kaziyyesi: muhkeme haline gelmiştir. Hakikat böyle olduğu halde aynı suç için ceza talep olunması C.K.nun umumi prensiplerine ve T.C. kanununa aykırı değil midir?


Eğer bu suçtan hakkımda dava ikamesini talep eden zat aynı suçtan beraat ettiğimi bilmiyorsa kusur benim midir?


Şeytanların dahi elini çektiği ahiret hapısında bekliyen bir kimsenin işlemiş olduğu fiil ve hareketi ariz, amik tetkik olunmadan mahkemelere sürüklenmesini vicdan ve adaleti rencide etmez mi?


Muhterem Hakim! Merkezi Isparta'da olmak üzere tarafımdan bir cemiyetin kurulduğu ve Nur Risaleleri diye yazdığım eserlerimde ve bu cemiyetin nizamnamesi olduğu ve bunu okuyan Müslümanların ise Nur Talebesi ve binnetice farazi cemiyetin azası kayıt edilmiş olduğu ve nihayet bu cemiyetin Irak'ta kurulmuş (Müslüman Kardeşler) cemiyeti ile de irtibat temin etmiş olduğu gibi şeyler maalesef iddia edilmektedir. T.C.K.'nun 163. maddesinin ikinci  fıkrasında (dağılmaları emredilmiş olan yukarıda yazılı cemiyetleri sahte nam altında veya muvazza şeklinde olsa dahi yeniden tesis, teşkil tanzim veya sevk ve idare edenler) diye yazılı bulunduğu veçhile bu fıkranın mefhumu muhalifinden bu maddenin birinci ve ikinci fıkralarına göre suç olabilmesi için suç unsuru olan bir cemiyetin, cemiyetler kanununa göre teessüs ederek faaliyete geçmesi kanunun sarih ve amir bir hükmü değil midir?


Saniyen: Nur Risaleleri iddia olunduğu gibi müddeinin farzettiği cemiyetin nizannamesi haşa olamaz. Nur risaleleri Kur'an-ı Azimüşşanın bir tefsiri olduğunu bilmeyen bir müslüman kalmamışken, müddeinin burada kasten Kur'an-ı Azimüşşanın şanına yakışmayacak bir lisan kullanılmasından üzüldüm.


Muhterem Hakim: Bir kimse bir eser yazsa ve bu eseri okuyan çok olsa ve okuyanlar da eseri sevse, hatta hayatta kendine rehber ittihaz etse bu fiil ve hareket bir cemiyetin kurulması mı, demek olur. Yine benim çok eski senelerden beri içinde sakladığım gayeyi tahakkuk ve temine çalıştığımı müdeaddit defalar mahkemeye verildiğimi de iddia etmektir. Şimdi müdde-i benim mahkemlere verildiğimi bildiği halde bu mahkemelerin neticesinin de nasıl tecelli ettiğini merak edip öğrenmiş midir? Öğrenmiş ise beraat ile neticelenen bu mahkemelerden (yani aynı suçtan dolayı) hakkımda iddianame tanziminde hüsnü niyet eserini maalesef göremiyorum. Peşinen arzedeyim ki: Güya suç diye gösterilen onların cümlesi kavli mücerredden ibarettir.


Yine yazdığım bir mektupta Kur'anı Azimüşşan'ın istikbalde İslamiyete tam bir bayram getireceğini Nur risaleleri ve bu risaleleri okuyanların mahkemelere verildiği ve fakat adil mahkemeler huzurunda beraat ettiğini yazdığım iddia edilmektedir. Bu temenni ve iftihar vesilesi olan cümlede müddeinin nasıl bir suç bulmuş olduğu anlaşılamamaktadır. 


Neticen: İddianamede isnat olunan suç hakkında delillere gelince:


1. ) İkrar. İşte muhterem hakim: Delil olarak gösterilen ikrarım iddianamede bir tememni ve iftihar vesilesi bulunduğu yüksek nazarınızdan kaçmayacaktır.


2. ) Şahadet. Suç mahiyetine göre hadise şahadetle tebeyyün edemez. Çünkü 163.üncü maddeye göre suç olabilmesi için kanun mucibince kurulmuş bir cemiyetin bu maddeye aykırı olarak faaliyette bulunması iktiza eder. Keyfi, indi, farazi bir cemiyet iddiası ise hukuki olmaktan pek uzaktır.


3. ) Elde edilen kitap. Elde edilen kitapları da iki kısımdan mütalaa edebiliriz. A-Nur Risaleleri. B- kanunu mahsusu mucibinde matbaalarda tab edilen eserler. Bunlardan Nur Risalelerinin en selahiyeti yüksek ilim heyetinin bilir kişiliği neticesinde kanuna aykırı hiç cihet görülmediğinden beraatle neticelenmiş olup aleyhimizde hiçbir veçhile delil teşkil edilmeyeceği gibi tab olunan eserlerin dahi isnad lunan suç ile bir alakası mevcut bulunmadığı aşikardır.


4. ) Mektup. İddianamede yazdığım beyan olunan mektupta yukarıda beyan olunduğu veçhile bir temenni ve mahkemelerle iftihardan ibaret bulunan mektubun hiçbir surette aleyhimize bir delil olmayacağı meydandadır.


5. ) Ehli vukuf raporları.. Müdde-i bu kadar senedir Türkiye'de yaşadığına göre, Risale-i Nur hakkındaki müsbet ve lehte olarak verilen ehli vukuf raporlarını görmemesi ve okumaması hayretimi mucip olmuştur. Yukarıdan beri izah ettiğim veçhile Nur risalelerinin hiçbir surette kanuna aykırı olmadığı ve beraatle neticelendirildiği halde bunun aleyhimizde delil gösterilmesi müddeinin hüsnü niyetle hareket etmediğine bir karine olup, ancak müspet suç hakkında muhtelif vilayet Ağır Ceza Mahkemeleri'nin yani Türk İslam mahkemlerinin vermiş olduğu adil hükümler hatırı için bu müddei kardeşimizi de bu cihetle affederek vicdanınızdan hiçbir suretle suç teşkil etmeyecek iddianameye bu suretle itiraz ederim. 1 Mayıs 1956.




Emirdağında Mukim

Said Nursi


Yazar: Necmeddin Şahiner

Hatıralarda Bediüzzaman - Vural Yayıncılık




İçeriği Sosyal Ağlarda Paylaşmak için Alttaki Butonları Kullanabilirsiniz


Kategori: , , ,

Yazar Hakkında:
!BR@H!M F!R@T Blogumuzda paylaşılan her şey tanıtım amaçlıdır. Telif ihlali olan paylaşımları iletişim kutusundan veya ibo.firat@gmail.com adresinden bize ulaştırabilirsiniz.

0 yorum

Lütfen konuyla alakasız yorumlardan kaçının. Sadece link almak amaçlı ( spam ) yorumlar yazmayınız. ( anında silinir ). Argo, küfür, siyasi vb. içerik barındıran yorumlar yazmayınız.

Not: Yorum yapabilmek için (yorumlama biçiminden) Anonim ( isimsiz olarak ) veya Adı/URL'yi ( Adı ( gerekli ) / URL ( kısmını boş bırakınız ), fonksiyonlarından seçim yaparak yorumlarınızı yazabilirsiniz.

Ancak Google + profili ile yapılan yorumları onaylamıyorum bilginize. Yorum yaparken Adı/URL kısmından yaparsanız sadece isim yazmanız yeterli. Site adresi, URL eklerseniz yorumunuz onaylanmaz.

if