Bonzai ve Zararları Nedir? yangın kapısı eskişehir vinç renkli saç boyası sinema

Hazret-i İbrahim ve Azer

ibrahim fırat | Pazartesi, Mart 14, 2016 | 1 yorum

Sual: Resulullah'ı Müslümanların gözünde küçültmeye çalışan bir ilahiyatçı, bu konudaki hadis-i şerifi gizleyip, (Kâfir olan Azer’in, İbrahim Peygamber’in üvey babası ve amcası olduğunu söyleyen âlimler varsa da, bizim için Kur’anın görüşü geçerlidir. Kâfir Azer, İbrahim Peygamber’in öz babasıydı) diyor. İslam âlimleri, Kur’anın hükmüne aykırı mı konuşuyorlar?
CEVAP
Sıradan bir Müslüman bile Kur’an’ın hükmüne aykırı konuşmaktan sakınır. İslam âlimleri niye Kur'ana aykırı konuşacak ki? Bu sapıkların derdi, Azer’in kim olduğu değildir. Maksatları, (Yalnız Kur'an) diyerek Peygamber efendimizi devreden çıkartmaktır. Onun vârisleri olan İslam âlimleri köprüsünü yıkmaktır. Bu köprüler yıkılınca, bu gemi batırılınca, Müslümanlar kendiliğinden boğulur.

(Kur’anın görüşü) diye çıkış yapmak mezhepsizlik taktiğidir. Görüş, insanlara mahsustur. (Kur’anın görüşü) denmez, (Kur’an-ı kerimin hükmü) denir.

Bunların daha başka taktikleri de vardır. Mesela herhangi bir bid’at ehlini, büyük bir zat olarak gösterebilmek için, onu gerçek büyük zatların arasına sokup takdim ederler. Mesela, (Ebu Hanife, İmam İbn-i Teymiyye ve Gazalî gibi büyük zatlara dil uzatılmaz) derler. Burada sapık İbni Teymiyye, iki büyük zat arasına sokuşturulmuştur. Bir Maocu da aynı taktikle, (Fatih ve Mao gibi büyük zatların kıymetini bilmeli) demişti. Onun derdi Fatih değildi, Mao’yu övebilmek için Fatih’i onun yanına koymuştu. (Âlimler öyle söylüyor, ama Kur'an böyle söylüyor) diyerek, sanki Ehl-i sünnet âlimlerinin Kur'ana aykırı konuştukları hissini vermeye çalışıyor. Bu hususta Peygamber efendimizin ne buyurduğunu niçin yazmıyor? Maksadı, gerçeği gizleyip zihinleri bulandırmaktır. Peygamber efendimizin bütün dedelerinin temiz birer mümin olduğu, âyet ve hadislerle sabittir. Bunun aksini söylemek, Resulullah'a açıkça düşmanlıktır.

Tevbe sûresinin 28. âyetine göre müşrikler necis yani pistir. Peygamber efendimiz ise, bütün dedelerinin temiz olduğunu bildiriyor. Şuara sûresinin 219. âyetinde, (Vetekallübeke fissâcidîn) buyuruluyor. Tefsir âlimleri, bunun, (Senin nurun, hep secde edenlerden dolaştırılıp sana ulaşmıştır) demek olduğunu ve bütün ana babalarının mümin olduğunu gösterdiğini bildirmişlerdir. Ehl-i sünnet âlimleri bu âyet-i kerimeyi tefsir ederken, bütün ana babalarının mümin olduğunu bildirmişlerdir.

Mevahib-i ledünniyye kitabında, Resulullah efendimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” bütün dedelerinin temiz birer mümin olduğunu bildiren hadis-i şerifler ve İbni Abbas hazretlerinin şu sözü naklediliyor:
(Seni, bir peygamberin neslinden diğer bir peygamberin nesline naklettim. Yani senin soyun peygamberler silsilesidir. Bir babanın iki oğlu olsa, peygamberlik hangisinde ise, Resulullah ondan gelmiş demektir.)

Birkaç hadis-i şerif de şöyledir:
(Allahü teâlâ, İsmail evladından, Kinane’yi ve onun sülalesinden Kureyş’i beğendi, seçti. Kureyş evladından da, Haşimoğullarını sevdi. Onlardan da, beni süzüp seçti.) [Müslim]

(Her asırdaki insanların en iyilerinden dünyaya getirildim.) [Buharî]

(En iyi insanlardan vücuda geldim. Silsilem, dedelerim en iyi insanlardır.) [Tirmizî] (İçlerinde kâfir olsaydı, en iyi insanlar denmezdi. Kâfire iyi insan denmez.)

(Allahü teâlâ, Arabistan’daki seçilmişlerden beni seçti. Beni her zamandaki insanların en iyilerinde bulundurdu.) [Taberanî] (Bu hadis-i şerif de, kâfir olan Azer’in Resulullah'ın dedelerinden olmadığını bildiriyor.)

(Dedelerimin hiçbiri zina etmedi. En iyi babalardan, temiz analardan geldim. Dedelerimden birinin iki oğlu olsaydı, ben bunların, en iyisinde bulunurdum.) [Mevahib] (Zina küfrün yanında solda sıfır kalır, zina sadece günahtır, ama küfür kâfirliktir. Resulullah'ın soyunda zina eden bir baba olmadığına göre, kâfir baba nasıl olur? Bu hadis-i şerif de kâfir Azer’in İbrahim aleyhisselamın babası olmadığını göstermektedir.)

(Hazret-i Âdem’den babama kadar hep nikâhlı ana babadan geldim. Ben ecdat olarak sizin en hayırlınızım.) [Deylemî]

(Soy bakımından da insanların en şereflisiyim. Öğünmek için söylemiyorum.) [Deylemî] (“Hakikati bildiriyorum, hakikati bildirmek vazifemdir, bunları söylemezsem vazifemi yapmamış olurum” demektir. Bir insanın soyunda kâfir varsa, kâfire iyi insan denmez. Bu hadis-i şerif de, kâfir olan Azer’in Resulullah'ın dedelerinden olmadığını açıkça göstermektedir.)

Bu hadis-i şerifler ve Şuara suresindeki âyet-i kerime, Peygamber efendimizin bütün dedelerinin temiz birer mümin olduğunu göstermektedir. Kâfirler pis olduğuna göre, Hazret-i İbrahim’in babasının kâfir olması mümkün değildir.

Molla Cami hazretleri buyuruyor ki:
(Muhammed aleyhisselamın zerresini taşıdığı için, Hazret-i Âdem’in alnında nur parlıyordu. Bu zerre, Hazret-i Havva’ya ve ondan Hazret-i Şit’e ve böylece temiz erkeklerden temiz kadınlara ve temiz kadınlardan temiz erkeklere geçti. O nur da, zerre ile birlikte, alınlardan alınlara geçti.) [Şevahid]

Bu nur, kâfire geçmediği gibi, zina gibi bir günah işleyen mümine bile geçmiyordu. Bu bakımdan da Azer, Hazret-i İbrahim’in babası değildi. [Hazret-i İbrahim’in babasının ismi Taruh idi.]

Enam suresinin 74. âyetinde, (İbrahim, babası Azer’e dediği zaman...) buyuruluyor. Bir kimsenin iki ismi olup, birlikte söylenince, birinin meşhur olmadığı, ikincinin meşhur olduğu anlaşılır. Meşhur olmayan birincisindeki kapalılığı açıklamak için ikincisi söylenir. Hazret-i İbrahim iki kimseye baba demektedir. Biri kendi babası, diğeri de üvey babası ve amcası olan kimsedir. İcaz, belagat ve fesahat kaidelerine göre, âyet-i kerimenin mânâsı, (İbrahim, ismi Azer olan babasına dediği zaman…) demektir. Böyle olmasaydı, sadece (Azer’e dediği zaman) veya (Babasına dediği zaman) demek yetişirdi. Eğer Azer kendi öz babası olsaydı, “babası” kelimesi fazla olurdu. Türkçede de (Babam Ali geliyor) denmez, (Babam geliyor) denir. (Hasan babam geliyor) denirse, bunun üvey babası veya kayınpederi yahut baba denilen bir zat olduğu anlaşılır. Demek ki kâfir olan Azer, babasından farklı bir kimsedir.

Kur’an-ı kerimde amcaya da, baba denilmektedir. Hazret-i İsmail, Hazret-i Yakub’un amcasıdır, fakat Kur’an-ı kerimde (Amcan İsmail) denmiyor, (Baban İsmail) deniyor. Çocukları, Hazret-i Yakub’a (Babaların İbrahim ve İsmail ve İshak...) diyor. (Bekara 133) Yani, (Baban İbrahim, baban İsmail ve baban İshak) deniyor. Bir kimsenin üç tane babası olur mu? Hazret-i İsmail, Hazret-i Yakub’un amcasıdır, babası değildir. Babası olmadığı hâlde babası deniyor. Demek ki hakiki baba değildir. Baba denilen başka biridir.

Tefsirlerde de, amcaya baba denildiği bildirilmektedir. Peygamber efendimizin yaşlı köylüye, amcaları olan Ebu Talib’e ve Hazret-i Abbas’a baba dediği, çeşitli muteber kitaplarda yazılıdır. Onlara baba dediği için öz babası olmuş olmuyorlar. İbrahim aleyhisselam da, (Azer babam) demekle, Azer’in hakiki babası olmadığı anlaşılmaktadır.

Yalnız Araplarda değil, çeşitli milletlerde de, amcaya, üvey babaya, kayınpedere ve yardımsever zatlara, baba demek âdettir. İnsanlara iyilik eden, onları himayesine alan kimselere mecaz olarak, (Baba adam), (Fakir babası) dendiğini hepimiz biliriz. Yaşlı kimselere de hürmeten (Baba) denir. Bu bakımdan Hazret-i Yakub’un öz babası Hazret-i İshak iken, Kur’an-ı kerimde, Hazret-i Yakub’a hitaben (Baban İsmail) buyurulmuştur.

Bütün bunlardan da anlaşıldığı gibi, kâfir olan Azer, İbrahim aleyhisselamın babası değildi. Allahü teâlânın âlemlere rahmet olarak gönderdiği Peygamber efendimizin Hazret-i Âdem’e kadar olan dedelerinin içinde kâfir olan biri yoktu.

İmam-ı Süyûti hazretleri de, Kitabüd-derc-il-münife isimli kitabında Azer’in Hazret-i İbrahim’in amcası olduğunu ispat etmektedir.

Bütün Peygamberler Müslüman idi
Allahü teâlânın var ve bir olduğunu bildiren ilahi dinlerin hepsi, insanlar bozmadan önce, amele ait hükümler hariç, inanılacak şeylerde hepsi aynı idi. Bütün Peygamberler Müslüman idi. Mesela Yahudi ve Hristiyanların bizim Peygamberimiz dedikleri nebiler için Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
(İbrahim ne Yahudi, ne de Hristiyandı. O Allah’ı tanıyan doğru bir Müslümandı.) [Al-i İmran 67]

(İbrahim, İsmail, İshak, Yakub ve hepsinin torunları [Müslümandır], onların Yahudi veya Hristiyan olduğunu söyleyenlere de ki, siz mi iyi bilirsiniz, yoksa Allah mı? Allah’ın bildirdiğini gizleyenden daha zalim kim olabilir.) [Bekara 140]

Hazret-i Âdem’den başlayarak, gelen bütün hak dinler, Hazret-i Musa’dan Peygamberimiz Muhammed aleyhisselama kadar gelen 3 din, [Musevilik, İsevilik ve İslamiyet] Allah’ın bir ve Peygamberlerinin de birer insan olduğunu bildirmiştir. Ancak Yahudiler, Hazret-i İsa’ya inanmadılar. Hristiyanlar da putlara tapınmaktan kurtulamadı. Hazret-i İsa, (Ben de sizin gibi bir insanım. Allah’ın oğlu değilim, Onun oğlu kızı yok) dediyse de, Baba, Oğul ve kutsal ruh ismi ile 3 ayrı ilaha tapındılar.

Hazret-i Hud, Ad; Hazret-i Salih, Semud kavmine; Hazret-i Musa, Beni İsrail’e gönderilmişti. Harun, Davud, Süleyman, Zekeriya ve Yahya "aleyhimüsselam" da, yine Beni İsrail’e gönderilmiştir. Fakat, bunların ayrı dini olmayıp, Beni İsrail’i, Hazret-i Musa’nın dinine davet etmişlerdi. Hazret-i Davud’a inen Zebur’da emir ve yasakları bildiren hükümler yoktu. Vaaz ve nasihat dolu idi. Tevrat’ı nesh etmedi, yani, yürürlükten kaldırmadı, onu kuvvetlendirdi. Bunun için Hazret-i Musa’nın dini devam etti. Fakat zamanla Yahudiler Tevrat’ta değişiklik yaptılar, Musevilik bozuldu. Hazret-i İsa gelince, bunun dini, Hazret-i Musa’nın dinini nesh etti. Yani Tevrat’ın hükmü kalmadı ve bundan sonra, Hazret-i Musa’nın dinindeki bozulmayan hükümlerine de uymak caiz olmadı. Hazret-i İsa’nın dinine uymak lazım oldu. Fakat, Yahudilerin çoğu, "Biz Tevrat’a uyarız" diyerek Hazret-i İsa’ya iman etmedi. Bozulan Yahudilikte kaldılar.

Hazret-i İsa, Beyt-ül-lahmde doğdu. Sonra Mısır’a gidip, daha sonra da Nasıra’ya yerleşti. Burada 30 yaşında nebi oldu. Bunun için, Hazret-i İsa’ya iman edene Nasrani ve hepsine Nasara denir.

Yahudiler, Hazret-i Musa’nın dinine uyuyoruz, Tevrat ve Zebur okuyoruz diyor. Nasara da Hazret-i İsa’nın dinine uyuyoruz, İncil okuyoruz diyor. Halbuki, bütün cihana gönderilen Muhammed aleyhisselamın dini yani İslamiyet, daha önce gelmiş bütün dinleri nesh etmiştir. Sadece bozulan kısımları değil, bozulmayan kısımları da yürürlükten kaldırmıştır. İslam dininin hükmü kıyamete kadar süreceğinden, başka bir dinde bulunmak caiz olmaz. Çünkü Kur'an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
(Allah indinde hak din ancak İslam’dır.) [Al-i İmran19]

(Sizin için din olarak İslam’ı beğendim.) [Maide 3]

(İslam’dan başka din arayanın bulacağı din asla kabul edilmez.) [Al-i İmran85]

Peygamber efendimizden sonra, hiç Peygamber gelmeyecektir. Kur'an-ı kerimde buyuruluyor ki:
(Muhammed aleyhisselam, Allah’ın Resulü ve Peygamberlerin sonuncusudur.) [Ahzab 40]

Hızır aleyhisselam

Sual: Bazıları, "Hızır gibi efsanevi kimseler, uydurmadır" diyor. Hızır aleyhisselam hakkında hadis yok mudur?
CEVAP
İslam âlimleri, Hızır aleyhisselamın varlığı hakkında değil, Peygamberliği hakkında ihtilaf edip, kimi nebi, kimi de veli demişlerdir.

İmam-ı Rabbani hazretleri, Hızır aleyhisselam ile görüşüp konuştuğunu; fakat, vefat ettiğini, ruhunun insan şekline girdiğini bildirmektedir. [M. 282]

Hazret-i Hızır’ın, birçok evliya ile görüştüğü bilindiği için hayatta olduğunu söyleyenler olmuştur. Fakat ehl-i sünnet âlimlerinin hiçbiri "Hızır diye biri yok" dememiştir.

Kehf suresinin 60-72. âyetlerinde, Musa aleyhisselamla Hazret-i Hızır’ın arkadaşlıkları anlatılmaktadır. Tefsir ve hadis kitaplarında, Musa aleyhisselamın arkadaşının Hazret-i Hızır olduğu bildiriliyor. (Beydavi, Celaleyn, Medarik, Buhari),

Hazret-i Hızır hakkındaki hadis-i şeriflerden biri şöyle:
(Hızır, kuru bir yere beyaz bir post serip üstüne oturunca, kuru yer birden yeşillenir. Biten yeşil otlar, arkasında sallandığı için ona Hızır denmiştir.) [Buhari] (Hızır, yeşil demektir.)

Kıssanın hikmeti
Sual: Kur’anda geçen, Hızır’la Hazret-i Musa’nın kıssasının hikmeti nedir?
CEVAP
Her kıssada ibret alınacak dersler vardır. Hazret-i Hızır’la Musa aleyhisselamın kıssasından, âlimlerin çıkardığı hükümlerden bazıları şunlardır:

1- Yolculukta hizmetçi bulundurmak caizdir. Sefere arkadaşla birlikte de çıkılabilir. [Yolculukta birini emir [başkan] seçmek sünnet, buna tâbi olmaksa vacibdir.]

2- İlim öğrenmek için, gerekiyorsa uzaklara gitmek müstehabdır.

3- Sefere çıkarken yiyecek almak caizdir ve tevekküle mani değildir.

4- Talebe, rütbe itibarıyla hocasından üstün olsa da, hocasına tevazu göstermelidir. [İnsan bildiğinin hocası, bilmediğinin talebesidir. Bilmediği bir şeyi bilen birinden öğrenirken, ona karşı tevazu göstermelidir.]

5- Talebe, kaldıramayacağı bir şey sorarsa, hocası öğretemeyeceği için özür dilemelidir.

6- Yapacağı bir işi söylerken inşallah demelidir.

7- Metbu [tâbi olunan], tâbi olana şart koşabilir.

8- Şart edilen şey yapılmalıdır.

9- Kişi, unuttuğu şeyden dolayı ayıplanmaz.

10- Tekrar, üç defa yapılır.

11- Yolcunun, ihtiyaç halinde yiyecek istemesi caizdir.

12- Yapılan iş için ücret alınabilir.

13- Fakir, geçimini karşılayan bir vasıtası olsa da, fakir olmaktan çıkmaz.

14- Gasp etmek haramdır.

15- Yetimin malını veya emanet olan bir malı kurtarmak için, bir kısmına zarar verilebilir.

16- İki zarar karşı karşıya gelince, büyüğünden kurtulmak için, küçüğünü işlemek gerekir.

17- Binayı tamir gerekir. Yıkılıncaya kadar ihmal edilmez.

Hazret-i Eyyub ve sabrı

Sual: Hazret-i Eyyub'ün, hastalanıp çeşitli belaya maruz kalmasının sebebi nedir?
CEVAP
Eyyub aleyhisselam, namaza durduğu zaman, dünya ile alakasını tamamen keser, Hak teâlâdan başka bir şey düşünmezdi. Hak teâlâ, onun ibadet ve taatteki sabrını övünce, yerde ve gökte bulunan bütün melekler, ziyaretine geldiler. Şeytan, Eyyub aleyhisselamı kıskanarak Hak teâlâya niyazda bulundu.
- Ya Rab, bu kuluna ne izzet verdin de melekler onu ziyarete geliyor?
- Eyyub benim sabırlı kulumdur. Sabırlı kullarıma böyle ikramlar da azdır.
- Ya Rab, onun sabırlı olup olmadığı benim tecrübeme bağlıdır. İzin ver de, ben onu bir tecrübe edeyim!
- Ey melun haydi tecrübe et!

Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Şüphe edilen altın, ateşle muayene edildiği gibi, insanlar da dert ile, bela ile imtihan olur.) [Taberani]

Şeytan, izin üzerine, Eyyub aleyhisselamın yanına gitti. Sabrını taşırıp yoldan çıkarmak için önce malına el uzattı. Dağda otlayan bütün davarlarını [koyun ve keçilerini] öldürüp Eyyub aleyhisselamın yanına geldi. Onu secdede bulup dedi ki:
- Ya Eyyub, sen hâlâ ibadetle meşgulsün. Halbuki Rabbin sana hışmetti. Bütün davarlarını kırıp geçirdi. Ona hâlâ ibadet mi ediyorsun?
Hazret-i Eyyub namazını bitirip selam verdikten sonra buyurdu ki:
- Davarların hepsinin helak olduğunu söylüyorsun. Onlarla benim ne alakam vardır? Ben sadece aciz bir kulum, köleyim. Kölenin nesi olur? Bütün mal-mülk efendinindir. Efendi, kendi davarlarını helak etmişse, bana ne? Ben kulum, kulluğumu bilirim.

Sonra, tekrar ibadete başlayınca, şeytan perişan oldu. Bu sefer de evlatlarına el attı. On çocuğunun hepsini öldürüp tekrar Eyyub aleyhisselamın yanına geldi. Dedi ki:
- Ya Eyyub yaptığın ibadetlerin Hak katında bir sineğin kanadı kadar kıymeti yoktur. Rabbin sana gazap etti. Bütün çocuklarını öldürdü.
- Çocuklarımın benimle ne ilgisi var? Yaratan, can veren, yaşatan, öldüren Odur. Hüküm yalnız kahhar olan Allahü teâlânındır.

Tekrar namaza durdu. Şeytan, umduğunu bulamayınca çok üzüldü. Hak teâlâya niyaz etti:
- Ya Rab, Eyyub kulunu çok sabırlı buldum. Mallarını ve evlatlarını helak ettiğim halde gönlünü senden alamadım. Müsaade buyur da bir de gidip elimi Eyyub'ün vücuduna süreyim, onu hastalandırayım! Bakalım bu sefer sabredebilecek midir?
- Haydi git, bildiğini yap!

Şeytan, Eyyub aleyhisselam secdede iken, burnundan üfledi. Bütün vücudu eridi. Zehirli yılan sokmuş gibi oldu. Her tarafı yara oldu. Buna rağmen bir defa inleyip sızlamadı. Şeytan bir doktor şeklinde gelip, (Bir sıkıntın varsa söyle, hemen tedavi edeyim) dedi. Fakat sıkıntısını belli etmedi, halinden şikayet etmedi. Yedi yıl, hasta yattı. Yine de gücünün yettiği nispette Rabbine ibadet ederdi.

Eyyub aleyhisselam Allahü teâlâdan ümidini kesmeyip sabrederek imtihandan başarıyla çıkınca, bütün malı ve evladı tekrar kendisine verildi. Allahü teâlâ, sabredenlerle beraberdir. Onun kaza ve kaderine sabredenler sonsuz nimetlere kavuşur. Kur'an-ı kerimde mealen buyuruldu ki:
(Sabredenlere, mükafatlar hesapsız verilecektir.) [Zümer 10]

Hadis-i şerifte de buyuruldu ki:
(Allahü teâlâ buyurdu ki: "Kimin, bedenine, evladına veya malına bir musibet gelir de o da sabr-ı cemil gösterirse [güzel sabrederse], Kıyamette ona hesap sormaya haya ederim.) [Hakim]

Eyyub aleyhisselam, afiyete, mal ve evlatlarına kavuşunca, o gece seher vaktinde bir ah çekerek ağladı. Sebebini sual ettiler. Buyurdu ki:
(Her gece seher vaktinde "Ey hastamız nasılsın?" diye bir ses duyardım. Şimdi o vakit geldi. Bir ses işitmediğim için ağlıyorum.) [R. Nasıhin]

Hazret-i Eyyub'ün ağlaması
Sual: Okuduğum bir Kur'an tercümesinde, Hazret-i Eyyub hastalıktan dolayı şikayet ediyor. Peygamberin, hastalık için şikayette bulunması doğru mudur? Tercümede mi bir yanlışlık vardır?
CEVAP
Defalarca yazdığımız gibi, Kur'an meali adı altında, yapılan hiçbir tercümenin okunmasını tavsiye etmiyoruz. Çünkü Kur'an-ı kerim, kısa veya uzun tercüme edilemez. Ancak ehli olan âlimler, nakli esas alarak tefsirini, tevilini yaparlar. Mealden din öğrenilmez.

Sad suresinin 44. âyet-i kerimesinde mealen, (Eyyub'ü, [malına, canına ve aile efradına gelen musibetlere] sabredici bulduk. O ne güzel kuldu, daima Allah’a yönelir, Ona sığınırdı) buyuruluyor. Bu âyet-i kerimede Cenab-ı Hak, Eyyub aleyhisselamın sabrını övüyor, (O ne güzel kuldu) buyuruyor. Eğer, Eyyub aleyhisselam, hastalığını şikayet etseydi, Allahü teâlâ, onu övmezdi.

Bu hususu âlimler şöyle izah ediyor:
Hastalığını insanlara sızlanarak anlatmak şikayettir. Doktora anlatmak, diğer insanlara anlatmak gibi değildir. Hiç kimsenin bulunmadığı bir yerde, (Ya Rabbi, hastalığım sebebiyle ibadetlerimi yapamıyorum) diye ağlamak, hastalıktan şikayet değil, ibadet edemediğinden dolayı halini arzdır. Bir nevi özür dilemektir. Hâlini Allahü teâlâya arz edip dua etmekte mahzur yoktur. Nitekim Kur'an-ı kerimde, Yakub aleyhisselamın (Ben büyük kederimi ve hüznümü, [başkalarına değil] ancak Allah’a arz ederim) dediği bildirilmektedir. [Yusüf 86]

Hastalığına üzülmedi
Kur'an-ı kerimi en iyi bilen, tefsir eden şüphesiz Peygamber efendimizdir. Aynı sual ona da sorulunca, cevaben buyurdu ki:
(Allahü teâlâya yemin ederim ki, Eyyub aleyhisselam, hastalığı için inleyip sızlanmadı. Yedi sene, yedi ay, yedi gün, yedi saat, o belaya maruz kaldığı için, ayakta namaz kılamayıp yere düştü. İbadette kusur edince, "Gerçekten bana hastalık isabet etti" dedi.)

Şeytan, Eyyub aleyhisselamı kandırmak için yanına gidip (Malına, canına ve aile efradına gelen bu beladan kurtulmak istersen bana secde et, seni eski haline getireyim) dedi. Şeytanın bu ağır sözü, Eyyub aleyhisselamın gayretine dokundu. Büyük bir belaya maruz kaldığını anlayıp "Gerçekten bana hastalık isabet etti" dedi.

Hastalık uzadıkça, tanıdıkları kendinden uzaklaştı. Fakat sadık hanımı, onu bırakmadı. Şehrin kenarında bir kulübe yaptırdı. İhtiyaçlarını şehirden alıp getirirdi. Bir gün yine şehre gittiği sırada, Hazret-i Cebrail, Hazret-i Eyyub'e Allahü teâlânın lütfunu müjdeledi:
(Ya Eyyub, bela verdim, sabrettin, şimdi ise, ne istersen iste vereyim.)

Eyyub aleyhisselam da âyetteki gibi hâlini arz edip dua etti. Cenab-ı Hak, (Onun duasını kabul ettik) buyurdu. (Enbiya 84)

Yerden su çıktı
Sad suresinde bildirildiği gibi, Cebrail aleyhisselam, Hazret-i Eyyub'ün ayağını yere vurmasını söyledi. Ayağını vurunca, yerden berrak bir su çıktı. Bu su, içme zamanında soğuk, yıkanma zamanında sıcak akardı. Bu sudan bir yudum içip, bir miktar da başına dökünce, hastalığı hemen geçti, kuvveti yerine geldi. Genç bir delikanlı oldu. Hazret-i Cebrail, ona temiz ve kıymetli elbiseler giydirdi.

Bir müddet sonra, hanımı, şehirden yiyecekle dönünce, onu yatakta göremeyip ağlamaya başladı. (Hastama n’oldu, canavarlar mı götürdü?) diyerek feryat ederken, Hazret-i Eyyub ona seslendi:
- Ey hatun, sen kimi arıyorsun?
- Hayat arkadaşım bir hastam var idi. Onu kaybettim.
- Adı ne idi?
- Sabırlı Eyyub idi.
- Şekli nasıldı?
- Sıhhatli iken sana çok benzerdi.
- Ya Rahime, işte o belaya maruz kalan Eyyub benim.
Hanımı ile Allahü teâlâya şükrederek ağlaştılar. Şehre geldiklerinde köhne evlerinin yenilendiğini, daha önce ölen yedi oğlu ile, üç kızının dirildiğini, helak olan develerinin, koyunlarının ve diğer mallarının hepsinin geri geldiğini gördüler. Üstelik anbarlarını altın ve gümüş ile dolu buldular. Hanımı da gençleşti ve 26 çocukları oldu. (R. Nasıhin, Tibyan)

Eyyüb aleyhisselam
Sual: Eyyüb Peygamberin hastalığında yaralarının kurtlandığı doğru mudur?
CEVAP
Bazıları, (Peygamberlere böyle hastalık gelmez) diyorlarsa da, yaralarına kurt düşmez diye bir şey yoktur. Peygamberlik sıfatına aykırı değildir. Peygamberliğin 7 vasfı vardır: 1- Emanet, 2- Sıdk, 3- Tebliğ, 4- Adalet, 5- İsmet, 6- Fetanet, 7- Emn-ül azl. Yaralarının kurtlanması, bu sıfatlara aykırı değildir.

Eyyüb aleyhisselamın yaralarının kurtlandığını büyük âlim Alâaddin-i Attar hazretleri de bildirmektedir. (S. Ebediyye)

Lokman aleyhisselam

Sual: Hazret-i Lokman'ın Kur'an-ı kerimde ismi geçtiği halde niçin peygamber olduğunda ihtilaf edilmiştir?
CEVAP
Kur'an-ı kerimde her ismi geçen peygamber değildir. Lokman aleyhisselamın peygamber olup olmadığını bilmek gerekmez. Eğer gerekseydi, dinimiz açıkça bildirirdi.

Hazret-i Lokman, Davud aleyhisselam zamanında yaşadı. Habeşli bir köle iken azat olup yüksek mertebelere kavuştu. Allahü teâlâ, Lokman aleyhisselama, hikmet ile peygamberlikten hangisini istediğini sordu. O da hikmeti istedi. (Hikmeti niçin istedin?) dediler. Buyurdu ki:
- Allahü teâlâ, peygamberlik verdiği kimseyi muhayyer kılmaz. Beni muhayyer kılması hikmeti tercih etmeme mecbur etti.

Kur'an-ı kerimde mealen buyuruldu ki:
(Allah’a şükret diye Lokman'a hikmet verdik. Şükreden kendisi için şükreder.) [Lokman 12]

Hikmet, eşyanın mahiyetini, vasfını ve hususiyetini bilmek demektir. Hikmet ehli, selim akla sahiptir. İlmiyle amel eder. Kendisine sordular:
- Peygamberlik hakkında ne dersin?
- Peygamberlik, mihnet ve meşakkatle doludur. Peygamberler belalara düçar olur.

- Peygamberlik olmadığı halde bunları nereden biliyorsun?
- Hüküm mevkiinde olan daima sıkıntı içinde olur.

- Bu mertebeye nasıl eriştin?
- Doğru söylemek, emanete riayet ve faydasız sözü terk etmekle.

- Saadetin alameti nedir?
- Sıdk, edep, hilm ve emanete riayettir.

- Edep, asalet, mal ve ilimden hangisi daha üstündür?
- Edep asaletten, ilim maldan hayırlıdır.

Oğluna öğütleri

* Ey oğlum, âlimlere karşı öğünmek, akılsızlarla tartışmak ve gösteriş yapmak için ilim öğrenme!

* Dünya deniz gibidir. Çok kimse boğulmuştur. Gemin takva, yükün iman, hâlin tevekkül olursa kurtulursun.

* Horoz senden daha akıllı olmasın! O, her sabah zikrederken, sen uykuda olma.

* İnsanlara nasihat ederken kendini unutma! Muma benzeme. Mum aydınlatırken, kendini yakıp eritir.

* Yalandan çok sakın! Çünkü dinini bozar ve insanlar yanında mürüvvetini azaltır. Bununla değerini ve makamını kaybedersin.

* Hep üzüntülü olma, kalbini dertli kılma. İnsanların elinde olana tamah etmekten sakın. Kazaya razı ol ve Allahü teâlanın sana verdiği rızka kanaat et.

* Dünya geçici ve kısadır. Dünya hayatı ise azın azıdır. Bunun da azı kalmış, çoğu geçmiştir.

* Tevbeyi yarına bırakma, ölüm ansızın gelip yakalar.

* Sükut eden pişman olmaz. Söz gümüş ise sükut altındır.

* Âlimlerle otur, hikmet sahiplerinin sözlerini dinle! Allahü teâlâ, bahar yağmuru ile toprağa hayat verdiği gibi, ölü kalbleri hikmet nurları ile diriltir.

* Ölümden şüphen varsa, yatıp uyuma. Uyumak zorunda kaldığın gibi, ölüme de mahkumsun. Dirilmekten de şüphen varsa, uyanma hiç. Uykudan uyandığın gibi öldükten sonra da dirileceksin.

* Yoksulluktan korun. Yoksul düşenin dini ve aklı zayıflar ve mürüvveti kaybolur.

* Borç yükü altında ezilmektense, taş taşımayı tercih et.

* Yapacağın işi, daha önce bunu denemiş, tecrübeli kimselere danış! Çünkü onlar, kendilerine pahalıya mal olmuş doğru görüşleri sana bedava verirler.

* Çalış, kazan! Çalışmayıp muhtaç olanın dini ve aklı noksandır.

* Hikmet, bize lazım olmayan şeyin üzerinde durmamak ve gizli şeyleri araştırmamaktır.

* En iyi haslet dindar olmaktır. Bu haslet iki olursa, dindarlık ve mal sahibi olmak. Üç olursa, dindarlık, mal ve haya. Dört olursa, dindarlık, mal, haya ve güzel ahlak. Beş olursa, dindarlık, mal, haya, güzel ahlak ve cömertliktir.

İskender-i Zülkarneyn

Sual: İskender’e niçin Zülkarneyn denmiştir?
CEVAP
Hazret-i Zülkarneynin de Lokman aleyhisselam gibi peygamber veya veli olduğunda ihtilaf edilmiştir. Peygamber olup olmadığını bilmemiz gerekmez. Doğu ve Batıya hakim olduğu için kendisine Zülkarneyn dendiği söylenmektedir. Başka rivayetler de vardır.

Allahü teâlâ, Hazret-i Zülkarneyne, dilleri ayrı olan birkaç kabileyi dine davet etmesi için nur ile zulmeti, (Aydınlıkla karanlığı) emrine verdiğini, kabilelerin de böylece kendisine tâbi olacağını bildirir. Bu sayede dünyaya hakim olur.

Üç İskender vardır:
Birinci İskender, Makedonya kralı Filipin oğlu. Miladdan önce yaşadı, 33 yaşında öldü
İkinci İskender, Yemen hükümdarıdır. Çin’e kadar gitmiştir.
Üçüncü İskender, Kur'an-ı kerimde Zülkarneyn adı ile bildirilen mübarek zattır. Yafes soyundan olup Hızır aleyhisselamın teyzesinin oğludur. Diğer iki İskender’den önce yaşamıştır. Yecüc ve Mecüc denilen kavmi, iki dağ arasına hapsetti. Yüz metre yükseklikte taş ve demirden bir setle dağı kuşattı. Çin seddi başkadır.

Hazret-i Zülkarneyne soruldu ki:
- Babanı mı, yoksa hocanı mı daha çok seviyorsun?
Buyurdu ki:
- Hocamı daha çok seviyorum. Çünkü babam dünyaya gelmeme vesile olmuştur. Fakat hocam ebedi saadetime sebeptir.

Ölürken (Cihanı avucumun içine aldığım halde şimdi eli boş gidiyorum) buyurdu.

Dünya kimseye kalmamıştır. Ahirette herkes amelinin karşılığını göreceğine göre, salih amel işlemeye gayret etmelidir!

Hazret-i Süleyman ve Belkıs

Sual: Belkıs kimdir?
CEVAP
Süleyman aleyhisselam, Hacdan sonra Sana’ya gitti. Buradaki bir hüdhüd (ibibik), Süleyman aleyhisselamın hüdhüdüne Belkıs’ın sarayını anlattı. Bu hüdhüd de merak edip, Belkıs’ın sarayını gezip geldi. Gördüklerini anlattı.

Hazret-i Süleyman Belkıs’a besmeleyle başlayan (Müslüman ol, isyan etmeden bana gel!) diye bir mektup yazdı. Hüdhüd, her yer kapalı olduğu için mektubu pencereden girerek Belkıs’ın yatağına koydu. Belkıs, uyanıp mühürlü mektubu görünce korktu. Adamlarını toplayıp istişare etti. Süleyman aleyhisselamın peygamber olup olmadığını öğrenmek istedi. (Peygamberse savaşamayız, teslim oluruz. Değilse savaşırız) dedi.

Denemek için kız kıyafetinde beşyüz genç erkek, erkek kıyafetinde beşyüz kız, eğri delikli bir inci, bir bardak, bir taş ve hediye olarak da yakut bir taçla iki altın kerpiç gönderdi. (Eğer bu adam, peygamberse, erkeklerle kızları birbirinden ayırır. İnsan ve cinden başka bir mahluka bu taşı deldirir. Bardağa yerde ve gökte olmayan sudan doldurur. Şu inciye de ip geçirir) dedi.

Hüdhüd gelip bunları Süleyman aleyhisselama haber verdi. O da Belkıs’ın göndermekte olduğu kerpiçlerin ebadındaki altın kerpiçlerle geniş bir sahayı döşetti. Hayvanları üstüne saldı.

Belkıs’ın elçileri, her yerin altın kerpiçlerle döşenmiş olduğunu, hayvanların kerpiçlere pislediğini, altının burada hiçbir değeri olmadığını görünce, getirdikleri iki altın kerpici hediye olarak vermeye utandılar. Altın kaplı sahada iki kerpicin yeri boştu. Elçiler (Bu iki kerpici oradan çaldınız diye itham ederler) diyerek iki kerpici gedik olan yere bırakıp huzura çıktılar.

Belkıs (Bu adam sizi sert karşılarsa peygamber değildir) demişti. Fakat Süleyman aleyhisselam güler yüzle ve tatlı sözlerle karşıladı. (Hani inciniz nerede? Getirin ona iplik takalım) buyurdu. İnciyi bir ağaç kurduna verdi. Kurt, ipliği ağzına alıp bir taraftan girerek öteki taraftan çıktı. Süleyman aleyhisselam, (Delinecek taşı getirin) buyurdu. Onu da ağaçkakan kuşu deldi. Kız ve erkeklere yüzlerini yıkattı. Kızlar ibriği sol el ile, erkekler sağ el ile tuttukları için birbirinden ayırdı. Bardağı da hızlı koşturulan atların terleriyle doldurttu. Getirilen hediyeleri de kabul etmedi.

Elçileri, durumu gidip Belkıs’a haber verince, Belkıs (Bu zat peygamberdir. Teslim olmaktan başka çaremiz yoktur) dedi. Teslim olmak üzere adamları ile yola çıktı.

Süleyman aleyhisselam, Belkıs gelmeden önce tahtını ism-i a'zam duasını bilen Asaf bin Berhıya’ya getirtti. Belkıs’ın babası cin, anası insan idi. Belkıs’ın geleceğini duyan cinler, endişeye kapıldılar. (Belkıs gelir, Süleyman aleyhisselamla evlenir, bir erkek çocukları da olursa, başımız beladan kurtulmaz. Bu işe engel olalım) dediler. Belkıs’ın aklının bozuk olduğunu, ayaklarının merkep ayağına benzediğini söylediler. Süleyman aleyhisselam da bu haberin doğru olup olmadığını öğrenmek için üzeri billur döşeli bir su havuzu yaptırdı. Belkıs, billuru bilmediğinden suya gireceğini zannederek ayakkabılarını çıkardı. Süleyman aleyhisselam da ayaklarında kusur olmadığını gördü. Aklını tecrübe için de tahtında biraz değişiklik yaptırarak kendisine gösterdi. (Tıpkı benim tahtım) dedi. Süleyman aleyhisselam, onu dine davet etti. Belkıs kabul etti. Evlendiler.

Allahü teâlâ, kendisine itaat eden salih kullarına dünya ve ahirette çeşitli nimetler ihsan eder. (E. Aşıkın, Gunye)

Hiçbir Peygambere dil uzatılmaz

Sual: Bazı Avrupa ülkelerinde Resulullah efendimize hakaret maksadıyla karikatür vs. yapılınca, tepki amacıyla Hazret-i İsa’ya dil uzatmaya başlandı. Peygamberlere nasıl dil uzatılır?
CEVAP
Peygamber efendimize dil uzatılması, ardından Hazret-i İsa’ya dil uzatılması din düşmanlarının bir oyunudur. Müslümanlar bu tuzağa düşmemeli. Din düşmanlarının kendileri zaten hiçbir Peygambere inanmıyorlar.

Bir Peygambere Tanrı veya Tanrı’nın oğlu demek, ona inanmak demek değildir. Yani onlar için değişen bir şey yok, kâfir tekrar kâfir olmaz; ama bir Müslüman, herhangi bir Peygambere dil uzatamaz. Bütün Peygamberler Müslüman idi, hepsine inanmak, hepsini sevmek imanımızın şartlarındandır.

İmanın dördüncü şartı, Peygamberlere imandır. Amentü’deki ve rusülihi kelimesi, Allahü teâlânın Peygamberlerine iman etmeyi bildirmektedir.

Peygamberlerin ilki Âdem aleyhisselam ve sonuncusu, bizim Peygamberimiz Muhammed Mustafa sallallahü aleyhi ve sellemdir. Bu ikisinin arasında, çok Peygamber gelmiş ve geçmiştir. Sayıları belli değildir. Yüz yirmi dört binden çok oldukları bildirilmiştir.

Peygamberlere iman etmek, aralarında hiçbir fark görmeyerek, hepsinin Allahü teâlâ tarafından seçilmiş sadık, doğru sözlü olduklarına inanmak demektir. Onlardan birine inanmayan, hiçbirine inanmamış olur.

Allahü teâlâ, ilk insan ve ilk Peygamber olan Âdem aleyhisselamdan beri, her bin senede din sahibi yeni bir Peygamber vasıtası ile, insanlara dinler göndermiştir. Bunlar vasıtası ile, insanların dünyada rahat ve huzur içinde yaşamaları ve ahirette de sonsuz saadete kavuşmaları yolunu bildirmiştir. Kendileri ile yeni bir din gönderilen Peygamberlere (Resul) denir. Resullerin büyüklerine (Ülülazm) Peygamberler denir. Bunlar, Âdem, Nuh, İbrahim, Musa, İsa ve Muhammed aleyhimüssalatü vesselamdır.

Âdem aleyhisselamdan, son Peygamber Muhammed aleyhisselama kadar bütün Peygamberler, hep aynı imanı bildirmiş, ümmetlerinden aynı şeylere iman etmelerini istemişlerdir. Yahudiler, Musa aleyhisselama inanıp, İsa aleyhisselama ve Muhammed aleyhisselama inanmazlar. Hristiyanlar, İsa aleyhisselama inanıp, Muhammed aleyhisselama inanmazlar. Müslümanlar ise, bütün Peygamberlere inanırlar. Peygamberlerden herhangi birini inkâr veya herhangi birine hakaret etmek küfürdür, yani böyle yapan kâfir olur.

Allahü teâlânın var ve bir olduğunu bildiren ilahi dinlerin hepsi, insanlar bozmadan önce, amele ait hükümler hariç, inanılacak şeylerde hepsi aynı idi. Bütün Peygamberler Müslüman idi. Mesela Yahudi ve Hristiyanların bizim Peygamberimiz dedikleri nebiler için Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
(İbrahim, İsmail, İshak, Yakub ve hepsinin torunları [Müslümandır], onların Yahudi veya Hristiyan olduğunu söyleyenlere de ki, siz mi iyi bilirsiniz, yoksa Allah mı? Allah’ın bildirdiğini gizleyenden daha zalim kim olabilir.) [Bekara 140]

Kaynak: dinimizislam



İçeriği Sosyal Ağlarda Paylaşmak için Alttaki Butonları Kullanabilirsiniz


Kategori:

Yazar Hakkında:
!BR@H!M F!R@T Blogumuzda paylaşılan her şey tanıtım amaçlıdır. Telif ihlali olan paylaşımları iletişim kutusundan veya ibo.firat@gmail.com adresinden bize ulaştırabilirsiniz.

1 yorum:

  1. ibrahim biliyordu ki herşeyin rabbi allah olduğu gibi ateşin rabbi de allahtır ve insanı yakan tek ateş allahsızlık ateşidir.

    YanıtlaSil

Lütfen konuyla alakasız yorumlardan kaçının. Sadece link almak amaçlı ( spam ) yorumlar yazmayınız. ( anında silinir ). Argo, küfür, siyasi vb. içerik barındıran yorumlar yazmayınız.

Not: Yorum yapabilmek için (yorumlama biçiminden) Anonim ( isimsiz olarak ) veya Adı/URL'yi ( Adı ( gerekli ) / URL ( kısmını boş bırakınız ), fonksiyonlarından seçim yaparak yorumlarınızı yazabilirsiniz.

Ancak Google + profili ile yapılan yorumları onaylamıyorum bilginize. Yorum yaparken Adı/URL kısmından yaparsanız sadece isim yazmanız yeterli. Site adresi, URL eklerseniz yorumunuz onaylanmaz.

if