-->

Sponsor Alanı

Slider

İlgi Çeken Videolar

Sağlık

Teknoloji

Sinema

Televizyon

Ne Nedir?

En5 Konular

Ads1

Henrik Arnold Wergeland

biyografi
Norveç'in Millî Marşı'nı yazan meşhur edip ve şair Henrik Arnold Wergeland 17 Haziran 1808'de Kristiansand şehrinde doğdu. Beş kardeşin en büyüğüdür. Kız kardeşi Camilla Wergeland, kendisi kadar olmasa da, Norveç'in önemli şairlerindendir. İsmini yazarlık döneminde Camilla Collett olarak değiştirmiştir. Babası Nicolai, Norveç'in bağımsızlığında büyük rol oynayan devlet görevlilerinden biridir. Henrik 9 yaşındayken ailesi Eidsvold'a taşındı. Eidsvold şehrinin Norveç tarihindeki mânâ ve değeri, Henrik için çok önem taşıyordu. 11 yaşına gelen Henrik ailesi tarafından okumak için başşehir Christiania'ya (Oslo) gönderildi. İlk hikâyesi, daha 13 yaşındayken Morgenbladet gazetesinde neşredildi.

Zamanla teoloji üzerine tahsil yapmaya başlayan Henrik, sosyal hayatta da oldukça aktifti. Norveç kültür ve tarihi ile ilgilenirdi. Norveç'in Danimarka'dan kopması ve tam bağımsızlığına kavuşması için çalışmalar yapardı. Bu gibi sebeplerden dolayı, farklı sahalarda müzakerelere katılmayı ihmal etmezdi. Norveç dilinin değişmesi ve Danimarka dilinden kurtulması için de büyük himmet sarf etti. Bugün kullanılan Bokmaal dilinin temelini atanlar arasındadır.

1839'da evlenen Henrik, halkın bilgilenmesinin önemli olduğunu vurgulamış ve bunun için halk kütüphanelerinin açılmasına büyük katkıda bulunmuştur. Henrik'in gayret sarf ettiği diğer bir konu da, Norveç temel kanunlarındaki Yahudilere dâir, "Bu ülkeye giremez." maddesinin değiştirilmesidir.

Henrik 1844 yılında vereme yakalanmış ve bu tarihten itibaren yatalak olmuştur. Zaman zaman tedavi olmak için hastaneye gitse de, son on haftasını evde hanımı ile birlikte geçirmiştir. Henrik 12 Temmuz 1845'te vefat etmiştir.

Henrik'in yatalak olduğu dönem, şairlik hayatının en önemli dönemidir. Çünkü şair birçok eserini bu dönemde kaleme almıştır. Eserleri arasında bulunan ve hâlen birçok Norveçlinin bilmediği bir mektup çok önemlidir. Bu mektup Henrik Wergeland'ın apaçık Müslüman olarak öldüğünün belgesidir.

Henrik, babasına yazdığı sözkonusu mektupta şöyle diyordu: "Söz konusu din olunca, ben Türklerin (Müslümanların) Mukaddes Kitab'ına (Kur'ân'a) göre davranıyorum. Daha önce okuduğum gibi, ben bunun Hristiyanlıkta bulunan akidelerden çok daha üstün ve iyi olduğunu düşünüyorum. Onlar gibi Allah'a bütün samimiyetimle ibadet ederek ruhumu teslim ediyorum." Henrik, hastalığı boyunca her daim yanında olan arkadaşı Wilhelm Lassene'ye de şunları söylemiştir: "Ben Türklerin (Müslümanların) Mukaddes Kitab'ına (Kur'ân'a) göre davranıyorum ve Allah'a iman etmiş olarak ölmek istiyorum." Fakat arkadaşı, Henrik'in bu sözlerini Fransızca kaleme almıştır. Bu konuda, Norveç edebiyat araştırmacısı ve halk sanatçısı Dagne Groven Myhren'in, 25 Mayıs 1997 tarihli Dagbladet gazetesinde yayımlanan makalesini referans gösterebiliriz. Henrik'in yaşadığı yıllarda Norveç'te insanların Hristiyanlıktan başka bir dine inandığını açıklaması yasaktı.

Ayrıca Henrik'in Müslüman olduğuna dair Norveç medyasında birçok habere yer verilmiştir. Bunlardan birisi, Norveç'te yaşayan Pakistan asıllı Shabana Rehman'ın verdiği beyanattır. Shabana Rehman'nın NRK kanalında Henrik'in Müslüman olduğuna dair verdiği beyanat, Norveç'in üç büyük gazetesinden biri olan Dagbladet'de haber olarak yer aldı.1 Ayrıca Henrik Wergeland'ın Müslüman oluşunun referanslarıyla ilgili araştırmalar yapan Hüseyin Ali Abbas'ın, Livetsgang gazetesinde 17 Mart 2008 tarihinde yayımlanan sözleri de aynı gerçeğe parmak basmaktadır.

Yine bu konuda tanınmış araştırmacı Ronnie Johanson, 1987'de Tro DET dergisindeki bir makalesinde şunları söylemiştir: "Henrik Wergeland'ın Müslüman olarak öldüğü, gerçekten iyi saklanmış bir sırdır. Bugün bu bilgiye sahip olmamızı, Wergeland'ın arkadaşı ve onu 1845'te her zaman ölüm döşeğinde ziyaret edip yanında olan müzisyen Wilhelm Lassen'e borçluyuz."

İslâmiyet'i çok tenkit edenlerden Walid al-Kubaisî de, Aftenposten gazetesinde şunları yazdı: "Bu zamandaki bazı düşünürler, Hristiyanlığı çok iyi tanıyorlardı ve bu dine aşağılayıcı şekilde bakıyorlardı. Fakat daha sonra İslâmiyet'i tanımaya başladılar. İslâmiyet onlar için, bir din olarak akla uygun geliyordu. İslâmiyet'te insan tanrılar yoktu. Buna yakın bir örneği Henrik Wergeland'ın ölmeden önce söylediklerinde görebiliyoruz: 'Hristiyanlık dinini, Türklerin (Müslümanların) dininin gerisinde görüyorum. Rabb'imize bağışlanmamızı dilemek için, vasıta olan bir adama (günah çıkaran papaza) ihtiyacımız olması gibi abes bir iddia olabilir mi?'"

Babası bir papaz, kendisi de teolog olan Henrik, dinler hakkında pek çok kitap okumuştu ve dünyada bulunan her semavî dinin çekirdeğinde bir gerçek bulunduğunu savunuyordu. Henrik Arnold Wergeland 12 Temmuz 1845'de 37 yaşında vefat ettiğinde geride, 6.000 sayfalık bir literatür bırakmıştı.

Henrik Arnold Wergeland'ın mezarını ziyaret edenler, anıtın üzerinde hiç haç şekli göremezler. Yahudi ve çingene gibi azınlıkların haklarını savunduğu ve mağdurları hep koruyup kolladığı için bu anıt mezarı Yahudiler bir teşekkür nişanesi ve vefâ borcu olarak yaptırmışlardır. Norveç'in İsveç'ten istiklâlini kazanması için verdiği büyük gayretten dolayı Henrik Wergeland'a "Bağımsızlık ve Mücadele Kahramanı" unvanı verilmiştir. Anıt mezarının ön tarafında "İnsanlığın hürriyet hakkı için vermiş olduğu büyük mücadelenin adına bu anıt yapılmıştır." yazısı vardır.

Norveçlilerin Millî duygularını uyandıran bu büyük edip ve düşünür, Norveç Millî Marşı'nı da yazmıştır. Yani bizim için Mehmet Akif Ersoy ne ise, Norveçliler için Henrik Wergeland odur. Eserlerinde Mevlânâ Hazretleri'nin Mesnevî'sinden bazı hikâyeleri (fabl) aynen aktarmış ve ahlâkî nasihatler olarak kendi insanlarına takdim etmiştir.

Eski Norveç paralarında, kız kardeşi Camille Colett'in resmi bulunmaktadır. 17 Mayıs, Norveç'in millî bayramıdır. Bu tarihte, Norveç'in devlet büyükleri Henrik Wergeland'ın kabrinde toplanır.

Dipnot
1- Dagbladet: Shabanas 17 Mayıs Konuşması, Çarsamba 22.05.2002.

Safvet Senîh

Medine Müdafii Fahreddin Paşa

biyografi
Elinin tersiyle alnında biriken teri sildi. Durdu. Her iki yanındaki İngiliz askerlerine baktı. Onların gözlerindeki korkuyu hissetti. Ne de olsa "Çöl Aslanı"na refakat ediyorlardı. Tüfekleri ellerinde, parmakları sürekli tetiklerinde idi. Korkuyorlardı. Döndü ve tozdan artık iyice seçilmez olan şehre baktı. Yüreği daraldı. Nasıl bırakırdı, nasıl giderdi? Sırtına inen dipçikle zor da olsa döndü ve tekrar yürümeye başladı.

Haziran 1916'da İngiliz müfsitlerin telkinleriyle ayaklanan Şerif Hüseyin'e bütün İslâm âlemi tepki göstermiş; ama o, ihanetinden dönmemişti. Kendince bahaneler bulmuştu bu menfî hareketine... Osmanlı'yı İngilizlerin yanında savaşa girmemesi dolayısıyla yargılıyor ve kendi kurduğu mahkemede mahkûm ediyordu.

Osmanlı birlikleri, isyan başladığında Yemen'de âdeta bir ölüm kalım savaşı veriyordu. Hava sıcaktı, hem düşmanla hem de salgın hastalıklarla mücadele ediyorlardı. Dahası diğer cephelerden gelen kötü haberler iyice zorlaştırıyordu işlerini. Asker yorgundu, asker yılgındı. Fakat Şerif Hüseyin'in isyanı başkaydı. Alınan haberlere göre isyancılar, 7 Temmuz 1916'da Mekke'ye ulaşmışlardı. Sıra, Hazreti Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) kabrinin bulunduğu Medine'ye gelmişti. Kanal Cephesi ve sonrasında bölgede kurulan cephelerde 4. Ordu Komutanı Cemal Paşa, buranın savunmasını Fahreddin Paşa'ya vermişti ve onu 17 Temmuz 1916'da Hicaz Seferi Kuvvetleri'nin başkumandanı olarak atamıştı.

Osmanlı birlikleri Medine önlerine ulaştığında şehir tam bir muhasara altında idi. Bir yanda düşman askeri, diğer yanda çöl, burayı dış dünyadan âdeta tecrit emişti. İsyancıların çemberi kısa zamanda yarıldı ve şehir Osmanlı kontrolüne alındı. Ama asıl çile şimdi başlıyordu. Şerif Hüseyin'in oğlu kararlıydı, Medine alınacaktı.

Kuşatma Haziran 1916'dan Ocak 1919'a kadar tam 2 yıl 7 ay sürdü. Askerlerin bir kısmı firar etti, yiyecek bitti, su tükendi. Ama o kararlıydı. Yapamazdı, Resulullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) kabrini terk edemezdi. Ama ümitsizlik artık askerlerinin damarlarına iyice işlemişti. Bazılarına göre her şey bitmişti. İşte tam bu sırada Fahreddin Paşa'nın, Çaldıran Seferi'nde ümitsizliğin pençesine düşmüş askerlerini birer kaplana çeviren Yavuz gibi yaptığı konuşma, yeniden diriltmişti bu yorgun ruhları:

"Ey İnsanlar! Mâlûmunuz olsun ki, yiğit ve kahraman askerlerim; bütün İslâm'ın sırtını dayadığı yer, mânevî gücün desteği, Hilâfet'in gözbebeği olan Medine'yi son kurşununa, son damla kanına, son nefesine kadar muhafazaya ve müdafaaya memurdur. Buna Müslüman'ca, askerce azmetmiştir. Bu asker, Medine'nin enkazı ve nihayet Ravza-i Mutahhara'nın yeşil türbesi altında, kan ve ateşten dokunmuş bir kefenle gömülmedikçe, Medine-i Münevvere kalesinin burçlarından ve nihayet Mescid-i Saadet minareleriyle yeşil kubbesinden al sancağı alınmayacaktır! Allahu Tealâ bizimle beraberdir! Şefaatçimiz O'nun Resulü, Peygamber Efendimiz'dir (sallallahü aleyhi ve sellem). Ey bütün tarihi eşsiz kahramanlar; şan ve şerefle dolu Osmanlı ordusunun yiğit zâbitleri! Ey her cenkte (savaşta) cihanı tir tir titretmiş, asla kimseye boyun eğmeyerek dâima namus ve din borcunu kanıyla ödemiş yiğit Mehmetçiklerim, kardeşlerim, evlâtlarım! Gelin hep beraber Allah'ın ve işte huzurunda huşû ve aşk içinde gözyaşları döktüğümüz Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) karşısında, aynı yemini tekrar edelim ve diyelim ki; Ya Resulallah, biz Sen'i bırakmayız!"

Çırpınıyordu. Görünen düşmandan çok görünmeyen düşmanla, ümitsizlikle mücadele ediyordu. Askerlerinin onu, dik görmesi gerektiğini düşünüyor, bunun için canla başla çalışıyordu. Mahiyetindeki subay ve erleriyle birlikte bir sabah namazını Mescid-i Nebevi'de edâ ettikten sonra Peygamberimiz'in (sallallahü aleyhi ve sellem) kabrine geldi ve mübarek huzurunda yemin etti, şeref sözü verdi: "Yâ Resulallah! Son neferimize varıncaya dek şehit olmadıkça Sen'in mübarek bedenini düşman eline teslim etmeyeceğiz."

Askerleri yiyeceklerinin tükendiğini söyleyince, onlara çekirge yemelerini emretti, öyle ya çölde çekirgeden bol ne vardı ki! "Çekirgenin serçeden ne farkı var? Yalnız tüyü yok. O da serçe gibi kanatlı ve uçuyor. Serçe gibi huysuz ve serçe gibi asabi. Yediği şeyleri itina ile seçiyor ve temiz şeyler yiyor." Gündüzleri askerinin zihnine âbidevî bir duruş nakşeden Fahreddin Paşa, geceleri Mescid-i Nebevî'ye gidiyor ve orada sabaha kadar gözyaşı döküyordu: "Ya Resulallah, Sen'i nasıl bırakırım..."

Mondros'un imzalandığı haberi Medine'ye ulaştığında herkes gözlerine bakar, bitti mi artık dercesine. "Hayır, bitmedi." demedi belki; ama teslim olmaya dâir de en ufak bir îmada bulunmamasından burayı vermeyeceği anlaşılıyordu. Harbiye Nazırı Cevat Paşa'nın teslim emri kendisine ulaştığında silâh arkadaşlarına şunları söylemişti: "Hükümet, Medine'nin anahtarlarını bir İngiliz yüzbaşısına teslim et, diyor. Böyle bir şey yapmaktansa silâhlarımızla dövüşerek ölmek evlâdır. Buranın teslimi için yalnız harbiye nazırının ve hükümetin emri yetmez, mutlaka Hilâfet ve padişahın bir iradesi olmalıdır."

Bu kararlılık 27 Ocak 1919'daki o kara güne kadar sürdü.

Sabaha karşı uyuyakalmış olmalıydı, zîrâ uyandığında üniforması üzerinde idi. Kendine gelmeye çalışırken, diğer taraftan da özel odasında silâh arkadaşlarının ne aradığını anlamaya çalışıyordu. "Bitti paşam!" diyebildi biri. Anlayamadı. Sonra ellerinde silâhlarıyla İngiliz askerlerini gördü. "Buraya kadar paşam, teslim olunuz!" Beyninden vurulmuşa döndü. Gözünden büyük birkaç damla yaş düştü. Hiddetle kalkmak istedi, silâhına uzandı bir yandan, ama ne mümkün, derhal engellendi. Konuşmadı; ama gözleri onun yerine yalvardı âdeta; "Bırakın, Allah aşkına bırakın!" Bırakmadılar. Zîrâ İngilizler zaten böyle bir hamle bekliyorlardı. Çöl Aslanı'nı feda edemezlerdi. Çaresiz mâni oldular komutanlarına...

Dışarı çıktığında yüzlerinde hay­â­sız bir zaferin nişanesi hükmünde ukalâ tebessümleri ile diğer İngiliz subaylarını gördü. Biri yanaştı ve bu büyük kahramana elini uzattı, sıkmak istedi. Paşa ağlıyordu. Görmedi veya görmezden geldi. Bir diğeri yanaştı bu sefer, göz işareti ile kılıcını istedi. Kaşları çatıldı. Kılıcının kabzasını sıkı sıkı tuttu. Ravza-i Mutahhara'nın bulunduğu yöne döndü yüzünü. Kılıcını çekti ve secdeye kapanıp kılıcını yere bıraktı. Medine'ye bir ölüm sessizliği çöktü, artık hep birlikte ağlayan askerlerin gözyaşları insanın içine işleyen kumlu rüzgâra karıştı. Ayağa kalktı. Arkasını döndü, iki adım atmıştı ki âniden: "Affet beni, ya Resulallah!" dedi ve hıçkırıklara boğuldu.

Şimdi artık Medine iyice gözden kayboldu. Onu Yenbu Limanı'na ulaştıracak cipe binerken kum fırtınası iyice ağırlaştı. Başını öne eğdi. İngiliz askerleri, pürdikkat onu izliyorlardı. Ellerini kaldırdı göğe ve Medine gözden kaybolurken dilinden şunlar döküldü: "Allah'ım, ben sözümü tutamadım. Sen beni affet!"

Biz de diyoruz ki, ey Medine müdafii kahraman insan! Üzülme. Sen'in ruhunu şad edecek, İslâm'ı dünyanın her yerinde lâyıkıyla temsil edecek, Allah Resulü'nün (sallallahü aleyhi ve sellem) adını dünyanın dört bir yanına götürecek, mübarek beldelere gerçek mânâda sahip çıkacak altın bir nesil yetişiyor. Ecdadın kaybettiği her yerde ve dünyanın dört bir bucağında bütün insanlık, bu nesli bekliyor.

Fahreddin Paşa Kimdir
Medine Müdafii olarak tanınan Fahreddin Paşa,1868'te Rusçuk'ta doğdu. Asıl adı Ömer'dir. Soyadı kanunundan sonra Türkkan so­yadını almıştır. 93 Harbi'nden sonra ailesiyle birlikte İstanbul'a gelen Ömer Fahreddin 1888'de Harp Okulu'nu, 1891'de Erkân-ı Harbiyye'yi bitirdi ve kurmay yüzbaşı olarak orduya katıldı. Balkan Savaşı sırasında Çatalca savunmasında­ki başarısıyla Edirne'nin geri alınmasın­da rol oynadı. Osmanlı Devleti 1914'te 1. Dünya Savaşı'na girdiği vakit miralay rüt­besiyle Dördüncü Ordu'ya bağlı 12. Ko­lordu kumandanı olarak Musul'da bulunuyordu. 25 Kasım 1914'te mirlivalığa terfi ettirildi. 26 Ocak 1915'te 12. Kolordu'daki vazifesine ilâveten Dördüncü Or­du kumandan vekilliğine getirildi.

İngilizlerle anlaşan Mekke Şerifi Hüseyin'in isyana hazırlandığı ha­berinin alınması üzerine Fahreddin Pa­şa Dördüncü Ordu kumandanı Cemal Pa­şa tarafından Medine'ye gönderildi. Fahreddin Paşa'nın sa­vunduğu Medine dışındaki hemen bü­tün büyük merkezler âsilerin eline geç­ti. Bu sırada Kanal Harekâtı bütün şid­detiyle devam ettiğinden Hicaz'a asker gönderilemiyordu. Fahreddin Paşa elin­de bulunan son derece kısıtlı imkânlar­la Medine'yi iki yıl yedi ay boyunca kahramanca mü­dafaa etti.

İngilizler tarafından 'Türk kaplanı' di­ye adlandırılan Fahreddin Paşa 27 Ocak'ta savaş esiri olarak Mısır'a gönderildi. 5 Ağustos'ta Malta'ya sürgün edildi. Sür­gün sırasında, savaş suçlularını yargıla­mak üzere işgalci devlet tarafından İs­tanbul'da kurdurulan ve başkanından dolayı halk arasında Nemrud Mustafa Dîvânıharbi adı verilen mahkemece ölü­me mahkûm edildi. Ancak Fahreddin Pa­şa Ankara hükümetinin gayretleriyle 8 Nisan 1921'de Malta'dan kurtuldu. Ber­lin'de karşılaştığı Enver Paşa'nın daveti üzerine Moskova'ya geçti. 24 Eylül 1921'de Millî Mücadele'ye katılmak için Ankara'ya geldi. 9 Kasım 1921'de Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin Kabil sefirliğine tayin edildi. Türk-Afgan dostluğunun gelişmesinde önemli rol oynadı. 12 Ma­yıs 1926'da görevinin sona ermesi üze­rine yurda döndü. 5 Şubat 1936'da Türk Silâhlı Kuvvetleri'nden tümgeneral rüt­besiyle emekliye ayrıldı. 22 Kasım 1948'de vefat etti ve vasiyeti üzerine Rumelihisarı'na defnedildi.

(TDV İslâm Ansiklopedisi'nden özetlenerek iktibas edilmiştir.)

* Bu mısraların sahibi, Türk tarihinin en şerefli sayfalarından biri olan tarihî Medine Müdafaası'nda bulunmuştur ve bu mısraları Ömer Fahreddin Paşa'ya ithaf etmiştir.

Galip ÇAĞ

Osman Gazi

biyografi
Söğüt'ün bağrında çiçek açan Osmanlı'nın kurucusu Osman Gazi, hususî kabiliyetlerle donatılmıştı. Peki, o yüce ruh, dünyanın üç kıtasına hâkim olacak bir devleti kurmayı hangi vasıf ve kabiliyetlerle başarmıştı?

Teşkilâtçılığı ve idarî vasıfları
Osman Gazi, her şeyden evvel bir millet mimarı ve bir devlet kurucusuydu. O, hem muazzam bir dirilişe vesile oldu hem de uzun müddet dünyaya nizam verecek bir devletin temelini attı. Doğu'dan Moğol baskısından kaçarak Bizans sınırına yerleşen Türkmen boylarını mükemmel bir şekilde organize ederek, Osmanlı Beyliği'nin kısa zamanda gelişmesine, tarihin akışını değiştirecek bir güce erişmesine öncülük etti. Devlet-i Âliye'nin aklî, mantıkî, ruhî ve kalbî yanlarını ihmal etmeyen Osman Gazi'nin, devlet sistematiği adına benimsediği değerler, dinin genel kaidelerini ve adaleti esas alıyordu.

İstişareye çok ehemmiyet vermesi, hak ve adalete saygılı olması, kazanılan zaferleri şahsına bağlamaması, kıskançlık damarına basmaması, başkalarını tahrik etmekten kaçınması, temkinli hareket etmesi; ganimet arzusu, şöhret hissi, cihanı istilâ etme arzusu içinde olmaması ve İslâm'ı hâl diliyle temsil etmesi, Osman Gazi'nin öne çıkan vasıflarındandı. Osmanlı'nın kuruluş yıllarında idarî ve askerî hususlar başta olmak üzere devlete ait bütün meseleler, beyliğin önde gelenlerinin ve ulemanın iştirakiyle müzakere ediliyordu. O yıllarda mabetlerin, mânevî ve uhrevî mekânların bu mühim toplantılara ev sahipliği yapması, Asr-ı Saadet'in saf ve duru anlayışını temsil etmesi bakımından da mânidardı.

Hak ve adalet mülâhazası
Osman Gazi, gerek tatbik ettiği dâhiyane siyaset, gerekse adaletli idaresi ve halkına duyduğu sevgi-merhamet bakımından çok hususi bir şahsiyetti. Sâlih ve dindar bir Müslüman'dı. İslâm ahlâkının üstün vasıflarını ve insanî değerlerin ince nüanslarını temsil ediyordu. Himayesinde bulunan Müslüman ve gayrimüslim halk, adaletin tesis edildiği kasaba ve şehirlerde haksızlığa uğrama endişesi olmadan alışverişini yapıyor, huzurlu bir hayat yaşıyordu. Bu durum, komşu hükümdarların ve tekfurların himayesi altında yaşayanların iktisadî, sosyal ve idarî bakımdan Osmanlı Beyliği'ne sempati duymalarına, hattâ gıpta ile bakmalarına zemin hazırlıyordu. Osmanlı Beyliği'nin hâkimiyet sahasını devamlı genişletmesinde ve pek çok problemi kolayca çözmesinde, Osman Gazi'nin ve ondan sonra başa geçen padişahların hak ve adalet mülâhazası çok büyük rol oynadı.

Fetih ve gazâ aşkı
Bir cihan devletinin kurucusu olmanın yanında, askerî ve siyasî bir deha olan Osman Gazi, az sayıdaki askeriyle, Bizans ordusunu ve tekfurlara bağlı kuvvetleri üst üste mağlûp etmeyi başardı. O, maiyetindekileri belli bir düzen ve disiplin altında çalıştırmayı bilen, onlardan kabiliyetleri çerçevesinde faydalanmaya çalışan, iş ve makamları ehline veren, idarecilerin üstün vasıflarını öne çıkaran bir liderdi. Kumandan arkadaşları ve birlikte mücadele ettiği bahadırlar, ona karşı büyük saygı duyuyordu. Hem Bizans kralı hem de tekfurlar, "kalıcı ve karşı tarafı da korkutan en iyi savunmanın taarruz" olduğu fikriyle hareket eden Osman Gazi'nin neyi hedeflediğini tam kestirememiş ve stratejik bir mevkide bulunan Osmanlı Beyliği'nin genişlemesini engelleyememişlerdi.

Bursa'yı fethedip bu önemli şehri beyliğin merkezi hâline getirmek, onun en büyük hedeflerinden biriydi. O, kendi devrinde bu gayenin peşinden koştu ve senelerce bunun sancısını çekti. Son nefesini verirken dahi Bursa'nın fethedildiği müjdesini duymak istiyordu. Hattâ muhasara devam ederken, şehre hâkim bir tepe üzerinde görülen ve kubbesi parlayan binayı oğluna göstererek: "Oğul; ben öldüğüm vakit beni şu gümüşlü kubbenin altına koyasınız." demiş; Orhan Gazi'ye ve kumandanlarına Bursa'nın fethi adına mânevî bir mesuliyet yüklemişti. Eski Selçuklu topraklarında, İran'da ve Türkistan'da fetih ve gazâ arzusuyla kendilerine bir çıkış yolu arayanlar Osmanlı Beyliği'nin bulunduğu bölgeye geliyorlardı. Bu da Osmanlı fütuhatının beslenme kaynaklarından birini teşkil ediyordu. On senedir kuşatılmakta olan Bursa'nın düşmesi, bu iltihakların çoğalmasına zemin hazırladı.



Beklentisiz bir gönül insanı
Altmış yıl boyunca başını yastığa koyup yatmayan ve ciddi bir mesuliyet şuuru içinde hareket eden bu insanın ordusu da, halkı da onun peşinden yorumsuz bir teslimiyetle yürüdü. Onunla birlikte yola çıkanlar, dünyevî bir beklenti içinde olmadan dinî yayma gayreti içinde oldular. Allah da gaflet ve ülfete düşmeden canlılığını muhafaza eden böyle bir topluluğu muzaffer kıldı, ona muvaffakiyet ihsan etti.

Bu aksiyon, mefkûre ve dava insanı, aynı zamanda çok müsamahalı, hoşgörülü ve tolerans sahibi bir idareciydi. Kuruluş yıllarında İslâm mesajının temsil edildiği yerlerde iltihaklar oldu. Öyle ki, akıncı beyleri arasında bazı Hristiyan büyükleri de vardı. Allah Resûlü'nün (sallallahü aleyhi ve sellem) metotlarına hep sadık kalarak, iyi bir Müslümanlık sergileyen; "adalet, eşitlik, hürriyet" gibi mefhumları hakiki mânâda temsil eden Osmanlıların müsamahası ve temsil keyfiyeti sonrasında İslâm'a giren bu insanlar, kat'iyen zorlanmadı. Eğer zorlansalardı, Osmanlıların Müslümanlık adına girdikleri yerlerde Hristiyan kalmayacağı bir gerçekti. Ama böyle bir yol takip edilmedi. Gönülleri yumuşatan ve kalblere tesir eden bu kuşatıcı tavır karşısında farklı milletlerden insanlar, İslâm dinini benimsedi. Osman Gazi'nin yanında ordunun ön saflarında savaşan Gazi Mihal, sonraki yıllarda Müslümanlığı benimseyen Evrenos ve Zağanos paşalar, adlarını değiştirmediler ve bizim tarihimize öyle geçtiler. İhtidâ ederek samimiyetlerini ortaya koyan Timurtaş Paşa ve Çandarlı Kara Halil gibi, düşman orduları karşısında aslan gibi kükreyen bu insanlar adına cami ve köprü gibi hayır müesseseleri yapıldı.

Mütevazı hayat anlayışı
Saçı, sakalı ve bıyığının renginden dolayı Osman Gazi "kara" lâkabıyla anılıyordu. Bu unvan, Türkmenler arasında cesur kimseler için kullanılıyordu. Sonraki Osmanlı hükümdarları için kullanılan "şah, padişah, sultan" unvanları onun için kullanılmamış; ona sadece "bey" denilmişti. Gerçekten de o "bey" olmanın hakkını her sahada sonuna kadar verdi. Bunu yaparken de mütevazı ve alçakgönüllü bir insan olmayı tercih etti.

Saffet ve içtenliğiyle bir sembol insan olan Osman Gazi, yıllardır yaptığı mücadeleler sırasında etraftaki tekfurlardan elde ettiği mal ve mülkle bir saray kurabilecek imkânı varken, bütün bir hayat boyu Kur'ân ve Sünnet'in rehberliğinde âdeta bir sahabe gibi yaşadı ve son nefesini bir çadırda verdi. Derin bir samimiyet ve adanmışlık ruhu içinde zâhidâne bir hayatı tercih etti. İslâmiyet'i yaymayı ve cihana duyurmayı dert edinerek Allah'ın yardımına mazhar oldu. Bu kutlu vazifeyi yaparken herkese ümit ve heyecan aşıladı. Sanki bu yönüyle de Hazreti Halid'i (ra) örnek almıştı. O da vefat ederken geriye bir at ve bir kılıçtan başka hiçbir şey bırakmamıştı. Sahabeden Sa'd bin Zeyd, Hazreti Halid için; "Herkesin övdüğü bir kumandan olarak yaşadı; İslâm'ın bir yitiği olarak gitti. Gitti ve geride sadece atını ve kılıcını bıraktı." demişti. Oldukça sade bir hayat yaşayan Osman Gazi'den geriye kalan tablo da doğrusu bundan farklı değildi. Vefat ettiği zaman dünya malı olarak zarurî bazı eşyalarından başka bir şey bırakmadı. Sahabelerin hayatını kendine örnek alan bu dava adamından, geriye ne altın ne de gümüş kaldı. Terekesi içinde zikredilen şeyler: sarıklık bez, iri taneli bir tesbih, at için zırh takımı, bir tuzluk, bir kaşıklık, bir çift çizme, kırmızı renkli sancaklar, sade bir kılıç, bir tirkeş, bir mızrak, birkaç at ve misafirlerine ikram için beslediği üç sürü koyundan ibaretti. Beyliği idare ederken hazineden herhangi bir karşılık almayan Osman Gazi, geçimini koyunlarının geliriyle temin ediyordu. Zaten o, elindekileri fakir ve muhtaç insanlarla paylaşan, onları giydirip donatan, dul ve yetimleri koruyup gözeten çok merhametli bir insandı. Bundan büyük bir mânevî haz alıyordu.

Ertuğrul Gazi'nin rolü
Sözünü ettiğimiz bu vasıflar, Osman Gazi'ye babası Ertuğrul Gazi'den miras kalmıştı. Selçukluların kendi fonksiyonlarını tamamlayıp, tarih sahnesinden çekilmeye başladıkları dönemde Kayı Boyu lideri Ertuğrul Gazi, baştanbaşa Anadolu'yu geçerek Söğüt'e gelmiş ve bir avuç samimi insanla birlikte İslâm'ın, Kur'ân'ın bayraktarlığını yapmaya başlamıştı. Mütevazı bir toprak parçası üzerinde, oldukça basit bir hayat yaşayan insanların kurduğu Osmanlı Beyliği, birbirleriyle çarpışan ve fikir dağınıklığı içinde bulunan Anadolu beyliklerine karşı baştan beri dâima müspet bir tavır sergiledi. Mecbur kalmadıkça onlarla savaşmadı ve böylece başkasının hesabına kürek çekmedi. Kaderin önüne koyduğu fırsatları değerlendirerek tarihe yön veren Osman Gazi, hem babasından hem de kayınpederi Şeyh Edep Âli'den temkinli ve itinalı hareket etme telkinleri almıştı. Bundan dolayı o, bütün himmetiyle gözünü Bizans'a dikti. Osman Gazi ile başlayan bu akıllı ve disiplinli siyaset sayesinde, Müslüman Türk beylikleri arasında yaşanabilecek ve zulme varan haksızlıklara yol açabilecek kanlı çarpışmaların önüne geçildi. Şehirlerin ve ekili arazilerin harap olması, kadınların dul, çocukların öksüz ve yetim kalması engellendi. Ayrıca Halife'ye karşı fevkalâde saygılı davranıldı. Böylece Kayı Boyu bir cazibe merkezi hâline geldi.

Netice
Osman Gazi kendinden sonra gelecek nesillere, dünyaya bedel bir devlet bıraktı. Beyliğini güçlü tutmak ve sınırlarını genişletmek için tatbik ettiği siyaset, gelişen şartları nazara alan diğer padişahlar tarafından da devam ettirildi. Onun yüksek mefkûreleri, Orhan Gazi, Murad Hüdavendigar, Yıldırım Bayezid, Çelebi Mehmed, 2. Murad, Fatih, Yavuz ve Kanunî ile çok daha geniş bir yelpazede tahakkuk etti. İ'lâ-yı kelimetullah uğruna hepsinin de ciddi bir ihlâs ve samimiyetle yüklendikleri mücadele, Allah katında aynı değere sahipti. Bu mülâhaza ve hedefler ışığında temelleri atılan devlet, geniş bir sahaya hükmetmekle kalmadı, dünyaya ilim, irfan, adalet ve iman nurunu yaydı. Osmanlı Devleti, farklı din ve dillere sahip pek çok milletin altı asır boyunca huzur içinde yaşadığı ideal bir devlet olarak tarihteki yerini aldı.

Murat DUMAN

Keskin Akıl-Âdil Kılıç

biyografi
Fatih Sultan Mehmed'in büyük âlimlerin nezaretinde, hem fikir ve ilim sahasında, hem de devlet işlerinde mükemmel olarak eğitildiği bilinmektedir. Onun hayata hazırlanmasında babası Sultan 2. Murad apayrı bir yere sahiptir. Şehzâde Mehmed'e 12 yaşında iken Sultan 2. Murad'ın yaptığı nasihatler, günümüzde de ehemmiyetini koruyan, bir babanın evlâdına verebileceği en kıymetli hazinelerdir.

Sultan Murad'ın, Edirne Sarayı'nda iken oğluna yaptığı bu nasihatler, dönemin Venedik Büyükelçisi tarafından kayda alınmıştır. O sıralar Bizans Büyükelçisi olan Venedik Balyosu Andrea Cossolo, Edirne Sarayı'na giderek; Sultan Murad'a bağlılığını sunmuş ve ondan iltifat görmüştür. Baba-oğul arasında karşılıklı diyalog ortamında geçen bu sohbetler, büyükelçi tarafından kendi dilinde kaleme alınarak memleketine götürülmüştür. Uzun zaman bekleyen kitap, eski elçinin torunu ve Kanunî Sultan Süleyman dönemi İstanbul Büyükelçisi Marino de Cavallo tarafından dedesinin arşivinden alınarak, 1559 yılında İstanbul'a getirilmiş ve saray tercümanı Murat Bey'e tercüme ettirilip padişaha arz edilmiştir. Bu nasihatlerin sahibi, 19 yaşında tahta çıkıp, 30 yıl devleti yöneten ve kuruluş devrinin tamamlanmasını hızlandıran, "iyi kalbli, hassas, münasebetlerinde gayet insanî ve merhametli, sulhsever, harbe karşı nefret duyan, ahde vefalı" bir padişahtır. Tefekkür derinliğine sahip bir insan ve tecrübeli bir devlet adamı olarak, sözlerini evrensel bir terbiye diliyle, dünya ve ukba dengesi gözeterek bir çocuğun anlayacağı sadelik ve sevimlilikle söylemektedir.

Şehzâde Mehmed'in, Sultan Murad'a ihtiyarlık üzerine sorduğu bir soruyla başlayan nasihatler, nefis terbiyesi, tevekkül, kadere rıza, devlet yönetimi gibi mevzular üzerinde yoğunlaşmaktadır. Şehzâde Mehmed'in babasının üzerinde yaşlılık emaresinin görülmediğini, dinç ve yiğit olduğunu, çektiği bunca sıkıntı ve zorluğa rağmen nasıl böyle kalabildiğini öğrenmek istemesiyle devam eden diyalogda, Sultan Murad, oğluna; "Sonsuz güç ve büyüklüğüne kâinattaki bütün varlıkların kulluk ettiği Yüce Allah'ın, sana vermiş olduğu kabiliyetle böyle büyük ve geniş meselelerin araştırılması düşüncesini devam ettireceğini umuyorum." diye iltifat ederek, aklın önemine dikkat çekmekte ve "Akıl bütün saadet ve mutluluğun tükenmez kaynağıdır." demektedir. Sonra da "İnsanoğlu kendi düşünce ve fikirlerinin neticelerini, hayatıyla alâkalı sosyal konulara uygular, onlarla ilgilenir; bu arada iyi-kötü Allah'tan gelen bütün karşılıklara boyun eğip, razı olur ve -Allah'tan gelene karşı gelinmez- tesellisiyle hayatını sürmeye devam ederse, kalbine huzursuzluk ve ızdırap diye bir şey gelmez." diyerek tedbiri ve tevekkülü tavsiye etmektedir.

Şehzâde Mehmed'in; "Muhterem babam! Sadece bana mahsus olacak, hususi bilgi ve nasihatlerinizi dinlemek istiyorum. Ayrıca, bu arzumu, oğlunuzdan esirgemeyeceğinizi de umuyorum." talebine ise Sultan Murad, son derece memnun olduğunu söyleyerek şöyle cevap verir: "Bundan uzun bir süre önce ihtiyar bir adam vardı. Bu adam akıl, fikir ve anlayıştan yoksun biri değildi. Böyle olmasına rağmen, devamlı ihtiyarlıktan yakınır, yemek-içmek, zevk ve eğlenceden uzak kalışına, hayatın bu ve buna benzer nimetlerinden tat alamayışına gözyaşı dökerdi. Bu ihtiyarı ben de bizzat, böyle yakınır bir durumda gördüğüm zaman üzülmüş ve şikâyetinde mutlaka bir gerçek payı olmalı diye düşünmüştüm. Şu ânda, ben de onun o zamanki yaşına ulaşmış bulunuyorum. Şimdi anlıyorum ki ettiği şikâyet ve feryatlarda haklı değilmiş ve boş yere dövünüp duruyormuş. Çünkü, yaşlılıkta yakınılacak herhangi korkunç bir durum olsaydı, benim de yakınıp dövünmem gerekirdi. Fakat benim gördüğüm ve anladığım kadarıyla, şikâyette bulunan ihtiyarlar çoğunlukla boğazlarına, zevk ve isteklerine düşkün kimselermiş. Dövünüp yakınmaları, sadece ve sadece gençliklerinde sürdükleri zevk ve safaları devam ettirememelerinden ötürüymüş."

Bu hatırasının ardından, Sultan 2. Murad insan ömrünü; bebeklik, çocukluk, gençlik, olgunluk ve yaşlılık gibi devrelere ayırarak, her birinin özelliklerini anlatır. Gelecekle alâkalı şunları der oğluna: "Ecdadımı sık sık hatırlarım. Benden sonra senin ve senden sonra geleceklerin, yani neslimizin akıbeti nasıl olacak, soyumuz nasıl sürüp gidecek diye düşünürüm. Özellikle bunu, yani neslimizin geleceğini sürekli olarak düşünürüm. Bugüne kadar saygı, hürmet ve bağlılık görerek geldik, bu günden sonra da aynı şekilde devam etmemizi arzularım. Nasıl doğup, nasıl geldiysek, yine öylece gidelim isterim."

Sultan 2. Murad devlet yönetimine dâir inanç ve kanaatlerini söylemeden önce, şehzâdeye şu hikâyeyi anlatır: "Günün birinde rüzgâr, Güneş'le güç yarışına girer ve Güneş'e; ‘Ben senden daha güçlüyüm' der. Güneş de bunu ispat etmesini ister. O sırada yoldan bir delikanlı geçmektedir. Rüzgâr der ki; ‘Bu adamın üzerindeki elbiseyi kim çıkarmayı başarırsa en güçlü odur.' Güneş; ‘Tamam' der, ‘önce sen başla.' Rüzgâr başlar esmeye, şiddetlenir, hiddetlenir, fırtına olur, kasırga olur. Adamı hayli hırpalar; ama elbiseyi bir türlü çıkartamaz. Öyle ki elbisesine sımsıkı sarılmış adamı havaya kaldırır, yerden yere savurur; ama nafile. Çileden çıkan rüzgârı seyreden Güneş; ‘Tamam başaramadın, şimdi sıra bende.' der. Rüzgâr kabul ederek kenara çekilir. Güneş gayet sakince ışınlarını delikanlının üzerine doğru salar, onu ısıtmaya başlar. Yol boyunca yürüyen delikanlı bir müddet sonra terlemeye başlar. Güneş'in sıcaklığı arttıkça bunalır ve bir müddet sonra elbiseyi çıkarıverir. Böylece kazanan Güneş olur."

"Ey oğul! Şunu iyice bellemelisin! Herhangi bir şeyin devamlı olarak kaba kuvvet, kılıç, kahramanlık ve ezici güç zoruyla meydana gelmesiyle, akıl, tedbir, sabır, ileri görüşlülük, imtihan ve yorucu tecrübeler neticesi meydana gelmesi arasında büyük farklılıklar vardır. Birinci yol her zaman geçerli olmadığı gibi, sakıncaları da çoktur."

Bu sözler karşısında, on iki yaşındaki Şehzâde Mehmed şöyle der: "Bugünkü halk eskisi gibi değildir; halk şimdi çok değişmiş, isyancı bir karakter kazanmıştır. Bence bunlar ancak, kılıç gücüyle idare edilebilirler. Ayrıca düşmanın zararı dokunmaması için, yine kılıca ihtiyaç vardır sanıyorum. Yine benim şahsî kanaatimce, halk arasında yaygınlaşmaya yüz tutan fitne ve fesadın önüne iyilik, nasihat ve öğütle çıkmanın hiçbir mânâsı yok. Çünkü, halk şimdilerde, söz dinleyip, öğüt tutmayı unutmuş gibidir."

Evlâdını bir kanaviçe gibi işleyen Sultan 2. Murad şu hikmetli sözlerle Şehzâde Mehmed'e karşılık verir: "Ben, sana kılıcın faydasızlığından ve gereksizliğinden bahsetmiş değilim ki! Yerinde ve gereğinde, elbette, kılıca da lüzum vardır. Benim söylemek istediğim şey daha başkaydı. Ben sana, kılıç nerede kullanılır, akıl nerede gereklidir, savaşlarda ve ülke idaresinde hangisi daha faydalıdır, bunu açıklamaya çalışmıştım. (…) Aklın gücü kılıçtan daima üstündür. Ben nice yiğitlerin akıllarını kullanamadıkları, sırf kılıçlarına güvendikleri için yok olduklarını görmüşümdür. Meselâ, dedem Sultan Yıldırım Bayezid sadece kılıcına güvenmeyip, tedbirini de alıp, aklını da kuvvetinin önüne alabilmiş olsaydı, Timurlenk hâdisesi meydana gelir miydi? Güçlü ve kuvvetli olmak iyidir; fakat kuvvet aklın emrinde olmalıdır."

Sultan 2. Murad adaletin kaynağının İlâhî olduğunu söyleyerek nasihatleri şöyle devam ettirir: "Bir ân bile olsa, sakın adaleti elinden bırakma; çünkü yüce Allah da adildir. Bir bakıma, sen O'nun yeryüzündeki temsilcisisin." "Padişahlar, elinde terazi tutmuş bir kimseye benzerler. Sen padişah olunca teraziyi doğru tutmanı isterim. O zaman yüce Allah da senin iyiliğini arzular."

Hakikaten de hem Sultan 2. Murad, hem de Fatih Sultan Mehmed teraziyi doğru ve adalet üzere tutmuşlardır. Onlardan sonra gelenler de asırlar boyunca devlet terazisiyle Hakk'ın rızasını gözeterek yeryüzüne adalet dağıtmışlardır. Ne zaman ki hakkı ve adaleti tevzi etmede denge bozulmuş, ardından sulh ve sükûnun yerini kargaşa, huzursuzluk almıştır. Adaletsizliğin hüküm sürdüğü bir yönetimde, millette ümitsizlik ve inanç kaybı başlar. Yönetenlerle, millet arasında güvensizlik yaşanır. Böyle bir toplumu sevk ve idare zorlaşır. Çünkü, insanlar hakkı teslim etmeyen ve adil olmayan yöneticilerin arkasından yürümek istemezler, sözlerine itimat etmezler ve onlara sevgi beslemezler.

Hâlbuki Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): "İdarecilerinizin en hayırlısı, karşılıklı konuşup dualaştığınız kimselerdir. Onların en kötüsü de, sizin onlara onların size nefretle mukabele edip lânet okuduğu insanlardır." buyurmuştur. Böyle durumlarda devlet, milletine mesajını ulaştırmada zorluk yaşamaya başlar. Adalet terazisinin bozulması, bütün içtimaî alanlara yansıdığı gibi, refahın dağıtımında da dengesizliğe sebep olur. Servet, artık "devletlülerin" yakınında teşekkül eden bir "seçkinler" elinde toplanır ve milletin refahına kullanılamaz. Bu durum hoşnutsuzlukları, moral kayıplarını artırır, fitneye zemin hazırlar. Bugünkü sıkıntılarımıza çareler ararken, bütün bunların dikkate alınması, engin tarihî tecrübelerimizden istifade edilmesi, milletimizin hakkı olan huzur ve refaha kavuşmada önümüzü açıp, yolumuzu aydınlatacaktır.

Not: Eserin aslı Topkapı Sarayı Kütüphanesi'nde "NASİHATÜ SULTAN MURAT" ve Nuruosmaniye Kütüphanesi'nde "KİTAB-I DER MEDH-İ PÎRÎ" adıyla kayıtlıdır.
-Riyâzu's-Sâlihîn muhtasarı – s. 235. Işık yay. İstanbul.

Osman Nuri SUZEN

Zayıflamanın En Kolay Yolu Nedir?

Sağlık
Zayıflamanın birçok püf noktası vardır. Aşırı kilo alımlarından kurtulmak dışında aylarca diyet yapmak yerine bu püf noktalarıyla formda kalmak ve hafif kilo alımlarını vermek mümkün olabilmektedir. Şimdi bu püf noktalarından bazılarını belirteceğiz.

Öncelikle dengeli beslenmek için besinleri yakından tanımak gerekir. Hangisi ne konuda yararlı ve zararlı? Besinlerin etkileri neler? Besin değerleri neler? Bu bilgilere sahip olarak bilinçli beslenmek, en sağlıklı beslenme biçimidir. Ayrıca tek öğün beslenmek yapılan en büyük yanlışlardan biridir. Her öğünde çeşitlilik ve besin miktarlarında denge olmalıdır. Besinlerin miktarlarının iyi ayarlanması oldukça önemlidir. Yararlı şeylerin bile aşırı miktarda alınmasının vücuda çok farklı zararları vardır. Hiçbir şekilde öğün atlanmamalıdır ve her öğün zamanlı olarak aynı saatlerde yapılmalıdır.

Beslenme dışında zayıf kalmanın yollarından biri de fiziksel hareketler ve eylemlerdir. Düzenli egzersiz yapmak, kilo vermenin en önemli püf noktalarından biridir. Zayıflamak sadece diyetle gerçekleşebilen bir durum değildir. Egzersiz yapmak yağların yakımını hızlandırmakta ve kilo verme sürecini kısaltmaktadır. Ayrıca düzenli egzersiz yapmak, kilo verirken vücuttaki dengeyi sağlamada da yardımcı olmaktadır.

Zayıflamanın en iyi yardımcısı sudur. Vücuttaki su dengesi, vücudun değişiklerine olan uyumu artırmaktadır. Günde en az 2 litre su içilmesi uzmanlar tarafından sıkça tavsiye edilmektedir.

Kilo vermekte aşırı yağ ve şeker oranlarına dikkat edilmelidir. En zararsız gördüğümüz meyvelerde bile yüksek oranda şeker bulunmakta ve fazla meyve bu yüzden zararlı görülmektedir.

Zayıflama Haplarının Sağlığa Zararları

Sağlık
Zayıflama hapları, son yıllarda piyasaya çıkan ve mucize zayıflamalar vadeden bu ilaçlar çok sayıda bayan tarafından kullanılmaktadır. Pek çok ölümlü vakaların yaşanmasına sebebiyet veren bu ilaçlar genellikle internet aracılığı ile satılmaktadır. Ölümle sonuçlanmayan durumlarda ise kalıcı hasarlara, kalp hastalıklarına bağırsaklarda hasarlara neden olmaktadır. Bu bakımdan zayıflama haplarına başvurmamak gerekir. Zayıflamayı sağlıklı ve normal yollar ile sağlamak gerekmektedir. Bu ilaçlar kilo verdikten sonra kullanımı kesildiği anda kilo aldırmaya başlamaktadır. Diyet bir açıdan bakıldığında iştah terbiyesidir. Yeteri kadar her gıdadan tüketerek kişilerin açlıkları ile nasıl baş etmeleri gerektiğini öğretmektedir. Bu alışkanlıkta hayatımızın sadece bir döneminde değil ömür boyu gereklidir.

Zayıflama hapları vücudun yağ yakmasını değil tüketilen besinlerin dışkılama yolu ile atılmasını, mideyi şişirerek tokluk hissi vermesi gibi önlemlerle kilo verdirmeyi sağlar. Bu ilaçları kullanmayı bıraktığınız anda bu vazifeyi vücut kendi başına yapmakta daha zorlanır hale gelecektir. Bu durum vücudun eski ritminin aşağısına düşmesine neden olmaktadır. Zayıflama hapları almak yerine dengeli ve sağlıklı beslenmek için çaba göstermek gerekir. Özellikle hormon dengesini bozan bu haplar hamile kalmayı zorlaştırmakta, kalp ve tansiyon hastalarının hayatını tehlikeye atmaktadır. Sağlığınızı riske atmak yerine yavaş ama sağlıklı kilo vermek yoluna başvurmak çok daha faydalı olacaktır. Doğal yollar ile verilen kilolar vücutta hasar bırakmadığı için sağlık riski de bulunmamaktadır.

Scooby Doo Topu Oyunu

oyun

Bugün Scooby Doo Topu adlı oyunumuzda çizgi karakterlerimizden olan bu kahramanımızla beraber top sektireceğiz. Öncelikle ara tuşuna basarak topun size gelmesini sağlayacaksınız. Daha sonra ise topun gittiği yöne doğru yön tuşlarını kullanarak hareket edeceksiniz. Scooby doo sizlerin de bildiği gibi kurgulanmış bir köpek kahramandır. Birbirinden farklı maceralara koşmaktadır. Köpeklerin dört yüzden fazla ırkı vardır. Bu ırkların her birisinin kendine ait özelliği vardır. Bazıları çeşitli sürülerin korunmasında kullanılır. Bunlara ‘çoban köpeği’ adı verilir. Bu kadar çok köpek çeşidi olmasından dolayı köpek oyunları da çok fazla çeşitlilik göstermektedir. Köpeklerden kurgulanan farklı karakterler maç oyunları içerisinde de yerini almaktadır. Scooby doo tam anlamıyla bir iyilik köpeğidir diyebiliriz. Yardıma muhtacı olanlara hemen yardım etmektedir. Kötülerin korkulu rüyası, iyilerin ise iyilik meleğidir. Bu oyunumuzda ise etrafında bulunan çocukların eğlencesine ortak olmak istiyor. Onların o küçücük dünyalarına çok büyük mutluluklar katmak istiyor. Sizler de bu mutluluğa ortak olmak için hemen oyunumuzu oynamalısınız. Top oyunu canlıya hitap ettiği gibi köpeklere de hitap etmektedir. Köpekler eğitildiklerinde birçok yeteneğe sahip olabiliyorlar. Örneğin toplum huzurunun sağlanmasında görevli olan polislerimizin en büyük destekçileri de köpeklerdir. İnsanlara kötülük yapmak isteyenleri bulmak için köpeklerin yardımına ihtiyaç duyulmaktadır. Köpeklerin yaptıkları işlevler ve algılanmaları toplumların bakış açılarına göre farklılık gösterir. İlk zamanlarda köpekler evcil değilken insanların ihtiyaçlarına göre birçok köpek türü evcilleştirilmiştir. Kimileri insanları korumakla, kimileri insanların eşyalarını korumakla görevlendirilmiştir. Bundan dolayı köpekler insan hayatında büyük önem arz etmektedir. Köpeklerin daha farklı özellikleri ise bilimin gelişmesiyle ortaya çıkmıştır. Genetik biliminin araştırmaları sonucunda bu dört yüz köpek ırkı içerisinde hiç birisinin yeteneksiz olmadığının farkına varılmıştır. Her biri farklı donanımlarla donatılmıştır

ATEŞ VE SU 6 OYUNU

oyun

Bu oyun da sitemize yeni eklediğimiz oyunlardan birisidir. Oyun ilk bakışta ateş ve su 4 oyununa benzese de bu oyun ondan çok farklı bir oyundur. Oyun Uzakdoğu ülkelerinde en çok oynanan oyun olması dolayısıyla bizim de dikkatimizi çekti. Biz de bu eğlenceli oyunu sizlerle buluşturma kararı aldık ve sitemize ekledik. Oyunu oynamak sitemizdeki diğer oyunlar gibi oldukça basittir. Oyunu ister klavyenizin yön tuşlarıyla isterse de mausenizle oynayabilirsiniz. Oyun levellerden oluşmuştur. Her level bir diğerinden daha zorlu ve daha eğlencelidir. Oyunu oynarken zekice hamleler yapmaya çalışın aksi takdirde levelleri geçmeniz mümkün olmayacaktır.  Aynı zamanda oyuna süre de ekleyerek oyunu biraz daha zorlaştırdık. Yani rakipleriniz arasına süreyi de ilave ettik. İşte bütün bu nedenlerden dolayı oyun oynarken çok dikkatli olmalı ve zekice hamleler yapmalısınız. Aksi takdirde oyunu oynarken hangi levelde olursanız olun o leveli geçemediğiniz takdirde oyun sizi otomatik olarak en başa atacak oyun yeniden oynamak zorunda kalacaksınız. 

Ateş ve Su Oyunlarının en güzellerinden olan ateş ve su 6 Oyununu oynarken ne kadar haklı odlumuzu görecek ve bu oyunun müptelası haline geleceksiniz. Oyun bu yaz tatilinizin vazgeçilmezleri arasında olacaktır. Oyunu o kadar çok seveceksiniz ki akşam oyunu bırakmayacaksınız sabahı iple çekeceksiniz. Bütün bunların yanında bu oyunda da sitemizdeki diğer oyunlarda olduğu gibi olumsuz örnek teşkil edecek herhangi bir davranış bulunmamaktadır. Aynı zamanda oyunu oynarken dikkatinizi bozacak can sıkıcı herhangi bir reklam ibaresine de yer verilmemektedir. Bütün bu nedenlerden dolayı aileler çocuklarını gönül rahatlığıyla bizlere emanet edebilirler. Ateş ve su 1 ister tek başınıza isterse de en sevdiğiniz arkadaşlarınızla birlikte oynayabilirsiniz. Biz size en sevdiğiniz arkadaşlarınızla birlikte oynamanızı tavsiye ederiz; çünkü bu sayede oyunu oynarken daha çok eğleneceksiniz.  Aslında biz sitemizi hazırlarken daha çok 3-12 yaz grubu ziyaretçilerimizi düşünerek hazırladık. Ama oyun bütün yaş gruplarının rahatlıkla eğlenerek oynayabileceği bir oyundur. Şimdiden bütün site ziyaretçilerimize bol şanslar ve iyi eğlenceler diliyoruz.